| |
BİYOLOJİK-MOLEKÜLER UYGARLIK ÇAĞINDA CUMHURİYETİMİZ
Uygarlık tarihi üzerinde çalışan tarihçi - düşünürler
mağara devrinden başlıyarak dünya uygarlığını 5 çağa
ayırıyorlar.
1
- Mağara uygarlık çağı
2
- Tarım uygarlık çağı
3
- Endüstri uygarlık çağı
4
- Bilgi uygarlık çağı:
5
- Biyolojik - Moleküler uygarlık çağı
Bugün içinde yaşadığımız çağ Biyolojik - Moleküler
uygarlık çağıdır. Ben içinde yaşadığımız Biyolojik -
Moleküler çağında diğer çağlar gibi misyonunu tamamlayıp
sona ereceğini ve altıncı olacak UZAYDA DÜNYA UYGARLIK
ÇAĞININ doğacağını düşünüyorum. Bu öngörümün
gerekçelerini de internetteki demokrasidedevrim. com
adlı sitemin ( yeni oluşumlar bölümü, uygarlık aşamaları
kısmında ) yazdım.
Mustafa Kemal Atatürkün yaşadığı ve cumhuriyetimizin
kurulduğu günler ve yıllar Endüstri uygarlık çağının en
parlak ve en şaşaalı dönemidir. O günlerden bugüne dünya
Bilgi uygarlık çağını da yaşadı.
İçinde yaşadığımız Biyolojik - Moleküler çağda,
özellikle GEN ve genleri oluşturan DNA üzerinde yapılan
ince araştırmalar insanoğlunun ufkunu açıyor,
genişletiyor ve insanoğluna çok geniş olanaklar
sağlıyor. Bir hekim olarak ben Mustafa Kemal Atatürk'ün
kopyalanabileceğini söylüyor;Ve eğer, izin verilirse
MustafaKemal Atatürkü kopyalamağa talip olduğumu yine
ayni internet sitemde yazıyorum.
Bugün hücre genlerinin DNA yapısı çok daha iyi
biliniyor. Özellikle Anadolunun bugün üzerinde yaşayan
insanların genleri ve toprağın altında binlerce yıl
evvel ölmüş insanların genleri üzerinde yapılan
araştırmalar çok heyecan verici neticeler doğuruyor.
Çeşitli halklara ait insanların Anadoluda birarada
yaşadıklarını belirtmek üzere eskiden ANADOLU MOZAYİĞİ
deyimi kullanılırdı. Anadoludaki yer üstü ve yer altı
genom çalışmaları gösterdiki:Bu deyim tamamiyle
yanlıştır. 100 yıl, 1000yıl, 2000, 3000, 4000, 5000,
6000yıl evvel Anadolunun çeşitli katmanlarında
yeraltına göçmüş insanların kemiklerinde yapılan GENOM
çalışmalarında toprak altında, çeşitli katmanlarda ölüp,
kalmış insanların kemiklerinde saklanan gen yapıları ile
bugün Anadolu topraklarında yaşayan insanların gen
yapıları tıpatıp birbirinin aynıdır. Bundan böyle
bilimadamları diyorki: ANADOLU MOZAYİĞİNden
bahsedilemez. Antropolojik ve bilimsel açıdan ANADOLU
ALAŞIMI=melange de Anatolia= chim de Anatolia=alliange
de Anatolia=mixing of Anatolia=mingling of
Anatolia=blending of Anatolia,
Almancası da LEGİERUNG =Alaşım.LEGİERİEREN =Alaşımlama
demek, çok daha doğru ,
gerçekçi ve bilimseldir. Ben hiç sanmamki:Dünyanın
hiçbir yöresindeki halk, Anadolu halkı kadar
melezlenmeye=amalgamationa uğramış olsun. Teknolji ve
bilim bu gen ve genom çalışmalarını ancak yirminci
yüzyılın son çeyreğinde yapabildi. Bir bilimsel veri,
Mustafa Kemal gibi bir dahinin, bir devrimcinin eline
düşmeye görsün;onu sonuna kadar insan onuruna ve insan
yararına kullanırdı. Ne yazıkki:bu bilimsel gerçekler
Mustafa Kemal Atatürk yaşarken bilinmiyordu. Eğer
Anadolu halkının bu genom gerçeği ve melez yapısı
Mustafa Kemal Atatürkün sağlığında bilinmiş olsa idi,
ben inanıyorum ki:Mustafa Kemal 80 yıl önce Cumhuriyeti
kurarken
Bu bilimsel verilerden yararlanırdı.
Çünkü herzaman kendisi bilimi rehber alır ve
bilimi hedef gösterdiği gibi en kötü barışın, en iyi
savaştan daha iyi olacağını herkesten iyi bilirdi. Bunun
içindirki:Cumhuriyetin en temel, ana ilkesini YURTTA
BARIŞ- CİHANDA BARIŞ diye özetlemişti. Bu veciz ilkede
cihan, uzay ve evren anlamınadır. Cumhuriyetin kurulduğu
1923 yılında bile, Mustafa Kemal , Yurtta barış -
cihanda barış demekle, ileriki yıllarda, ileriki
yüzyılda uzayda da savaşların başlayabileceğini, sanki
bilmiş gibidir. Hep birlikte hatırlamakta yarar
var;Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin henüz
dağılmadığı 1980 ve 1990 lı yıllarda Amerika Birleşik
Devletleri ile Sovyetler Birliği Uzay savaşlarına
hazırlanmanın kıyasıya bir yarışı içine girdiler.
