| |
HINZIR HIRSIZ
2005 yılında,yazar
Orhan Pamuk
ve
Van Yüzüncü yıl Üniversitesi rektörü,profesör Yücel
Aşkın
davası
dolayısı ile,
bir hercümerc,bir kargaşa,bir
karmaşa oluştu ülkemizde.Herkes
ayrı telden çalıyor.Ortalık toz duman.
Ana muhalefetimiz,Sosyal Demokratlarımız,fikir
özgürlüğünden mi?Yoksa vatan millet,Sakarya'dan mı?
Veya başka birşeyden
yana
mı? Olduklarını,bir
türlü,açıkça
söylemiyorlar.
Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan,
Türkiye Sanayi ve İşadamları Derneği(TUSİAD)
ve Cumhuriyet
Halk Partisi
için,yargıya müdahele ediyorlar,yargıyı
etkiliyorlar,
diye,Anayasa
,ve
ceza kanunumuzun 301 inci maddesine göre suç duyurusunda
bulunuyor.Her halde önümüzdeki günlerde,yağmurdan
sonra,yerden,mantarların
bitmesi
gibi,birbiri arkasından zincirleme yeni davaların
açılacağını göreceğiz
Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor.Kimin
eli,kimin cebinde, belli değil.
İşte bu kargaşa,bu
karmaşa
içinde,bizim eve de hırsız girdi.Öp babanın elini.
Balkon kapılarımızın kilitlerini açtı.Demirleri
eğdi.Altından da geçerek evimize girdi.Çekmecelerimizi
açtı,karıştırdı.Dolaplarımızı açtı,karıştırdı.Neticede
hiçbir şeyimizi almadan evimizden gitti.Demek ki:
evimizde bulunan hiçbir şeyimizi beğenmedi.Almağa
götürmeğe değer bulmadı.Oysa ki:evimizin her tarafında
gümüş biblolarımız,gümüş tabaklarımız,güzel eşyalarımız
vardı.Hiçbirine itibar etmedi.
Türk geleneklerinde,eve gelene kahve pişirilir.Bir
kahvenin kırk yıl hatırı vardır,derler.Bu hınzır hırsız
bir kahvemizi bile içmeden gitti.Evimizdeki hiçbir şeyi
beğenmemekle,bizi küçük düşürdü,aşağıladı,bize hakaret
etti.
Kendisini tanıyanlar,adını soyadını,adresini
bilenler,İnsanlık
adına,Ümmedi
Muhammed'in aşkına bize bildirsinler.Biz onu savcıya
şikâyet edelim de,görsün gününü.Nasıl bizi küçük
düşürür,nasıl bize hakaret eder?
Orhan Pamuk,İsviçre'de,bir gazeteye söyledikleri
ile Türklü'ğü küçük düşürür,Türklü'ğü aşağılar,Türklü'ğe
hakaret eder de,hınzır hırsız,evimize girip,hiçbir
şeyimizi beğenmemekle,alıp götürmemekle,bizi küçük
düşürmez,aşağılamaz,bize hakaret etmez mi? Biz,Türk
değilmiyiz yani?.İyi bilinsin ki:bizim soyumuz,sopumuz
uludur.Taa Altaylar'dan Orta Asya'dan,
1071 de Malazgirt
zaferi ile beraber Anadolu topraklarına geldik,ve o
tarihten beri de, bu topraklarda varız.
Bizi küçük düşürmenin,bizi aşağılamanın,bize
hakaret etmenin de,kanunda bir maddesi olmalı.Bu 301
inci maddemi olur?302 inci maddemi olur,onu artık savcı
bey bilir.
Sonradan da,oturup, sakîn kafa ile düşündüm.Bir
eve izinsiz giren bir insana acaba hırsız denebilir mi?
Genelevde çalışan bir hanıma fahişe denemediğine
göre.Üstelikte,evimize iznimiz olmadan girmiş ama,evden
hiçbir şey almadan gitmiş.Hırsız bizim davamıza
mukabil,kendisine hırsız dediğimiz için,şahsına hakaret
ettik diye,bize mukabil
dava
açar mı acaba? Birde hırsız yetmedi.Hınzır hırsız
dedik.Hırsız mı? hınzır mı?bir insanı daha fazla
küçültür,daha fazla küçük düşürür?Hınzır hırsız diye
ikisi birden kullanılınca suç,
büsbütün ağırlaşmasın bre dostlar.
Onun için,biz,bu davadan vazgeçtik.Karakola da
bildirmedik.Hırsız,bizi bana hınzır hırsız dediler,beni
aşağıladılar,küçük düşürdüler diye dava etmesin.Bizde
onu dava etmiyeceğiz şart olsun.
2005 yılının son haftasında,301 ve 305 inci
maddeden birbiri arkasına,zincirleme açılan davaların
mantar gibi artması üzerine,Profesör Ahmet insel,açık
radyodaki söyleşisinde,( Yargının civataları gevşedi;
Yargı rayından çıktı ) .Dedi.Bizde bu söz,doğru
değil,diyoruz.Ülkemizde yargının civataları hiç
sıkmadı;Yargı rayına hiç oturmadı ki:!!.
Biz,bunları,ADALET TABABET SİYASETTEKİ REZALET
adlı kitabımızın,ANAMIZI AĞLATAN ADALETİMİZ
bölümünde 5
sene evvel yazdık.
