| |
BOSNA HERSEK SAVAŞI NEDEN ÇIKTI
Amerikalı toplum bilimci ELVIN TOFFLER bu suale cevap
aramak üzere Bosna-Hersek savaşının ortasında belgrata
gider. Hayatı boyunca Belgratta yaşamış gazeteci Milos
Vasic ile tanışır. Milos Vasicin gözlemleri şöyle;
Federal Yugoslav Cumhuriyetlerinde üst bürokratlar ve
yönetici şefler, uzun süre iktidarda kaldıklarından hep
yönetmeye alıştılar; Elle-rinde başka meslek ve
işleride yoktu. Federal Yugoslavyanın dağılması ile bu
şefler ellerinden iktidarı kaçırmayı hazmede-mediler.;
Alışmış kudurmuştan beterdir derler; Bunlarda böyle;
İlla da yöneteceklerdi. Sanki insanlar onların idaresine
mahkumdu. Bu çirkin amaçları için din ve etnik
düşmanlıkları devamlı körüklediler. Yazılı ve Görsel
Medyada Emirlerinde olduğundan, medyayıda pis emelleri
ve kendi çıkarları için kullandılar. Kısa sürede medyada
bir propaganda bombardımanına başladı. Biraç sene süren
bu medya bombardımanı kardeş gibi geçinen halkları
birbirine düşman etmeye yetti, olanlar oldu; Uzun süren
Bosna Savaşında gözü dönmüş bağnaz Sırplar 250.000
boşnak kardeşimizin kanına girdi. Alt rütbedekiler
vicdanlarını susturmasalar dünyada zulümler olmaz,
savaşlarda çıkmazdı. Sahtekarın son sığınağı
vatanseverliktir. Gerçek vatansever hiçbir zaman
vatanseverliğini söylemez, sahtekar ise kendisini
gizlemek için durmadan vatanseverlikten bahseder. Bu
medya bombardıma-nını küçümsemeyin sakın diyor Milos
Vasic Bu bombardıman Amerikada olsa idi New York
Eyaleti ile Chicagoyu savaşa tutuştururdu Bundan hiç
kuşkunuz olmasın. Milos Vasic in Bosna-Hersek
savaşındaki görüşü Yugoslavya da yaratılan düşmanlık ve
vahşete isabetle parmak basıyor. Bosnadan sonra benzeri
cinayet ve katliamlar Koso-vada Arnavutlara karşı
başladı. Milos Vasic, Kosova olayları başladığı
dönemde Sırbistan Bağımsız Gazeteciler Başkanıdır.
7.Mart.1998 tari-hinde imdat çağrısında dünyaya şöyle
haykırıyordu: Sırp Radyo Televizyon Kurumu ile savcı, 5
bağımsız gazeteye saldırdılar. Dana, Bliç, Drevni
Telgraf, Demokatija ve Nasa Borba gazeteleriyle birçok
yerel televizyon Arnavut terörizmi cesaretlendirmekle
suçlanıyor. Sırp rejiminin emrindeki medya,
Bağımsız gazetelere küfrediyor. Adalet için, gerçekler
için bir umut kaldımı? Milos Vasic in haykırmaları ne
kadar haklıymışki; Bir yıl sonra 12.Nisan.1999
Drevni-Telegraf Gazetesi sahibi, Yugoslavyanın çok
sevilen gazetecisi Slavko Curujiva Belgratta sokak
ortasında öldürülüyordu. Osmanlı Padişahı 1 Murat Prens
Lazar komutasındaki sırp kuvvetlerini 1389da kosova
meydan muharebesinde yenmişti. Bu savaştan sonradırki
Türkler ve müslüman nüfus bölgeye yerleşti. 500 yıllık
Osmanlı Yönetiminde; Çeşitli ırk ve dinlere mensup
insanlar barış içinde kardeş gibi yaşadılar. Tito
döneminde Kosova, Federal Yugoslavyaya bağlı özerk bir
Cumhuriyetti İnsanlar gene kardeşçe yaşıyordu. Kosova
savaşının 600 yıl dönümü 1989da Sırp lider Miloseviç
kendi politik gücünü korumak için Irk-Din ayrımını
kullandı. Kosovanın özerkliği ile Federal statüsünü
kaldırdı. Kosovaya Prens Lazarın heykelini dikerek
altına Lazarın şu sözlerini yazdı: Türklere karşı
savaşa katılmayan sırplar ya çocuk sahibi olmayacak, ya
da bereketli topraklara kavuşamayacaktır. Bu örneklerde
görüldüğü gibi politikacılar işlerine geldiği zaman
ırksal ve dinsel ayrılıkları zalimce kullanıyorlar. Bunu
yaparken doğabilecek felaketleri ya hiç düşünmüyorlar ya
da bu onların hiç umurunda olmuyor. Önemli olan sadece
ve sadece
kendi kişisel çıkarları oluyor. İnsanlar acı çekecekmiş,
insanlar ölecekmiş, onlar için ne gamdır ne de kasavet;
Var mı yok mu politik çıkar. Günümüzde her gün; Tarihte
de zaman zaman bu olayları ibretle görüyoruz. İşte Maraş
olayları, Gaziantep olayları, işte 37 seçkin aydını diri
diri yakan Sivas Madımak yangını; Bunlar hala
belleklerde yaşıyor. Gelelim uzak ve yakın tarihe: 19.