Mustafa Kemal Atatürkün bu ileri görüşü, ilahi gücün
verdiği kehanetin değil , ve fakat, aşırı, düzenli
çalışma ile, dünya uygarlığını yaratan insan aklının,
büyük liderlere, dahi kişilere sağladığı önsezi ve
vizyonun eseridir.
20inci yüzyılda,Avrupa'nın akıllı insanları biraraya
gelerek,tarihsel Fransız-Alman düşmanlığı ile,geleneksel
kıta Avrupası-Britanya çıkar çatışmasını,bir potada
uzlaştırmayı,barıştırmayı,birleştirmeyi
başardılar.Bizde,21 inci yüzyılda,onlardan örnek
alarak,ayni uzlaşma,barışma ve birleşmeyi ülkemiz
halkına sağlamak zorundayız.Yapmamız gerekenin en
basit,en ucuz,en doğru olanı,ayrılık,gerilim,çatışma
getiren kelimeler yerine,uzlaşma,barış,birleşme yaratan
kelimeler bulmaktır.Benim naçiz kanaatime göre:
"Anadolu Alaşımı,Anadolu Kardeşliği"
adı,ülkede uzlaşı,barış ve birleşme
sağlayacak en etkili,en sihirli kelimelerdir.
Ey Cumhuriyetin genç kuşakları!Mustafa Kemal Atatürkün
engin ve ve sınırsız vizyonunu örnek alınız. ona
ulaşmağa çalışınız;ancak bu yolla ona layık
olabilirsinizTürkçede çok kullanılan bir söz vardır. Geç
olsun da güç olmasın derler. Mustafa Kemal Atatürk
yaşarken Anadolunun GENOM gerçeğini, Anadolunun
birbirine karışmış melez yapısını tamamen bilemiyordu.
Ama, Atatürk bilimin ilerleyen zaman içinde, daima
değişip, gelişeceğini çok iyi biliyordu. Bundan böyle
de, Gelişen bilimin ışığı altında cumhuriyeti koruyup
geliştirme görevini genç kuşaklara, gelecek kuşaklara
bıraktı.
Milliyetçilik ve ulusalcılık,18inci yüzyılda,1789 daki
Fransız Devrimi ile beraber doğmuş,19 uncu
yüzyılda,özellikle Fransız ve Alman militarizm ve
milliyetçiliği olarak kıta Avrupa'sında gelişmiştir.Kıta
Avrupa'sından,diğer kıtalara,ülkelere ve Balkanlar'a
sıçramıştır.Osmanlı imparatorluğunda, Milliyetçilik ve
Turancılık akımı Alman imparatoru üçüncü Frederick
Wilhelm'in telkin ve zorlaması ile doğmuştur.Wilhelm'in
bu ısrardaki emperyalist amacı,Osmanlı yolu ve aracılığı
ile Rusya'nın egemenliği altındaki Orta AsyaTürki
ülkelerini sömürgeleştirmektir.Milliyetçilik ve
Turancılık akımının öncüsü ve en önemli ismi,ilk
önceleri Osmanlı Ümmeti,sonradan da Cumhuriyet yurtdaşı
olan Ziya Gökalp tir. Ziya Gökalp,ne olup,ne olmadığını
şu kısa cümlelerle anlatıyor.( Türk milletindenim,İslam
ümmetindenim,Garp medeniyetindenim. ) Ünlü bir
düşünür-yazar,Osmanlı daki batılaşma
hareketini,burnunu,rotasını doğuya çevirmiş,daima doğuya
doğru yol alan bir geminin güvertesindeki bazı
insanların devamlı olarak batıya doğru tur atmalarına
benzetmektedir.İşin garabetine bakın
ki:Türkçülük-milliyetçilik ve Turancılik akımının öncüsü
ve yaratıcısı Ziya Gökalp,Diyarbakır'lıdır.
Bizim kanaatimize göre milliyetçilik, insanları ırk
köklerine,soylarına,soplarına göre böler,dincilik,
inançlarına göre böler.Aralarında
ayrılıklar,düşmanlıklar, kavgalar ve savaşlar
yaratır.Kültürler ise insanları yaklaştırır,
kucaklaştırır.Kültürlerin harmanlanıp karışmasından da
kardeşlik doğar:Barış doğar;Özgürlük doğar.Milliyetçilik
ve dincilik yanında kültürcülük insanın ve insanoğlunun
yararınadır. Üstelik te,İnsanlık Onuruna
Nationalist yani ( Milliyetçi ) olmaktan daha
çok,Hümanist olmak yani ( Hangi ırk ve hangi renkten
olursa olsun insan severlik Yakışır.
Bazı kesimler,Türk-İslâm sentezini ortaya atıp,empoze
etmek,kabul ettirmek isterler.Hiç düşünemezler ki:Türk
olmadan evvel,islâm olmadan evvel insan olmak
lâzımdır.Hümanist olmak lâzımdır.Hangi ırktan,hangi
renkten,hangi dinden olursa olsun,insanı sevmek
lâzımdır.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Frenklerin NATİON,bizim MİLLET dediğimiz ULUSLAR,uzay
yaratıklarından değil,insan topluluklarından
oluşur.Bundan böyle dünyanın her farklı yöresinde her
ayrı ulusta,her farklı millette yaşayan tüm bireylerin
tek ,ama tek ortak yanı vardır.O da İNSAN olmaktır.