2006 yılına girdiğimizde, de, olaylar
durmadı.Hatta tırmandı. Daha tehlikeli boyutlara
ulaştı.Hep hatırlıyacağımız gibi,2005 yılı, 8 Kasım
günü,Şemdinli'de,bir kitabevinde,bir patlama
oldu.Patlamaya da, ordumuzda görevli iki astsubayın adı
karıştı.İş adliyeye intikal etti.Ceza usul yasaları
gereği,Türkiye Cumhuriyetini korumak adına,tetkik ve
tahkikat görevi,Van Cumhuriyet Başsavcısı Ferhat
Sarıkaya'ya verildi.Ferhat Sarıkaya'da,Türkiye
Cumhuriyeti Devleti adına,tahkikat başlatıp,Van ağır
ceza mahkemesinde dava açtı.Tam bu sırada da,Kara
Kuvvetleri Kumandanımız orgeneral sayın Yaşar Büyükkanıt
ta,kitabevindeki patlamaya adı karışan bir astsubay
için,( Kendisini tanırım,eskiden birlikte çalıştık,iyi
ve güvenilir çocuktur.Ama suç işlemişse cezasını
çeker).Diye beyanda bulundu.Orgeneral sayın Yaşar
Büyükkanıt'ın bu sözleri de,Başbakan sayın Recep Tayyip
Erdoğan,ana muhalefet partisi başkanı sayın Deniz Baykal
ve TÜSİAD istişare konseyi başkanı sayın Mustafa Koç
arasında,yargıya müdahele oluyor diye,birbirlerini
suçladığı,birbirleri aleyhine suç duyurusunda
bulundukları,sapla samanın belli olmadığı,toz duman
içindeki karışık siyaset ve adalet ortamına rastladı.Bu
karışık ortamda,kara kuvvetleri kumandanımız,orgeneral
sayın Yaşar Büyükkanıt'ın,belkide halisane ve içtenlikle
söylenmiş bu sözleri,bazı köşe yazarlarınca ve bazı
kesimlerce,açılan bir davaya müdahele olarak
algılandı,yazıldı ve yorumlandı.Ve,kanundaki ilgili
maddelerin,Orgeneral sayın Yaşar Büyükkanıt'a da
uygulanması istendi.Çünkü, o dönemlerde de,yine ayni
ilgili maddelerce,Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi
rektörü,profesör Yücel Aşkın ve Ermeni sorunu için
açılan davalarda yazı yazdılar,fikir beyan
ettiler,yargıya müdahele ettiler diye,Hasan Cemal,Murat
Belge ve, daha başka, birçok yazar hakkında açılmış ve
haalâ devam etmekte olan davalar vardı.
Şemdinli olayları başladığında ve Şemdinlideki
kitabevinde bomba patlatıldığında,Şemdinli olaylarını ve
kitabevinde bomba patlatılmasını araştırmak üzere 8
Kasım,2005 tarihinde,Türkiye Büyük Millet
Meclisinde,Şemdinli arştırma ve tahkikat komisyonu
kurulmuştu.Komisyon iktidar ve muhalefet partilerine
mensup sayın Milletvekillerinden oluşuyordu.
Tahkikat ve araştırma komisyonu üyesi sayın
Milletvekilleri,gerek ayrı ayrı,gerekse de toplu halde
Şemdinliy'e gidip arraştırma,soruşturma
yaptılar.İnsanlarla konuştular.olaylarda bilgisi
olanları komisyona davet etttiler.Komisyon kendi
arasında 18 toplantı yaptı.35 kişiyi dinledi.Hepsi
hakkında zabıt tuttu.
Dinlenen kişiler arasında,Diyarbakır'lı iş adamı
Mehmet Ali Altındağ'ın, komisyonda zapta geçen
ifadeleri,çok çarpıcı ve suçlayıcı iddialar da
içeriyordu.Örneğin kitabevinin bombalanmasında adı geçen
astsubay Ali Kaya ve arkadaşlarının Diyarbakır'da çete
kurdukları ve kanunsuz işlere giriştikleri ve bu
kişilerin faaliyetlerinden,o dönemde, bağlı
oldukları,Diyarbakır yedinci kolordu kumandanı sayın
Yaşar Büyükkanıt'ın da haberdar olduğu iddia
ediliyordu.Ve hatta,hatta,daha da ileri gidiyor, o
dönemin Diyarbakır emniyet müdürü Gaffar Okan'ın bile,bu
kişilerce öldürüldüğü ima edilip zapta geçiriliyordu.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Şemdinli araştırma
komisyonu araştırmalarını sürdürürken,kendisine Türkiye
Cumhuriyetini ve Devletini korumak
adına,araştırma,soruşturma ve kavuşturma görevi verilen
Van Cumhuriyet başsavcısı Ferhat Sarıkaya da,olayları
inceliyor iddianamesini hazırlıyordu.Çok muhtemeldir
ki:Yukarıda adı geçen,Diyarbakırlı iş adamı Mehmet Ali
Altındağ'ı o da, dinlemişti.İddianamesine son şeklini
vermeden önce,TBMM araştırma komisyonuna yazı
yazarak,Mehmet Ali Altındağ'ın zabıt tutanaklarını
istedi.
TBMM araştırma komisyonu başkanı sayın Musa Sıvacıoğlu
da zabıtları kendisine gönderdi.Ferhat
Sarıkaya,hazırladığı 102 sayfalık iddianamede,Mehmet Ali
Altındağ'ın,Meclis araştırma komisyonundaki zabıt
tutanaklarına da yer verdi.Başsavcı Ferhat Sarıkaya'nın
yazdığı 102 sayfalık iddianamenin tümünü okuyan
yazarların yazdığına göre,iddianamede,Mehmet Ali
Altındağ'ın,Van Cumhuriyet başsavcısına verdiği 2
sayfalık,Şemdinli araştırma komisyonuna verdiği 18,ve
toplam 20 sayfalık ifade bulunuyormuş.
Başsavcının iddianamesi yayınlanınca,ortalık
birdenbire alabora oldu.Fırtınalı rüzgârlar
esti.Herkes,birbirini suçlamağa başladı.Muhalefetle
iktidar adeta kavgaya tutuştu.Ana muhalet partisi
başkanımız,sayın Deniz Baykal,(olanlar,askerlere karşı
sivillerin darbesidir.)Dedi.
Dünyanın her yerinde,darbeler hep askerlerce
sivillere karşı yapılır.Veya askerler askerlere karşı
darbe yaparlar.Bunların dünyanın her yerinde örnekleri
çoktur.Ama sivillerin askerlere karşı darbe
yaptığı,dünyanın hiçbir yerinde,tarihin hiçbir döneminde
görülmemiştir..Herhalde sayın Deniz Baykal,ıkınarak
sıkınarak çıkardığı bu vecize ile Quinesss rekorlar
kitabına girmeyi başaracaktır.Ve dünya siyaset bilim
profesörleri, bunu kitaplarına alıp dünya
üniversitelerinde,öğrenicilerine öğreteceklerdır!!
16 Mart,2006 günü,genel kurmay başkanımız,orgeneral
sayın Hilmi Özkök,Istanbul Harp akademilerinde,akademi
öğrenicilerine ve dinleyenlere şöyle sesleniyordu.
1-Hiçbir fikre karşı ön yargılı olmayın.Fikir,size ne
kadar aykırı gelirse gelsin,vatan hiyaneti gibi bir
suçlama ile,asla yaklaşmayın.Onlardan sentez çıkarmağa
bakın.Bazen o aykırı fikirlere bakarak,yanlış
yaptığınızı,ve ya, tam doğru yolda olduğunuzu
anlarsınız.Bir deli,bir kuyuya bir taş atar;40 akıllı
bir araya gelir,bu taşı çıkaramaz.Kuyuya atılan bir
taş,40 akıllıyı bir araya getirdiğinden,bazen çözülmez
gibi görülen sorunların çözülmesini sağlar.İşte bu
yüzden belkide,her mahallenin,her köyün bir delisi
vardır.Unutmayınız ki:Uygarlık karşı fikirlerin
çarpışması ile doğmuş ve gelişmiştir.Ne demiş
atalarımız? ( Müsademe-i efkârdan,barika-i hakikat
doğar.)