Asrın sonlarına kadar Giritte Türk ve Yunan huzur
içinde yaşarken araya politikacı ve kilise giriyor,
Yunanı Türke Türkü Yunana düşman ediyor. Günümüzde
Yunanlı Politikacılar Türk-Yunan düşmanlığını
kullanarak iktidarda kal-maya çalışıyor. Hep
hafızalarımızda acı bir anı gibi kaldı: İstan-bulda
1956 yılının 6-7 Eylülünde sonradan hepimizin utanç
duyacağı olaylar oldu. Devletimiz bunun bedelinide çok
ağır ödedi. Olanlar Selanikte Atatürkün evinde bir
bomba patlaması ile kıvılcımlandı. Beyoğlundaki Rum
vatandaşlarımızın dükkan-ları yıkıldı, yakıldı,
yağmalandı. Kilisedeki Rum Papazlarına ağıza alınması
ayıp olacak tecavüzler yapıldı. Olaylardan çok sonra
basının yazdığına göre; Selanikte patlayan bomba, o
tarihte oy kaybına uğrayacağı kesinleşen Başbakan
Menderesin marifeti idi. Ne diyelim; Allah bu
tıynetteki politikacılara akıl, akılla birlikte birazcık
insaf versin...3 cak 2001de ölen gazeteci Mithat Perin
Menderese çok yakın onun istediklerini, emirlerini o
yıllarda çıkardığı Ekspres Gazetesinde aynen yazan,
uygulayan bir kişi idi; 5 Ey-lül 1956 günü Ekspres
Gazetesi Atatürkün Selanikteki evine bomba atıldı
manşetiyle çıkıyordu. Bu bomba haberi daha evvel zaten
gerilmiş topluma kıvılcım olmaya yetti ve bildiğimiz
utanç verici 6-7 Eylül olaları gelişti. Expres
Gazetesinin o zamanki yazı işleri müdürü Gökhan
Sipahioğlu, Mithat Perinin cenaze töreninde bu manşetin
kendisine bile haber verilmeden gizlice atıldığını
söyledi. Olaylar ve söylenenler nasıl da birbiriyle
çakı-şıyor. Bir başka örnek ve itiratta şöyle:
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın Haydar Aliyev Fransa
Cumhurbaşkanı Sayın Chiracı ziyaret ediyor. Fransa
Parlementosunun Ermeni soykırımını kabul etmesini
eleştiriyor, bunun haksız olduğunu ve bundan rahatsızlık
duyduklarını söylüyor. Chiracda cevap olarak diyorki:
Fransada çok yakında seçimler var; Fransız
Parlamenterler Ermeni asıllı seçmenlernden oy
toplasınlar diye bu yasayı kabul ettiler. Ne güzel
İtiraf. Oysaki: Aynı günlerde Türkiye vatandaşı
Ermeniler bizim hakkımızda bizim dışımızdakilerin karar
verme, karar alma hakkı yok diye dünyaya haykırdılar.
İşte bunlarda oy avcılığına çıkan çirkin Fransız
politikacılardır. Söz buraya gelince rahmetli Niyazi
BERKES in bir anısını buraya aynen almak isterim. Soğuk
savaşın, çok sevdiği ülkesinden kovduğu Niyazi BERKES
kuzey Amerika da yerleşir; Montreal Üniversitesinde ders
verir. 1960 lı yılların başlarında Newyork da kurulan
Türk Gıda pavyonunda hizmetkar olarak çalışmaktadır.