İnsana da nasyonalist,milliyetçi yani
ulussever olmaktan daha çok HÜMANİST=insancıl yani insan
sever olmak çok daha fazla yakışır.Üstüne üstlükte, en
önemlisi ,insanları bölen,ayıran,birbirinden
uzaklaştırarak çatıştıran nasyonalizm,yani,
milliyetçilik,yani ulus severliğin aksine,Hümanism yani
insan severlik,insanları ayırmaz,birleştirir.İnsanları
çatıştırmaz,barıştırır.Barış ve kardeşlik yaratır.
Biz insanoğulları tarihte,özellikle de 19 ve 20
inci yüzyıllarda,birinci ve ikinci dünya
savaşlarında,Nasyonalismden yani milliyetçilikten,yani
ulusalcılıktan çok acı çektik.Nasyonalisme yani
milliyetçiliğe yüz milyonları aşan kurbanlar verdik.
Biz,savaşların onurunu
SAVAŞA KARŞI SAVAŞA KATILANLAR yazımızda ele
alıyoruz.İnceliyoruz.Ve diyoruz ki: SAVAŞIN TEK ONURLU
YANI SAVAŞA KARŞI SAVAŞMAKTIR.İnsanlık ve tüm uygarlık
için çok önemli olan bu yaşamsal konuda bizimle tanışıp
tartışmak için,yukarıda mavi yazı ve büyük harflerle
yazdığımız savaşa karşı savaşanlar cümlesini lütfen
hemen şimdi tıklayınız.
Dünyanın her yöresinde,dünyanın her köşesinde
yaşayan insan kardeşlerimiz,geliniz hep beraber,yirmi
birinci yüzyılda nasyonalisme,milliyetçiliğe karşı
hepimizin ortak yanı HÜMANİSMAYI insan severliği öne
çıkaralım.Dünyada,yurtta ve cihanda kardeşliği
kuralım.Barışı sağlayalım.
İlave: 10.06.2007
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Biz hekimler, insanın zararını değil,yararını
düşünürüz.Okulumuzu bitirip mesleğimize başlarken
yaptığımız
HİPOKRAT yemininde,insanın ve insanoğlunun
daima yararına çalışacağımıza,insanı hastalıklardan
tedavi ederken daima,elimizden gelen en iyiyi
yapacağımıza söz verdik.And içtik.Hekim
meslektaşlarım,İçtiğimiz and
gereği,ayrılık,gayrılık,sürtüşme,çatışma
yaratabilecek,milliyetçilik.dincilik yerine,geliniz biz
de,insanları özgürlüğe,barışa,kardeşliğe
getiren,kültürcülüğü savunalım.
Meyvenin, sebzenin olgunlaşması, bir çiçeğin açışı,
daima uygun bir
SÜREÇ=duree=prolongement=delai=duration=continuance ve
ZAMAN gerektirir. Toplumların, sosyal -siyasal olayların
oluşup gelişmesi de böyledir. Ey ülkemizin genç ve
gelecek kuşakları: İşte şimdi cumhuriyetin gelişme
zamanı da geldi. Bilimin ışığı altında cumhuriyetin
adından başlıyarak Mustafa Kemal Atatürkün vasiyetine
sahip çıkınız. Cumhuriyeti geliştirip güçlendiriniz.
Unutmayalım ki:böyle bilimsel değişiklikler olduğunda
dün, bugün ve yarın bu topraklarda yaşamış , yaşayan ve
yaşayacak insanlar böylesine bilimsel ortamlı ülkemizde,
ayrılıkçı değil, birleştirici, kavgacı değil , barışçı
olacaklar ve bu toprakların kendilerine de ait olduğunu
düşünerek, duyarak, cumhuriyeti canları gibi
koruyacaklardır. Anadoluya bitişik gibi duran midilli
adasında 80 yıl öncesine kadar yaşayan ana, baba ve
atalarımız doğuya her baktıklarında hemen yanıbaşlarında
Anadolu Yarımadasını görür ve Anadoluda yaşayan
yurtdaşlarına alaylı değil amma sevecen bir ifade ile
(Anadolulu, dokuz donlu) derlermiş. Ben Anadolululuyum diyerek daha mutlu
olacaktı. Bütün bunlardan da ötesi, Avrupa birliği
ülkeleri bizi içlerine alırken sadece Orta Asya
kültürünü, müslüman kültürünü değil, ve fakat, bu
kültürlerle beraber 10. 000 yıl karışmış, harmanlaşmış
Anadolu - Mezopotamya kültürünü de içlerine alıp
zenginleşeceklerini düşünecekler ve daha kolay karar
verebileceklerdir.
Ne yazık: kapı
komşum,arkadaşım NAZAR BÜYÜMün,sevgili annesi Maryani
Büyümün vefatı nedeni ile,9 Nisan,1998 de
yazdığı,acıklı ve insancıl ölüm ilânını,7 yıl sonra
ancak bugün okuyabildim.
Anadolu
sevgisi
ile, tam
bağdaşan,barışa,komşuluğa,kardeşliğe çağıran bu ilân ve
mesajı aynen buraya alıyorum.
|
YAŞAYALIM
İLANI (Güneri Cıvaoğlu
Milliyet-20.Ağustos.2005) |
|
Bir ölüm ilanı satırlarında YÜZYILLIK YOLCULUK bu
duyarlı sorunun cevaplarını sunuyor
işte ilan:
| |
Hürriyet
09.04.1998
Perşembe
Onu Kabyettik
1902'de
Everek'te (Develi) doğdu. Babası Nazar Efendi,
annesi Homosi Hanım'dı
Anadoluyu
kasıp kavuran o insan yangınında babası da
öldürüldü. Genç an- nesi, ki küçük (Keğeszik,
Vartanuş) sürgü- nü acıyı ve zulmü, ama aynı
zamanda kar- deşliği ve yardımlaşmayı tanıdı.