Yani bugünün türkçesi ile söylersek,( Karşı fikirlerin
çarpışmasından,gerçekler doğar.)
Genel Kurmay Başkanımız,orgeneral
sayın Hilmi özkök'ün,bu uyarıcı öğüt ve
nasihatleri,bizim internet sitemizde yayınladığımız (
GELİŞEN ZEKÂ ) başlıklı yazımız ile tam bir uyum
sergiliyor.Zihinsel gelişimde
2-Özgürce tartışın,ezberden kaçının,geçmişi,arşivleri
araştırın ama,asla geçmişin esiri olmayın.Gerekirse
geçmişte yapılan hataları eleştirin.
3-Büyük önder Atatürk,ülkemize hedef olarak,aklın ve
bilimin egemen olduğu batı uygarlığını ve üstünü
göstermiştir.Ülkemiz,izole edilmez,dünyadan
soyutlanamaz.Ülkemizin yeri batı uygarlığının yanıdır.
4-Daima iletişime,etkileşime,değişim ve gelişime açık
olun.Yaşadığımız gelişim çağı,bırakınız yılları,bir
günü,bazen bir saati bile diğerinden farklı kılmaktadır.
Zannederim ki: ileriki yıllarda,yabancı dil
bilmeyenler,Türk silâhlı kuvvetlerinde yer
bulamayacaklardır.
Bilgisayarı silâh olarak kullanın.Orgeneral sayın
Hilmi Özkök'ün bu yapıcı sözleri,2005 yılı bahar
aylarında,Trabzon,Mersin,Sakarya olaylarında Ülkücülerin
sokağa çekilme girişimlerine karşı, sayın Devlet
Bahçeli'nin söylediği şu güzel ve veciz
sözlerle,bakınız,ne güzel uyuşuyor,ne güzel örtüşüyor.
Şöyle sesleniyordu dünyaya sayın Bahçeli:
Hiç kimse, ülkücüleri, sokağa dökmeğe
kalkmasın.Ülkücü hareket bizim kontrolümüz
altındadır.Ülkücüler,bundan sonra,ellerine silâh değil
bilgisayar alacaklardır.Makine Kimyadan veya Avrupa'dan
alınacak en pahalı tabancanın menzîli,en fazla bir
kilometredir.Oysa ki:En ucuz bir lap tapın veya
kullanılmış,ucuz ve eski bir bilgisayarın menzîli
bile,yüz milyonlarca kilometreyi bulmaktadır.
Gerek Genel Kurmay Başkanımız orgeneral sayın Hilmi
özkök'ün,ve gerekse Devlet Bahçeli'nin,ayakta saatlerce
alkışlanacak, ışık saçan,bu yapıcı ve aydınlatıcı
sözleri,ne yazık ki:medyada hakettiği yankıyı bulmadı.
Istanbul'daki Harp Akademilerindeki bu veciz
sözlerinden sonra,Genel Kurmay Başkanımız,orgeneral
sayın Hilmi Özkök,23 Mart,2006 tarihinde
de,Ankara'da,iki gün sürecek uluslar arası terör
simpozyumuna katıldı.Bir çok devletin terör uzmanlarının
ve özellikle,Amerikan Genel Kurmay başkanı,orgeneral
Peter Pace'in katıldığı bu çok önemli simpozyumda,Orgeneral
sayın Hilmi Özkök'ün yaptığı açık,yapıcı,öğretici ve
aydınlatıcı konuşma ise,bütün dünya devletlerine terör
konusunda,çok şeyler öğretecek,adeta ders verecek,açık
mesajlar içerdiği gibi,geçmişte yapılan hata ve
yanlışlara da,tam bir isabetle parmak basacak ve yol
gösterecek nitelikte idi.Şimdi,bu aydınlatıcı ve güzel
sözleri,sayın orgeneralimizin kendi ağzından dinleyelim.
1-Teröre,her ülkenin kabûl edeceği ortak bir tanım
bulunmadan terör yok edilemez.Hep birlikte hatırlayalım,NewYork'ta,2005
yılının eylülünde,Birleşmiş Milletler Cemiyetinin 60
ıncı kuruluş yıldönümü şenlik ve toplantılarında,teröre
ortak bir tanım bulunamadı.Dağ fare
doğurdu,toplantılar,ne yazık ki:terörü tanımlayamadan
dağıldı.
2-Terör nankör bir evlâda benzer.Sonunda,bumerang etkisi
ile, kendisini yaratanı ve besleyeni vurur.Bu fikre
destek arayanlar,lütfen bizim internet sitemizdeki, (
Usame Bin Lâdin,Taliban,Amerika'nın kendi yarattığı
düşman ) yazımızı,lütfen açıp okusunlar .Biz orada,soğuk
savaş döneminde,Amerika'nın,sovyetler Birliğini
Afganistan'dan çıkarabilmek için,Taliban'ı yarattığını,
ve Usame bin Lâdin'i,Arabistan'dan çıkartarak,Taliban'ı
desteklemek üzere,Afganistan'a yolladığını,ve ayrıca
da,Sosyalizmi yıkmak için,Sovyetler Birliğine dahil
olan,Türk Cumhuriyetler'indeki İslâm din gücünü
kuvvetlendirerek,sosyalizmi al aşağı etmek amacı ile,Fethullah
Gülen Hocamızı manen ve maddeten destekleyerek,Türkî
Cumhuriyetler'inde Fethullah Gülen okullarını
açtırdığını,her türlü desteği sağladığını açıkça
yazdık.
Sovyetler Afaganistan'dan çıkarıldı.Dünyada komünizm
yıkıldı ama,işte çok geçmeden,Taliban da,Usame bin
lâdin'de,Amerika'nın başına belâ olmakta asla
gecikmedi.Amerika Birleşik Devletleri, yirminci
yüzyılda,sosyalizmi yıkmak için,destekleyip
palazlandırdığı İslâm kökten dinciliği ile,Yirmibirinci
yüzyıla girdiğimiz bu yillarda, nasıl başa
çıkabileceğini kara kara düşünmektedir.İşte o
köktendincilik,NewYork kulelerini de vurdu. Yerle bir
etti.Washington'da Pentagon'u da vurdu.Istanbul'la,Madrit'le,Londra
Metrosu ile de vurmağa devam ediyor.