Bakar ki: bir gün, bir adam sandalyesinde oturmuş
devamlı etrafı seyretmekte ve düşünmektedir. Niyazi
Berkes size yardım edebilir miyim diye sorar adam
saygıyla ayağa kalkar.- Yok der ben size yardımcı olayım
bana emredin ne isterseniz yapayım. Adı YANİ dir ve
başlar anlatmaya. - Ben Akhisar da doğdum 6 yasındayken
anam babamla Yunanistan a göç ettim. Orada okula
yazdırdılar beni. Pazar günleri de kiliseye gittim.
Büyüdüm: gel zaman, git zaman beni askere aldılar;
birliğimle beraber beni İzmir i almaya yolladılar. İzmir
e çıktık, muharebelere katıldık; Eskişehir yakınlarında
bir muharebede Türklere esir düştüm. Nöbetçi ve süngülü
bir asker beni yüzbaşıya götürdü. Asker kapıyı açtı ben
içeri girdim; masada oturan yüzbaşı birden yerinden
fırladı (Yani sen burda ne arıyorsun?) dedi ve boynuma
sarıldı. Kısa bir süre ikimiz de ağlaştık. Yüzbaşı benim
6 yaşıma kadar kardaşça büyüdüğüm çocukluk arkadaşım.
Ben içimden düşünmeye başladım. İşte o anda anladım ki:
okulda da kilisede de bana söylenenlerin hepsi yalandı.
Niyazi BERKES çok yakınlarına anlattığı Yani nin hazin
öyküsünü sanırım kitaplarına almadı. Ben doğru dürüst
verebildiysem kendimi bahtiyar sayarım. Yani nin
anlattıkları Ege nin batı yakasını açıkça gösteriyor.
Acaba Ege nin doğu yakasında durum nasıldır? Bunu da
arkadaşım meslektaşım Doktor Doğan VURAL ın ağzından
dinleyelim. (Ben 1940 lı yılların başlarında Ayvalık
ortaokulunda talebeyim. Türkçe öğretmenimiz bize bir gün
Ege hakkında bir kompozisyon bir tahrir görevi verir.
Benim yazdığım tahriri okuduktan sonra bana der ki:(
Doğan güzel yazmışsın tahririni beğendim. Yalnız
Yunanistan kelimesini küçük harfle yazmışsın; Yunanistan
bir memleket adı olduğuna göre büyük harfle yazılması
gerekmez mi? Ben hocaya cevap verdim. Pis Yunanistan ın
adını büyük harfle yazamam ki öğretmenim. Bu olay da
Ege nin doğu yakasını açıkça belirtiyor. Doğan arkadaşım
bu söylediklerini rüyasında görmedi şüphesiz. Okullarda
bize fırsat düştükçe hocalarımızın bize anlattıklarından
öğrendi. Bir başka çarpıcı olayı da Kavala da
yaşadık. Biz 4 doktor arkadaş 1962 yılında hepimiz 30
unu aşmış; Avrupa yı dolaşarak Amerika da İhtisastan
yurda dönüyorduk. Kadın doğum uzmanı Dr. Mithat ERDOĞAN
arkadaşım tam Yunanistan a girerken tutturdu Yunanistan
a girmeyelim diye! Niye diye sorduğumuzda bize karşı
düşmanlık var orada; bizi döverler deyip başka şey
söylemiyordu. Girmeye zor ikna ettik. Geceyi Kavala da
geçireceğimizde Kavala lı Yunan köylüleri Türk
olduğumuzu öğrenince çok sevindiler. Bizi bavullarımıza
dokundurtmadılar bile hepsini odalarımıza kadar
taşıdılar. Bize İzzet-i ikram ettiler. Ertesi gün de
bizi yolcu ederken Kavala dan göç eden Türk komşularına
sevgi yolladılar, selam yolladılar hasretle. İşte
halkların dostluğu! İşte halkların kardeşliği. Ey
densiz politikacılar! Sakın dokunmayın bu dostluğa, bu
arkadaşlığa Ey densiz politikacılar! Sakın
kıymayın bu dostluğa bu sıcak kardaşlığa. 2001
yılında Türkiye Dış İşleri Bakanı İsmail CEM ile Yunan
Dış İşleri Bakanı Yorgo Papandreu Ege de buluştular.
Yorgo Papandeu bir güzel Zeybeka oynadı. En büyük arzum
Yorgo Papandreu ile Zeybek-Zeybeka oynamak.
Umarım çok yakın gelecekte Egenin serin ve tatlı
havasında benim çocuklarım ve torunlarımla Yorgo nun
çocuk ve torunları hep birlikte karşılıklı Zeybek-
Zeybeka oynayacaklar beraber gülüp beraber eğlenecekler.
Dr.Hasan HORTO
|
|