Kendisi de aynı yangından esirgenen, öksüz ve
evlat- tlık demirci Arsen Usta ile evlendi. 5
ço- cukları yaşadı: Hamparsum, Maresa,
Var- tuhi,
Nazar. 16 torunları doğdu: Vartanuş, Silva,
Alis, Elizabet, Hagop, Vartanuş, Elizabet
Hagop, Vahan, Jülyet, Harutyun, Arsen Aylin,
Milena, Ludmilla, Ali Murad. Annesinin (1954),
kacasının (1971), kü-çük kızının (Takuhi-1992)
ölümlerini gördü. Bir tek gün zulümden söz
etmedi. Acıyı, sevgisi ve şefkatiyle yumuşattı.
Gençlere
iyiliği, güzel günleri anlattı. Ölümün-den hemen
önce en küçük torununa
"Sordum sarı
çiçeğe, anan baban varmıdır?"
İlahisini
söyleyen odur.
Bu kadın,
annemiz, büyüğümüz, büyükle büyük, çocukla
çocuk olmasını bilen bu matriark, ölümü kavuşma
olarak, doğumu bir direnme ve meydan okumak
olarak gördü. Ateşin, yokluğun, yoksulluğun
içinden geçti geldi; sevgisi gibi aklını ve
ferasetini de yüreğinde taşıdı. Hem korktu
ölümden, hem ölümü özledi. Hem ancak onunla
yaşayan- ların bilebileceği kadar çekti hayatta,
hem gönülden sarıldı yaşamaya ve sevdi yaşamı.
Torununun torununu gördü, kucağına aldı, onu
kutsadı.
O Anadolunun
yaşadığı bir bütün yüzyılı Anadolu gibi
kederiyle, acısıyla, direnciyle ve sevdasıyla
yaşayan, gerçek insanlardan biriydi.
Onu
kaybettik.
Onunla
birlikte şimdi yüzyıl erken bitiyor. Anadolunun
kaderi gelen çağda aydınlık olsun; artık yalnız
sevgi, sevinç, mutluluk, kardeşlik ve paylaşma
tohumları yeşersin.
Savaş
olmasın, barış olsun. Ounun bacıları, hısımları,
komşuları, çocukları, yeğenleri gelin ve
damatları, torunları, torunlarının torunları
|
|
ondan
öğrendiklerini kendilerinden sonra gelenlere
öğretsinlar, iyilik ve sevgi öyle büyüsün.
Amerika'da
Fransa'da, Almanya'da. Avusturya'da, İsviçre'de
ve elbette vatanı, yurdu evi ocağı Anadolu'da
Türkiyed'de.
Meryani Büyüm
1902-1998
10
Nisan 1998 Cuma, 13:00
Ana Kilise
Ermeni
Patrikhanesi Karşısı. Kumkapı
Şişli Ermeni
Mezarlığı
(İlanı yazan
Merhumun oğlu Nazar Büyüm)
Bu ilanı yazan
gerçek bir aydın, yürekli dost Nazar Büyüm'dür.
Onun satırlarını
yarumlamam.
Bir sanat yapıtı
gibi, okuyan mesajını kendi algılayacaktır.
İlan
yayımlandığında da öyle olmuş.
Patrikhane karşısı
Ana Kilise deki, cenaze törenine veya Şişli
Ermeni Mezarlığında akraba ve dostları ötesinde
Maryani Byüm'ü hiç tanımayanlarda gelmiş. Büyüm
ailesine başsağlığı dilerken "Onu hiç
tanımadık, onunla tanışmadık. Sadece gazetelerde
ONU KAYBETTİK başlıklı ilanı okuduk, duygulandık, aynı görüşlerde birleştik ve son
yolculunuda uğurlamaya geldik" demişler.
..........................
2005 Türkiye'sinde
dialog, iletişim, sevgi bütünlük, adalet, sivil
inisiyatif, demokrasi, kan kültürünün, kinin
reddi, yaşam sevinci ve tutkusu... Her şey var.
Herkese var.
..........................
Nazar Büyüm'ün
satırlarından bu çağa çağrıyı
vurgulayayım.
"Anadolunun kaderi
gelen çağda aydınlık olsun, artık yalnız sevgi,
sevinç, mutluluk, kardeşlik ve paylaşma
tohumları yeşersin."
|
|
Komşum Nazar Büyüme,7 yıl geçte olsa,annesinin
ölümü için başsağlığı diliyorum.
Tanrı yüreğindeki acıyı ve ANADOLU SEVGİSİNİ hiç
eksik etmesin.Diyorum.
Bizim naçiz kanaatimize göre,bir kıta da,bir
bölgede,bir yörede,devletler kurulurken,bu devletlere ad
aranırken,etnik,ırksal
köken çağrıştıracak kelimeler değil,o kıta da,o
bölgede,o yörede,gelmiş geçmiş ve halihazırda yaşayan
kültürleri çağrıştıracak.anımsatacak ve vurgulayacak
kelimeler kullanılmalıdır.Böylece,o topraklarda yaşayan
insanlarda,o kültürün
bir parçası olacağından,DEVLETİN TEMELİNE,AYRILIK
DEĞİL,BİRLİK,ZAAFİYET
DEĞİL,
DİRLİK yerleştirilmiş olur.