3-Hiç bir kuruluş veya kesim,terörü bahane ederek
kendine etkinlik,çıkar ve menfaat sağlamağa
çalışmamalıdır.
4-Terörle savaşta,diğer ülke ve kültürleri göz ardı
ederek sadece,kendi ülke ve kültürüne yönelik
tehditlerle uğraşmak,doğru ve haklı bir savaş taktiği
değildir.
5-Hiçbir ülke veya güç,terörle savaşta tek başına
başarılı olamaz.Ancak,Birleşmiş Milletler Cemiyeti,NATO
ve Avrupa Birliği ile ortaklaşa ve birlikte
savaşırsak,belki o zaman,Albert Einstein'in de
sorguladığı,İnsan oğlunun savaş alın yazısını birlikte
değiştirebiliriz.
Genel Kurmay Başkanımız,orgeneral sayın Hilmi
Özkök'ün,uluslar arası terör konusunda dünyaya ışık
saçan,bu öğretici,aydınlatıcı ve yapıcı sözleri
de,üzülerek söyliyelim ki:Medyamızda,yeterince
değerlendirilip,dünya markası haline
dönüştürülemedi.Eğer böyle güçlü,yapıcı ve aydınlatıcı
öneriler,Amerika Birleşik Devletleri,İngiltere veya
Fransız Genel kurmay başkanları tarafından
söylenseydi.Washington Post,NewYork Times,İndependent ve
Le Monde gazeteleri ve televizyon kanalları tarafından,
Nasıl bir Amerikan,İngiliz veya Fransız markası haline
dönüştürülüp,dünyayaya sunulacağını hep birlikte
görecektik.
Orgeneral sayın Hilmi özkök'ün,gerek Istanbul Harp
akademilerinde ve gerekse Ankara uluslararası terör
sempozyumunda söylediği bu veciz,bu güzel ve aydınlatıcı
sözler,şanlı ordumuzun gelişim,görüş ve vizyonundaki çok
büyük bir ilerleme,çok büyük bir merhale ve dev bir
AŞAMA ya işaret ediyor.
Çok sevdiğimiz ordumuz hakkında gururumuzu
yükselttiği,bizi sevindirdiği,bizi coşturduğu için,Genel
Kurmay Başkanımız,orgeneral sayın Hilmi Özkök'e yürekten
teşekkür ediyor,minnetlerimizi sunuyoruz.
Bizler,sığ bilgilerimiz,kıt ve sınırlı olanak ve
imkânlarımızla,Genel Kurmay Başkanımızın bu güzel
görüşlerini,dünya markası yapmağa çalışmakla,haddimizi
mi aşıyoruz?,günâha mı giriyoruz?,Suç mu işliyoruz
acaba?,
Siyasetin ve adaletin birbirine karıştığı, bu toz
duman bulutu içinde,İngilizlerin scape goat dedikleri
günah keçisi aranmağa başlandı.Ve hemen de
bulundu.Fatura Van başsavcısı Ferhat Sarıkaya'ya
kesildi.
Herhalde,Türkiye Cumhuriyet'indeki üstün siyasetin
ve yüksek adaletin gücü,sadece,Kırşehir ili,Akpınar
ilçesinin,Pekmezci köyünden,yoksul Sarıkaya ailesinin 6
çocuğundan,okuyabilmiş tek kişi olan,daha henüz,40
yaşına bile basmamış Ferhat'a yetti.
Adalet bakanımız sayın Cemil Çiçek,( bu soruşturma
bizim dışımızdadır.Yargı bağımsızdır.Yargıya müdahele
edemeyiz diye ) bar bar bağırırken,hemen ertesi günü,tam
bir U dönüşü yaparak,başsavcı
hakkında,araştırma,soruşturma ve gerekirse de kavuşturma
izni verdi.Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK)
da,Ferhat Sarıkaya hakkında,Adalet bakanımız sayın cemil
Çiçek'in izni ile,araştırma,soruşturma,kovuşturma
başlattı.Bu tartışmaların ardından,tabii ki:ülkede,
yargıya müdahele ediliyor eleştirileri başladı.Hemen
akabinde de Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kurulundan,yazılı ve imzalı açıklama geldi.Bunu
araştırıp,soruşturmak,gerekirse kovuşturmak yargıya
müdahele sayılmazmış!!
Ülkemizde,genelde çok yaygın bir kanı ve iddia
vardır.Yüce dinimiz İslâmda,takiye vardır.Ve dinciler
veya,dinsel değerleri kullananlar,sık sık takiye
yaparlar diye.Yukarıdaki paragrafta yer alan
ifadeler,bir takiye kokusu vermiyor mu acaba?
Neden,devletimizi,ülkemizi yöneten
büyüklerimiz,siyasetçilerimiz,yargıçlarımız,yüksek
yargıçlarımız,yazarlarımız,çizerlerimiz,düşünürlerimiz,1000
yıldan fazladır İslâm olan ülkemizde,takiyenin,siyasetimize,yargımıza,adaletimize
ve tüm devlet kurumlarımız ile kültürümüze de
sızdığını,sindiğini düşünmezler,veya düşünmek istemezler
acaba?
83 yıllık mazisi bulunan Türkiye Büyük Millet
Meclisinde,kanunlar yapılmış,savcılara da, al bu
kanunları,Türkiye Cumhhuriyetini ve Türkiye Devletini
koru demişler.
Van Cumhuriyet başsavcısı Ferhat Sarıkaya
yerine,biz olalım,siz olun,kim olursa olsun,kendisine
verilen ifadeleri,TBMM Şemdinli araştırma komisyonu
zabıtlarına kadar geçen iddiaları es
geçmek,görmemezlikten gelmek mümkün müdür acaba?
Bir de,devam edip sonuçlanmamış davalar hakkında
yazı yazdılar,fikir beyan ettiler,yargıya müdahele
ettiler diye,adliyede,birçok insan hakkında açılıp,haalâ
devam eden birçok davalar varken,astsubay Ali Kaya ve
arkadaşları hakkında açılmış davalar sürerken,Kara
Kuvvetleri Kumandanı Orgeneral sayın Yaşar Bütükkanıt'ın
Ali Kaya hakkında söylenmiş iltifatkâr sözlerini
duymamak mümkün müdür?
Ey savcılar:Alın bu kanunları falana
uygulayın,filâna uygulamayın demek,hangi demokrasilerde
vardır acaba?