Anadolu toprakları üzerinde yaşayan değişik
kökenli insanlar,bu toprakları,Türk oldukları,Kürt
oldukları,Ermeni,Rum,Arap,Çerkez,Arnavut oldukları için
değil,Anadolu topraklarında yeşeren Anadolu kültürünün
bir parçası oldukları için seviyorlar.
Üstelik te,23 Ekim,1923 te,Cumhuriyeti
kurduğumuz bu topraklarda,10.000 yıla uzanan ANADOLU
KÜLTÜRÜ, ORTA ASYA ALTAY kültürümüz yanında,çok daha
eski,çok
daha köklü,çok
daha zengindir.
Justinianus 15 Kasım,-14 ( M.Ö ) doğdu.15
Kasım,+14 ( M.S ) Roma imparatoru oldu.Oysa 1881 de
doğan Mustafa Kemal Atatürk'ün doğum günü belli
değildir.Cumhuriyet döneminde doğan birçok genç gibi.
benim doğum günüm de belli değildir.
Gel de,2020 yıl önce doğmasına rağmen,doğum
günü belli olan Justinianus'u kıskanma.Üstelikte koskoca
Roma İmparatorluğu Justinianus'a caba oldu.
21 Ekim,2004 tarihli Vatan gazetesinde Ruhat Mengi'nün
yazdığına göre,Istanbulda yapılan yeşiller toplantısında,Kafkasya
Çerkez
Dernekleri Federasyon başkanı Profesör Dr.Günseli
Şurdum,şöyle
söylüyor.(
Türkiyede 7 milyon Çerkez yaşıyor.Neden bizim
adımızdan,bizim haklarımızdan bahsedilmiyor da,hep Kürt
adından,Kürt haklarından konuşuluyor ? )
Bir ülkede,bir Devletin,bir Cumhuriyetin adını,o ülkede
yaşayan bir halkın ırk,soy ve sopunu çağrıştıran bir
kelimeyle,bir kavramla koyarsanız,o ülkede yaşayan başka
halklara da, kendi ırk ile, soy ve soplarını
konuşmak,dayatmak hakkı doğar.Eğer sen ,hamasete
kapılıp,benim soyum,sopum uludur dersen,bir başkası da,(
Hadi bee, sendee,benim soyum,sopum,seninkinden daha
uludur,daha yücedir ) der.O zaman sen, ne
yapabilirsinki?:Hır çıkarıp, kavga etmekten gayri?
Unutmayalım ki: Adem babamız ile Havva anamızın ne
ırkı,ne soyu,ne de sopu vardı.Varsa bile,DARWİN'e
gore,bu övünülecek birşey değildi.Çünkü maymundu.
Bugün 10 kasım,2004.saat dokuzu beş geçe tüm yurtta
sirenler çaldı.Ülkemizde yaşayan 70 milyonun büyük
çoğunluğu, atamız Mustafa Kemal Atatürk için saygı
duruşuna geçtik.Tesadüf o ki:15 gündür, bütün dünya,
Filistin lideriYasır Arafat'ın hastalık,ölüm ve ağır
hastalık haberleri ile çalkanıp duruyor.Yasır Arafat
öldü, diye dünyaya ilan ediliyor.Amerika Birleşik
Devletlerine yeni başkan seçilen Grorge W. Bush dahi
yaptığı ilk basın toplantısında Yasır Arafat'ın ölümüne
çok üzüldüğünü,tanrının onun ruhunu korumasını
dilediğini, tüm dünyaya ilan ediyor.Ama Hemen
akabinde,ölüm haberi yalanlanıyor.Hayır ölmedi,ağır
hasta deniliyor.En az 10 gündür ölüm ve hastalık
arasında, çelişkili haberler devam edip gidiyor.
Mustafa Kemal Atatürk öldüğünde bizim nesil ilk okulda
çocuktu.Ogün ile,, bugünün olayları arasında bir
karşılaştırma yaparsak,üzülerek diyebilirizki:Bugün,tüm
dünya medya,basın ve televizyonlarının Yasır Arafat'ın
hastalık ve tartışmalı ölüm haberlerine gösterdiği
ilgi, Mustafa Kemal gibi eşsiz bir devlet adamı ve seçkin
dünya liderinin ölümünde bile gösterilmedi.
Dün akşam,Filistinli liderler ve filistin dış işleri
bakanı Nebil Şaat,Paris askeri hastanesi Percy hospital
de televizyon ekranlarının karşısına geçip şu bilgileri
dünyaya duyurdular;ve şöyle konuştular.Bizim davamızın
en büyük lideri Yasır Arafat henüz ölmedi,haala
yaşıyor,fakat ağır hastadır;Umarız ve dua ederiz
ki:Tanrı ona yardım etsin,düzelip tekrar aramıza
dönsün.Yasır Arafat ,doğuşu ile, namı diğer, Ebu Anvar,
dini islam olan bir filistin lideridir.Yüce islam
inanışına göre müslümanlara, tanrı değil ,sadece yüce
Allah yardım eder.
Hazreti Peygamberimiz,Sellâhatu Aleyhu Vesselâm
efendimiz,Allah'ın yüceliği,Ekber hadisi şerifinde
buyuruyor ki: ( Canlılar gibi dinlerin de
evrimini,evrildiğini bilmeyenler,Yüce Allah'a her dilde
bir karşılık ararlar.Bu cahiller hiç bilmezler ki:ALLAH
tektir ve her dilde ALLAH diye anılır. ).