Nihayet,hakimler ve savcılar yüksek
kurulu,20-4-2006 günü,Van savcısı Ferhat Sarıkaya
hakkında beklenen kararını açıkladı.Ferhat Sarıkaya
altıya karşı bir muhalif,yani karşı oyla,yalnız görevden
alınıp,görevden atılmıyor,ayni zamanda,ömür boyu
meslekten men ve ihraç ediliyordu.
Halkımız,yargıdan ve adaletten binlerce yıllık
yakınmasında,her zaman olduğu gibi bir kere daha haklı
çıkmıştı.ANANI BELLEYEN KADI KİMİ,KİME ŞİKÂYET
EDECEKSİN..İşte şimdi,en yüksek kadılardan oluşan
HSYK(Hakimler ve savcılar yüksek kurulu),Ferhat
Sarıkaya'nın anasını bellemişti.Bu karar karşısında
Ferhat Sarıkaya ne yapacak acaba?
Bilemiyoruz.Umarız,kendisi de kadı olan Van savcısı
Ferhat Sarıkaya,ülkede ve dünyada,en yüksek kadıları
şikâyet edeceği bir yer,bir makam,bir mercii
bulabilir!!.
Son zamanlarda,ülkemizdeki medya ve basın
kuruluşlarında,kamu oyu araştırması yaptırıp,halkımızın
devlet içinde en çok güven duyduğu kurum ve kuruluşları
tespit edip yayınlamak adet
oldu.Bizde,www.demokrasidedevrim.com internet
sitemizde,bu adete uyarak,halkımızın yargıya ve adelete
olan güvenini ölçmek isteriz.Bu ölçüm ve tespit için şu
soruyu hazırladık.TÜRK HAKİMİ NEYE GÖRE KARAR VERİR?
A-Vicdanına göre,B-Cüzdanına göre,C-Yapılan baskılara
göre,D-Çoğu zaman cüzdanına,zaman zaman baskılara,ara
sıra vicdanına,E-Çoğu zaman vicdanına,zaman zaman
cüzdanına,ara sıra baskılara,F-Çoğu zaman
baskılara,zaman zaman vicdanına,ara sıra cüzdanına göre.
Biz eminiz ki:Bu soruyu cevaplandıranlar,en doğru
şekilde,halkımızın yirmibirinci yüzyılda da, yargı ve
adalete ne kadar güvendiğini,ne kadar güvenmediğini açık
bir şekilde ortaya koyacaklardır.
Bu olaylar ve tartışmalar sürerken,Millet Meclisi
Başkanımız sayın Bülent Arınç,23 Nisan,2006
günü,çocukların TBMM ni ziyaretini vesile bilerek,başka
bir tartışma da başlattı. Egemenlik nedir?.Nasıl
anlaşılmalıdır?.Lâiklik nedir?.Nasıl
anlaşılmalıdır?.Demokrasi nedir? Ne değildir?Türkiye
Büyük Millet Meclisinin kurulduğu 23 Nisan 1920 de,TBMM
toplantı salonunun arkasına,her münasip ve uygun
yere,HAKİMİYET BİLÂKAYDU ŞART MİLLETİNDİR diye
yazılırdı.Sonraları,bu söz türkçeleştirildi.EGEMENLİK
KAYITSIZ VE ŞARTSIZ ULUSUNDUR diye yazılmağa
başlandı.Sayın Bülent Arınç,hakimiyetten,yani
egemenlikten,demokrasiden,ve de Lâiklikten ne
anladığını,bunların gerçek sandığı anlamlarını aşıkladı.İşte
kıyamet te, burada koptu.Ana muhalefet partisi başkanı
sayın Deniz Baykal dahil, hemen her partiden üst düzey
yöneticiler,yazarlar,çizerler,entellektüeller,
egemenlik,ama özellikle lâiklik konusunda,görüşlerini
açıkladılar.Hemen hiç birinin tarifi diğerine
uymuyordu.Herkes kendine göre,bir yorum
yapıyor,demokrasimizin ve cumhuriyetimizin bel kemiği
olan,bu iki çok, ve en önemli öge ve değer
konusunda,görüşlerini açıklıyorlardı,ve çoğu da,sayın
Bülent Arınç'ın görüşleri karşısında ver yansın
ediyordu.Ortalık,bir kere daha toz dumana
karışmış,kargaşa ve karmaşa yeniden başlamıştı.bu zıt ve
birbirine uymayan görüşler karşısında,halk ta
şaşırmış,kim doğru,kim yanlış söylüyordu?.İşte bu
belirsizlik ve kargaşa ortamında,vatan gazetesinin
akıllı yazarı Ruhat Mengi hanımefendi,bu konularda uzman
iki değerli bilim insanınını, Star televizyonunda bir
araya getirmeyi başardı.30 Nisan,2006 pazar günü,saat
onbirde, onursalyargıtay başkanı sayın Sami
Selçuk,Ankara'dan uçağa atladığı gibi,zamanında,Istanbul
Star televizyonu sütüdyolarına ulaştı.Istanbul'un
çilekeş trafiğine tutulduğu için,Bahçe şehir
üniversitesi hukuk fakülkesi dekanı ve Anayasa profesörü
sayın Süheyl Batum'un toplantıya biraz gecikeceği anons
edilerek,ilk soru sayın Sami Selçuk'a
yöneltildi.Neden,demokrasimizin ve cumhuriyetimizin iki
ana unsuru egemenlik ve lâiklik konusunda,Yirmibirinci
yüzyılda bile,her kafadan ayrı bir ses çıkıyor?.Neden bu
çok ve en önemli konuda herkes ayrı bir tarif ve ayrı
bir yorum yapıyordu?.Sayın Sami Selçuk bir bilim
insanının katiyet,ciddiyet, isabet ve tarafsızlığı
içinde,konuya tam parmak basıyor,ve ülkemiz düşünce ve
zihniyetindeki yanlışlara,işaret ediyordu.
Şöyle diyordu,sayın Selçuk:Biz, ülkenin her
yanına,HAYATTA EN HAKİKÎ MÜRŞİD İLİMDİR diye
yazarız,ama,ilimin yani bilimin,bize gösterdiği gerçek
ve doğruları bir türlü kabûl etmez,ilime yani bilime
saygı bile duymayız.Batıdan çok önemli kavramları alır
ama,onların içlerini boşaltırız.Herkes bu kavramlara
bildiği gibi, veya,daha doğru bir ifade ve deyişle,
işine geldiği gibi,anlamlar,manalar verir.
İşte kavram kargaşası dediğimiz,karmaşa da,tabir ve
deyim caizse,kör döğüşü de, buradan doğar.
Üzülerek söyledi ve dedi ki:Ne yazık,İlime,Bilime
kıymet verip,saygı duymadığımız sürece,bu kargaşa,bu
karmaşa da devam edecek,sürüp gidecektir.herkes,
bildiğini söyliyecek,ortalık toz duman
olacaktır.Profesör sayın Süheyl Batum da,yargıtay
onursal başkanı sayın Sami selçuğ'un,bu haklı
görüşlerine tamaman katılıyordu..Her iki hukuk
alimi,hukuk bilgini,egemenlik,demokrasi ve lâiklik gibi
üç temel konuda tam bir uyum içinde anlaştılar.Program
düzenleyicisi sayın Ruhat Mengi de,kendisi gibi güzel
soruları ile,konuların tam bir açıklıkla anlaşılıp
ortaya çıkarılmasına yardımcı oldu.Hatta,sayın
profesör,Süheyl Batum,yargıtay onursal başkanı Sami
Selçuğ'un,yargıtay başkanı seçildiği,1999 yılı,Adlî yıl
açış konuşmasında,lâiklik,demokrasi ve yargı
bağımsızlığı konusunda,çok açık,çok haklı,çok isabetli
açıklamalar yapıp, çok faydalı uyarılarda
bulunduğunu,ve,her fırsatta Türk yargısında devrim
gerekir,dediğini,ama aradan geçen 7 yıl boyunca,bunların
nazara alınıp,gereklerinin
yapılmadığını,eğer,ilime,bilime ve uyarılara, kulak
verilip gereken düzenlemeler yapılsa idi,belki de bu
gün,bu karmaşa ve kargaşayı yaşamıyacağımızı söyüyordu.Şunu
da söylemekte yarar var ki:Sayın Selçuk ile,sayın Batum
arasında yaş bakımından,bir baba ve oğul kadar,generasyon
ve kuşak farkı vardır.Sayın Sami Selçuğ'un,Ankara
Hacattepe üniversitesinde başarılı bir profesör olan
oğlu Dr.Toros Selçuk,belki de sayın Batum'dan birkaç yaş
bile daha büyüktür.Bunun öğünülecek bir yanı
vardır.Demek ki:ilim,bilim söz konusu olunca,kuşaklar
arasında fark kalmıyor,kuşaklar birbirlerini çok iyi
anlıyor.Ayni dili konuşuyorlar.İlimin,bilimin,değişmez
sonuçlarına birlikte varıyorlar.Nitekim sayın Sami
Selçuk,kendi kuşağından bir evvelki,hukuk alimleri,hukuk
bilginleri,Profesör Nurullah Kunter,Profesör Faruk Erem,Sulhi
dönmezer ve diğerleri ile ilişkilerini devamlı
sürdürmüştür.Istanbul'a geldiği her sefer,bizim
mahallede komşumuz olan, rahmetli Nurullah Kunter'i
birlikte ziyaret ederdik.
Sami Selçuk ve Süheyl Batum,Egemenlik,demokrasi ve
lâikliğin bilimsel açıdan çok güzel tariflerini
yaptılar,hiç bir ayrılık ve ihtilâfa düşmedan,bu
kavramların,bilim dili ile, ifade ettikleri manaları
anlattılar.
Bilimsel açıdan,Lâiklik,lâtince kökenli bir kelime
olup,1789 Fransız devrimi ile Fransızcaya
girmiştir.Devletin,dinden,kiliseden,mezheplerden,inançlardan,ayrılması,
arındırılması anlamına gelir.Lâik
devletin,dini,mezhebi,inancı olamaz.Buna mukabil lâik
devlet,her dine,her mezhebe,her inanca,eşit mesafede
durup,tarafsız kalmak,ve de, her dine,her mezhebe,her
inanca da saygı duymak zorundadır.
Demokrasi ise,halkın,çoğulculuk ve katılımcılık
esasları içinde,kendi idaresine,bizzat kendisinin karar
vermesi demektir.Demokraside,ne çoğunluk,nede azınlık
hakimiyeti vardır.Aksine,en büyükten,en küçüğüne
kadar,her kesimin, oyu oranında katılımı ve temsili
vardır.Montesküö denberi,Modern toplumlar bunu,üç eşit
erk ile sağlarlar.1-Yargı erki,2-Yasama erki,Yürütme
erki.Bu üç eşit erk arasında,hukuk devletlerinde hukukun
üstünlüğü de esastır..
Biz,internet sitemizde,demokrasiyi,toplum
idaresinde,azınlığı çoğunluğa,çoğunluğu azınlığa
ezdirmeden,barış içinde,bir arada,mutlu yaşatma sistemi
ve sanatı olarak tarif ediyoruz.
Osmanlı imparatorluğunda,batılaşma ve modernleşme
hareketleri,1865 Tanzimat fermanı ile
başlamıştır.Osmanlı seçkinleri,devleti,ıslah edip batı
modernizasyonuna sokmak istemişler ama,hiç bir
zaman,halkı bu hareketin içine sokmağa
çalışmamışlar,daima devleti ele geçirmeğe
uğraşmışlardır.Halkı,her zaman olduğu gibi,daima
emirlere itaat etmesi gereken,bir tabaa,bir ümmet olarak
görmüşlerdir.Ve hatta,tek kişi
hakimiyetine,monarşiye,padişahlığa da bir itirazları
olmamıştır.Yerli ve yabancı bir çok düşünür,Osmanlı daki,batılaşma
ve modernleşme hareketlerini,rotasını,şarka,yani doğuya
çevirmiş,daima şarka,yani doğuya yol alan bir geminin
güvertesindeki bazı insanların,geminin batısına
doğru,devamlı tur atmalarına,volta atmalarına
benzetmişlerdir.
Sayın Sami Selçuk,bundan, yaklaşık üç ay
evvel,Paris te,uluslararası,demokrasi,düşünce,fikir
ve,ifade özgürlüğü adlı sempozyum ve konferansa da
katıldı.
konferans ve sempozyumun açış konuşma şerefi de,kendisi
ile birlikte,yine bir hukuk alimi,hukuk bilgini olan
Fransız meslektaşına verilmişti.
İki hukuk aliminin,iki hukuk bilgininin kendi
dillerinde yaptıkları açış konuşmaları, tercüme
edildiğinde,kelime,kelime,mot a mot birbirinin ayni
idi.İki hukuk alimi,iki hukuk bilgini de aynen şöyle
diyorlarıdı. ( Eğer Fransız seçkinleri,eğer Türk
seçkinleri,yirmibirinci yüzyılda da, haalâ,idare baldırı
çıplaklara verilemez, diyebiliyorlarsa,Fransız
Demokrasisinde de,Türk Demokrasisinde de büyük
sorunlar,büyük yanlışlar,büyük kamburlar var demektir.