Müslüman olup ta böyle konuşan Filistinli bakan ile
liderler,ya yüce Allah ile tanrı ve tanrıların farkını
bilmiyorlar;yada Yüce Allah'a eş koşuyorlar;İslam da en
büyük günahı işliyorlar.Oysa ki:Yüce Allah,ne olup,ne
olmadığını,Tanrı veTanrılardan farkını, Amme Suresinin
KULHUVALLAHİ EHAT Ayetinde, çok açık bir şekilde
anlatmıştır.Biz Müslümanları İslam yapan,diğer dinlerden
ayıran ,LA İLAH E, İLL, ALLAH kelimei şehadetimiz de
ise, İLAH LARYOKTUR,ALLAH VARDIR. Diyoruz.Arapça da
İLAH,Türkçede TANRI,İngilizcede GOD,Fransızcada
DİEU,Latince ve Yunanca da ise THEOS dur.Bu yüzden de
İngilizler,biz Müslümanların kelimei şehadatini THERE İS
NO GOD, BUT ALLAH.AND,MUHAMMED İS HİS PROPHET.Fransızlar
ise PAS DE DİEU,MAİS ALLAH.Diye kendi dillerine tercüme
ediyorlar.Kelimei şehadetimizin Türkçeye tam çevirisi
ise,TANRILAR YOKTUR,FAKAT, ALLAH VARDIR.VE MUHAMMED ONUN
ELÇİSİDİR. Cümlesi ile olur.Ayrıca Ulu İslam
alimleri,kitaplarında IDRAK I İSLAM Hadisi Şerifini
şöyle naklediyorlar.Tanrı,Tanrılar ile Yüce Allah'ı
ayıramıyanlar,zaten yüce İslamı anlamadan Müslüman
olmuşlardır.Allah Müslümanlara nasip olsun diye,insana
bol ,bol idrak ihsan etmiştir.Demek ki: Dindar geçinen
ve Müslümanlığı kendilerinden başka,kimseye bırakmayan
bu müminler, İslamı diğer dinlerden ayıran, Müslümanları
İslam yapan,İslamın bel kemiği kelimei
şehadetin,Kulhuvallahi Ehat Ayetinin, ve de,idrak ı
İslam Hadisi Şerifinin mana ve anlamını
anlamamışlardır.Yüce Allah'ın kendilerine nasip olsun
diye, tüm insanlara bol,bol ihsan ettiği idrakı,
başkalarına kaptırmışlardır.İslam ülkelerinin hepsi,yüce
Allah'ı tam anlamayan,tam bilmeyen Müslümanlarla
doludur.Bu cahil inanırlar, birbirlerini katlettikleri
gibi,dünyanın her yerinde çoluk,çocuk,genç,ihtiyar
demeden,masum insanlara,durmadan terör
yağdırıyorlar.Bunları da,din adına,ALLAH adına
yaptıklarına inanıyorlar.
Yüce Allah'a Tanrı diyen Müslümanlar,
öncelikle,dualarında,hemen hergün ,sık sık,söyleyip
tekrarladıkları, Kelimei Şehadetin,Kulhuvallahi Ehat
ayetinin, ve de, İdrak ı islam hadisi şerifinin mana ve
anlamını araştırsın.İyice anlasın.Ondan sonra Müslümanım
diye ortaya çıksın.
Din bilgisi ve dinsel inançları kuvvetli olan bizim
arkadaşlarımız ise,bu konuda şöyle söylüyorlar. Yüce
Allahın 99 adı vardır. ( Herhalde bu 99 addan birisi
Tanrı değildir ) Diye sorulunca.( Hayır biriside
Tanrıdır. )Diyorlar.
Hristiyanlar Hazreti İsaya Tanrı Derler. Biz Müslüman
olarak Hazreti İsa Allah tır. Diyebilir miyiz ? Diye
sual edilince ise, hep birlikte irkilip korkarak (Haaşa!!,Sümme
Haşa.Olmaz öyle şey.) Diyorlar. )
Yasır Arafat'ın 15 gündür devam eden hastalık ve ölüm
tartışmaları arasında,daha kendisi ölmeden, belkide
gizliden gizliye başlayan miras kavgaları dolayısı ile
sızan haberlere bakılırsa, Yasır Arafat'ın 6,5 milyar
dolarlık kişisel serveti var.Korkunç derecede zengin
olan bu kişisel servet, Filistin halkının hakları ve
bağımsızlığı için yola çıkan Yasır Arafat'ın da ,yeni
milenyumda,yirmibirinci yüzyılda dahi, Arap, islam
şeyhleri,şerifleri,prensleri,kıralları ve liderlerinde
mevcut,zengin olmak,çok zengin olmak,ülkenin bütün
zenginliklerini kendilerinde ve ailelerinde toplamak
hırsından,tutkusundan,hastalığından kurtulamadığını ne
güzel de gösteriyor.
Mustafa Kemal Atatürk 10 Kasım.1938 de öldüğünde,
kişisel serveti olarak sadece Osmanlı'dan kalma emekli
maaşı vardı.Bütün servet,bütün varlık
,ülkenindi,cumhuriyetindi, halkındı.Mustafa Kemal
Atatürk,12 eylül,1938 de yazdığı vasiyetname
ile,ölümünden 2 ay önce bunu sağlamıştı.
İşte bu da ,yirminci yüzyıldan,yeni
milenyuma,yirmibirinci yüzyıla uzanan ,Mustafa Kemal
Atatürk farkı idi.Devlet hizmetinde bulunmayı ve
politikayı,kendilerini ve ailelerini servete boğmak ve
çok zengin etmek için ,fırsat bilip,insafsızca kullanan,
özellikle yerli politikacılarımız, ve de, tüm dünya
politikacıları, Mustafa Kemal Atatürk'ün bu güzel haslet
ve misyonundan ibret alsınlar,ders alsınlar,ve birazcık
olsa da, utansınlar.
Kimbilir?Mustafa Kemal Atatürk'te hiç olmayan,bu 6,5
milyar dolar kişisel servettir,dünya basın ve medyasını
harekete geçiren belkide.
2004 yılının geçen 10 ayında ülkemizde ve Avrupa da
bizi çok sevindiren bir dizi olay gelişti.1-Avrupa
Birliği genişleme komisyonu,ülkemizde yapılan reformları
överek bizi Avrupa Birliğine önerdi.2-Cumhuriyetimizin
81 inci kuruluş yıldönümünde Avrupa Birliğinin 12
üyesi,Avrupa Birliği anayasasını onaylarken sayın
başbakanımız da Avrupa Birliğine aday olan diğer iki
ülke ile birlikte anayasa metninin bir köşesine
imzamızı koyarak bizim de Avrupa Birliğnde varlığımızı
kanıtladı.Bu gelişmeler, ilerleme yolunda,uygarlık
yolunda çok büyük adımlardır.
Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyrtimizin ilk kuruluş
günlerinde,elleri öpülesi öğretmenlerimize şöyle
sesleniyordu.( Cumhuriyet sizden fikri hür,vicdanı hür
nesiller bekliyor ).Acaba bunu başarabildik mi? Hep
birlikte son günlerde yaşadıklarımıza
bakalım.Başbakanlığa bağlı insan hakları danışma
kurulumuz,bilim adamları,uzmanlar,sivil toplum örgütleri
ve sendika temsilcileri gibi seçilmiş 78 üyeden
oluşuyor.Kurulun görevi insan hakları ve azınlıklar
konusunda,Avrupa Birliği değerleri doğrultusunda
hükümete öneriler hazırlamak.Hükümet bu önerileri
beğenirse benimser,beğenmezse kabul etmez.Kurul 2003
yılında hazırlıklara başlıyor.Hazırladığı metni
tartışmaya açıyor.En son taslağında ekim,2004 tarihinde
tartışılacağını belirterek,toplantı takvimini ilan
ediyor.Toplantıya bazı kurul üyeleri,mazeretleri
dolayısı ile,katılamıyor.Katılan üyeler,kurul başkanı
profesör ibrahim kaboğlu ve kurul üyesi profesör Baskın
Oran'a raporu kaleme alıp,kağıda dökme görevi veriyor.Bu
iki sayın profesör kaleme alıp,son şeklini verdikleri
raporda, etnik ve ırk ayırımı çağrışımı yapabilen Türk
kavramı yerine,daha uzlaşmacı,daha barışçı olacağını
düşündükleri Türkiyelilik kavramının öne çıkarılmasının
daha uygun olacağı düşüncesini de koyarak raporu
tamamlıyorlar.
Ülkemizde ( Toplumsal Düşünce Derneği ) adında, bir de
sivil toplum örgütü var.Şimdi sıkı duralım.Adı toplumsal
düşünce olan, bu sivil toplum örgütünün sayın
başkanı,başbakanlık insan hakları danışma kurulunun
ürettiği ( Türkiyelilik ) düşüncesini mahkum ettirip
hapse tıktırmak için,savcılığa suç duyurusunda
bulunuyor.
Böyle bir olayın,ne aynisi.ne de bir benzeri ,dünyanın
başka hiçbir yerinde görülmedi,görülemez de.Ama ne yazık
ki: ülkemizde oluyor.Bundan daha vahimi şöyle oldu.1
Kasım,2004 günü,başbakanlık insan hakları danışma kurulu
sayın başkanı İbrahim Kaboğlu kurulun raporunu açıklamak
üzere,basının ve televizyon kameralarının karşısına
geçiyor.Raporu okumağa başlamıştı ki:İnsan hakları
Kurulu üyesi olduğundan sayın başkan İbrahim Kaboğlu'nun
hemen arkasında ,televizyon kameraları karşısında
duran,ayni kurul üyesi Kamu-Sen sendikası genel
sekreteri sayın Fahrettin Yakış,bulunduğu yerden
fırlıyarak ve kaba kuvvet kullanarak başkanın elindeki
raporu zorla alıyor, ve televizyon kameraları önünde
cart,caart diye yırtıyor.
Olanlar ve bu manzaralar karşısında,Mustafa Kemal
Atatürk'ün mezarından şöyle yakındığını duymamak mümkün
değil. ( Cumhuriyetimizin 81inci yılında olana
bak,olana;fikri hür,irfanı hür,nesile bak,nesile.Gel de
ağlama,karalara yas bağlama. )
Ülkelerde yaratılan
uygarlıklar,o ülkede yaşayan,ırksal ve etnik gurupların
eseri değil;Tam tersine,o bölgede gelmiş,geçmiş ve halen
yaşayan kültürlerin eseridir.Irksal ve etnik
farklılıklar,ayrılık,tartışma ve çatışma
yaratır.Kültürler ise daima
birleşme,kaynaşma,komşuluk.hemşehrilik,barış ve
kardeşlik getirir.Farklılıklardan zenginlik yaratan da,
yaşamış ve yaşayan kültürlerdir.