Bu açık,gerçekçi ve aydınlatıcı sözler,her iki
devletin jacoben yapısına yapılan eleştirileri de
özetliyordu.
Ama eskilerde olduğu gibi şimdilerde de,ülkemiz
siyasilerinin,bu uyarıları,bu eleştirileri, ne derece
önemseyeceği,ne derece kale alacağı merak konusudur.
Bu merakın cevabı çokta gecikmedi.Bu güzel sözlerin
söylenmesinden yaklaşık,7 yıl,3 ay,ve son sözlerden de,
12 saat sonra,ayni gün,yani 30 Nisan,2006 pazar
günü,saat 22 de dokuzuncu Cumhurbaşkanımız,sayın
Süleyman Demirel,Kanal-Türk televizyonunda,yanına,
zihniyet ve düşünce açısından,birbirinin aynisi olan
gazetecileri de alarak,kameraların karşısına geçti.TBMM
başkanı,Sayın Bülent Arınç'a cevap verip,onun yanlış
söylediklerini düzeltmek istiyordu.Gazeteciler soruları
sorduktan sonra başladı konuşmaya,ilk soru şu idi.Son
zamanlarda Güniz sokak ziyaretçilerinin çok arttığını
gözlemliyoruz.Yine insanlar kurtar bizi baba mı
diyorlar?.
Sayın Demirel beklediği bu soru ile çok
keyiflendi.Başladı konuşmaya.Eeveet,son zamanlarda,Güniz
sokaka ziyaretleri çok,hemde çok
arttı.İnsanlar,gene,kurtar bizi baba diye bağırıyorlar.
Her zaman olduğu gibi,gene havanda su dövüyorsun
Baba.Birazcık ilime,birazcık bilime kulak versene
baba,demek geçiyor insanın içinden.Ama kim
duyacak,kim,bilecek,kim dinliyecek.Cemaat ne derse
desin,yine, imam bildiğini okuyacaktı.
Sayın Demirel,40 seneden beri,yaptığı gibi,başladı
anlatmağa.Demokrasi,lâiklik,egemenlik konusunda,bildiği
ezberleri tekrarladı, durdu.Belli ki:Ne,1999 yılı adli
yılın açılışında,Cumhurbaşkanı olarak dinlediklerini,Ne
Paris te söylenenleri,ne de,ayni gün,yani 30 Nisan,2006
günü,kendisinden 12 saat önce konuşan hukuk
alimlerinin,hukuk bilginlerinin söylediklerini duymak,
kale almak istemiyordu.Onları,düşünmek bile
istemiyordu.Benim bildiğim
doğrudur.Dediğim,dedik,çaldığım düdüktür, diyordu.Sayın
Demirel ver yansın ediyordu.Biraz da ileri gidiyordu.Bir
ara coştu.Türbanlılar,üniversiteye
giremiyorlarsa,gitsinler Arabistan da okusunlar dedi.Bu
talihsiz sözler,zaten gergin olan ortamı büsbütün
gerdi.sağdan,soldan salvolar gelmeğe başladı.En sert
çıkış ta,başbakan sayın Tayyip Erdoğan'dan geldi.O da, (
Demirel, Arabistana sen gitsene ) dedi.Ve de,kinayeli
bir şekilde ilâve etti.Bütün
bunları,kardeşlerin,yeğenlerin,yani ailenin,
menfaatlerine dokunuldu diye mi söylüyorsun? Dedi.Ertesi
günde sayın Demirel başbakan Erdoğan'a cevap
verdi.Eğer,gücün yetiyorsa,türbanlıları üniversiteye al
da, görelim,dedi.Demirel'in,bu sözlerinde,sanki sokak
çoçuklarının,çok sık söyledikleri çok galiz bir kelime
eksikti.Bari Demirel,o çok galiz kelimeyi de
söyleseydi.Hiç olmazsa,sözlerine, daha fazla vurgu
yapar,anlatmak istediği ifadeyi,daha fazla
kuvvetlendirmiş olurdu.Sayın Demirel,başbakanın
sözlerine karşı,bu galiz ve haşin açıklamaları
yapacak,ama,kardeşler,yeğenler ve aile konusunda yapılan
kinayeli ithamlara hiç değinmeyecek,her zaman yaptığı
gibi,onları duymazdan gelecekti.
Sayın Demirel, gerçekten öyle yaptı, bir süre,
suskunluğunu sürdürdü. Ama, herzaman nisyan ile malül
olmayan hafızai beşer, özellikle gazeteciler, başörtülü
ve türbanlı öğrencileri Sudi Arabistana göndermek
isteyen Demirele sözlerini hatırlattılar. gazetelerde sözlerim
çarpıtıldı, dedi.
Bu
tartışmalar sürerken, daha önemli çalkantılar da oldu
ülkemizde. Cumhuriyet Gazetesine, belirli zaman
aralıkları içinde üç defa bomba atıldı. Bunun
tartışmaları yaşanırken, ülkemizde ilk defa, eskiden
şurai devletde denilen Yüksek Mahkeme, bugünkü adıyla
Danıştayın ikinci dairesindeki yüksek hakimler, yüksek
yargıçlar toplantı halinde iken, Alparslan Arslan adında
32 yaşında, İstanbul barosuna kayıtlı bir avukat
tarafından, öldüresine tarandı. Bir yüksek yargıç öldü
diğerleri yaralı olarak kurtuldu. Katil yakalandı, bazı
itiraflarda bulundu. Ardından, kendisi ile ilişkili
insanlar arandı. Meşhur Susurluk olayına yakından
karışmış insanlarla tanışıklık, irtibat ve bağlantılar
ortaya çıkmaya başladı. Bakalım işin ucu nereye kadar
varacak?
Yargıda tetkikat araştırma tahkikat devam ediyor. Umarız
yargı bu konuda en doğru kararı versin olayları bütün
çıplaklığı ile en ufak ayrıntıları ile beraber
aydınlatsın.
Susurluktan Şemdinliye, Şemdinliden Cumhuriyet Gazetesi
ve Şürayı Devlete yani danıştaya kadar uzanan olaylar
zincirini, Siyaset bilimi, hukuk bilimi, psikoloji ve
sosyoloji bilimi açısından nasıl izah edecek? Nasıl
yorumlıyacağız?