Ben samimiyetle şuna inanıyorum ki:Tarihin ve dünyanın
en zengin kültürlerini bağrında barındıran, ANADOLU
KÜLTÜRÜMÜZ, önde tutulsaydı, belki de ,son 20 yılda
yaşadığımız çatışmalar olmayacak,acılar yaşanmayacak ve
PKK terörü ve kabusuna zemin oluşmayacak,30.000 masum
insanımız ölmeyecekti.
Padisahlik
döneminde, Osmanlida VATAN diye bir deyim yoktur.
Vatan mevhumu Osmanliya, padisaha bas kaldiran Jön
Türklerin sonuncularindan Namik Kemâlle girdi. O
günden bu güne Anadolu vatanimiz oldu. Onun için Namik
Kemâl VATAN SAIRI diye anilir.
Geçmişte yaşananlara,oluşmuş yanlışlara yapılacak bir
şey yoktur.Mustafa Kemal,Cumhuriyetin kuruluş
yıllarında,sıkıntılı ve üzüntülü aile hayatını
yaşarken,çok sevdiği annesinin ölümü ve,hem aile
yadigarı,hem de,gönül dostu Fikriye hanımın,Çankaya'ya
alınmamasının yarattığı üzüntü ve buhranla Avusturya'dan
Mustafa Kemal ağabesine hediye getirdiği silahala,
intihar etmesini soran bir gazeteciye,yedi düveli yere
getirmiş zafer üstüne zafer kazanmış,muzaffer kumandan
Mustafa Kemal,sanki yıkılmış vaziyette,omuzlarını
sarkıtarak,ellerini açarak,gayet üzüntülü bir şekilde,(
Ölenle olana yapılacak birşey yok ki.) Demişti.Gerçekten
de ölenle olana yapılacak birşey yoktur.Önemli olan
yanlışlardan ders alıp doğruyu bulabilmektir.
Tarih ve geçmişin, katılaşmış,donmuş olmasına rağmen,
gelecek VİSCOSE( viskoz ),yani akışkandır.İnsan tarihini
değiştiremez ama,geleceğini
değiştirebilir,düzenliyebilir.
Dünyanın tanınmış,büyük üniversitelerinde Sosyoloji
anabilim dalına bağlı olarak (GELECEĞİN SOSYOLOJİSİ)
derslerini okutan bölümler vardır.Bu bölümlerde,tarih ve
geçmiş incelenir,bugünün sosyolojisi de iyice tetkik
edilerek,gelişen bilim ve ilerleyen teknolojinin ışığı
altında geleceğin sosyolojisi çizilir ve yazılır.Bu
bilim dalı ile uğraşan bilim insanlarına,(geleceğin
sosyoloğları) denilir.Karl Marx'ta,155 yıl
önce,Almanyadan İngiltereye gittiğinde,ayni metod ve
tekniği kullanarak, tam 10 yıl boyunca,Londra
kütüphanesine kapanmış,insanlık tarihini,İngiltere
endüstrisini ve gelişen teknolojileri
inceleyerek,bilimsel sosyalizmi ve diyalektik
materyalizmi yazmıştı.
Amerika'nın ve dünyanın en tanınmış gelecek sosyoloğları
Alvin Toffler ve Heidi Toffler kitaplarında ,Amerika'nın
en önde giden üniversitelerinden Corneill
Üniversitesinde yapılmış bir bilimsel semineri şöyle
anlatıyorlar.Seminer,üst lisans yapmış, doktora sahibi
bilim insanları ve Amerikan şirketlerinin üst düzey
yöneticileri için düzenlenmişti.Seminere katılmak
için,üniversiteye oldukça yüksek miktarda, bir ücret te
ödemek gerekiyordu.Toplantıya katılanlara, birer boş
kağıt uzatılır.Herkesten, neden seminere katıldığını
yazması istenir.Bir köşede sessiz,sedasız oturan,kısa
boylu,küçük ve zayıf George Stein yazdıkarını
okuyunca,orada bulunan herkes,tir,tir titremeğe
başlar.George Stein'n yazdıkları aynen şöyleydi.( 77
yaşıma kadar fabrikada iğne işçiliği yaptım.Hiç, öğrenim
şansım olmadı.Geleceğin sosyolojisini öğrenmek
istiyorum.Öğrenimsiz ve bilgisiz ölmek istemiyorum.)
Erdoğan Gökay kardeşim,geleceğin sosyolojisine dair,iki
söz de
ben
söylemek
isterim.2035 yılında veya daha sonra,barışı sağlama
çabaları,MASSİMOLAR ile İNSANLAR arasında
olacaktır.Eğer sen,dişini sıkarsan barışı sağlayan
kişi,sen olursun.Çünkü o zaman dünyanın en yaşlı insanı
sen olacaksın.
Hep birlikte düşünelim ve umalım ki:Ülkemizin her
yaştaki insanı,özellikle,genç kuşakları 77
yaşındaki,iğne işçisi George Stein ile bilim
araştırmacılarını örnek alır,Mustafa Kemal Atatürk'ün
1923 te, binbir güçlükle kurduğu Cumhuriyetin,yeni
milenyumda,yirmibirinci yüzyılda,yine Mustafa Kemal
Atatürk'ün misyonu doğrultusunda sosyolojisini çizer ve
yazar.
Dr.Hasan HORTO
| |
Bu
bölüm ile ilgili görüş, eleştiri veya
ilave edecekleriniz varsa
lütfen "
nfo@demokrasidedevrim.com " adresine
iletirseniz memnun olacağım. |
|
|
|
|
|