Ben bir biyoloji ve tıp uzmanı olarak özellikle
Avrupa Birliğine giriş çabalarımızdan sonra, Ülkemizde
yaşadığımız olaylara şöyle bir yorum getirmek istiyorum.
Canlılar değişim zamanlarında büyük sıkıntılar
yaşarlar. Yaz ve kış EQUINOXu denilen mevsim
dönüşümlerinde, geçiş dönemlerinde hemen bütün
canlılarda uyum sıkıntıları olur. En yüksek canlı türü
olan insanlarda, bu sıkıntılar daha da belirgin, daha da
şiddetlidir. Mevsim değişiklikleri yanında insanlar
bizzat kendi içilerindeki, kendi bünyelerindeki
değişikliklerde de çok büyük sıkıntılar, çok büyük
çalkantılar yaşarlar. Örneğin genç kız ve erkekler,
erginliğe geçişlerinde, vücutlarındaki seks
hormonlarının fazla artması nedeni ile, geçiş
değişimlerini ve sıkıntılarını hissederler, duyarlar.
Yine seks hormonlarının azalmaya başlağıdı, kadınlardaki
MENOPOZ erkeklerdeki ANDROPOZ dönemlerinde
değişiklikler, sıkıntılar çalkantılar, az veya çok
hastalığa dönüşür, hekim tedavisi gerektirir.
Toplumlar da, değişim konusunda tıpkı canlılar
gibidir. Mezopotamya halkları gibi, en eski toplumsal
geleneğe sahip çinliler, bunu farkedip özdeyiş haline
getirdiler.
Çinliler birisine inkizar, yani beddua etmek
istediklerine (dilerim ilginç zamanlarda yaşarsın)
derler. Çinlilerin ilginç dönemler diye adlandırdıkları
geçiş dönemleridir. Çalkantı dönemleridir, kargaşa ve
karmaşa dönemleridir. Biz de, yirmibirinci yüzyılda
özellikle Avrupa Birliğine giriş çabalarımızdan sonra
değişim sıkıntılarını yaşamaya başladık. Ülkemiz Avrupa
Birliği yollarında kabuk değiştirip, şeffaflaşmaya
başlayınca, değişimden, şeffaflıktan yana olan güçlerle,
değişime karşı çıkan STATÜKO güçleri arasında, kavgalar
çatışmalar başladı. Hızla da devam edip gidiyor.
Aslında, bu değişim kavga ve sıkıntılarını
ülkemiz, Yirminci yüzyılın başlarında, monarşiden yani,
padişahlıktan, cumhuriyete, hilafetten yani din
devletinden laikliğe geçerken, acımasızca, çok şiddetli
yaşadı. Monarşiden yani padişahlıktan, hilafetten yani
din devletinden yana olan güçler ile cumhuriyetten ve
laiklikten yana olan güçler, devamlı birbiri ile
çatıştılar. Cumhuriyeti kurup laikliği getiren Mustafa
Kemal Atatürke hazırlanan suikast olaylarını, Ziya
Hurşit olayını ve nihayet Kel Ali başkanlığında kurulan
İstiklal mahkemeleri ile idam sehpalarını hatırlamakta
yarar var sanırız.
Bugünlerde yaşadıklarımızı, bu tarihsel bu
bilimsel perspektif içinde incelersek, sanırız olanlara
doğru tanı, doğru teşhis koyabiliriz.
Geçmişte ve günümüzde yaşanan,bu talihsiz
olaylar,ülkemiz siyasîleri ile,bilim
arasındaki,uyumsuzluk ve kopukluğu açıkça
sergiliyor.Oysa ki:Batı da ve özellikle Amerika Birleşik
Devletlerinde,Devlet politikasını,siyasiler
değil,Üniversiteler de yapılan,bilimsel çalışma ve
araştırmalar belirler.Bizim sığ görüşlü
politikacılarımız,zan ederler ki:Amerika'nın, iç,dış va
askerî politikaları,Beyaz Saray da,State Departement,veya
Pentagon da, tayin edilir.Hiç bilmezler ki:en kiritik
politikaların temelleri bile,üniversitelerdeki
araştırmalarda atılır.Söz konusu
politikalar,alternatifleri ile beraber,hazırlanıp,Beyaz
Saray'ın,State Departementin,Pettagonun önüne
konur.Oralarda,siyasîler,seçilmişler ve atanmışlar,en
uygunlarını alıp uygularlar.
Üniversitelerde,sosyoloji kürsüleri
yanında,bağımsız bilim dalı olarak,geleceğin sosyolojisi
dersleri de okutulur.Geleceğin Sosyolojisi bilim dalı ve
kürsüleri duayenleri,profesör ALVİN TOFFLER ile zarif
eşi,profesör HEİDİ TOFFLER,1970 yılında yayınladıkları,Future
shock=First wave=Birinci dalga,ile 1980 de
yayınladıkları,The third wave=yeni şoklar,üçüncü
dalga,1983 te yayınladıkları Previews and Premises,1990
ylında yayınladıkları Powershift kitaplarında,dün
olanlara,bugün olanlara ve gelişen teknolojilere
bakarak,geleceğin sosyolojilerini yazdılar.Dün diye
adlandırdığımız,geçmişte yazdıklarının hemen hepsi bugün
gerçekleşmiş durumdadır.
1993 yılında ortaklaşa yayınladıkları,özgün adı,War
and Anti-war Survival at tha dawn of the twenty-first
century=Yirmibirinci Yüzyılın şafağında savaş ve savaş
karşıtı mücadele adlı kitaplarında,Profesör Heidi
Toffler,Kalifornia Hapishanesinde,binlerce mahkûm
üzerinde yaptığı uzun ve sabırlı araştırmaları
anlatıyor.Bu yorucu çalışmalarda,Heidi Toffler,her
mahkûmla saatler ve günlerce konuşmuştur. Bulduğu ve
yayınladığı sonuçlar,dünya için,insanlık için,uygarlık
için çok tehlikeli,çok korkutucu,çok ürkütücüdür.
Heidi Toffler buldu ki:Kaliforniya
hapishanesinde,internetten sağlıyacakları bilgiler ile
ve süpermarketlerden alacakları,materyal ve maddelerle
Atom bombası yapabilecek en az 2000 mahkûm vardır.
Bunların ve teröristlerin,zenginleştirilmiş uranyumu da
mafyadan temin ederek sağlıyacakları tahrip gücünü varın
siz tahmin edin.
Gelecek sosyoloji profesörlerinin bu tespit ve
bulguları ışığında,gene Üniversitelerde,Amerikan
politikaları saptanıp,sunulmaktadır.
Bu bilimsel yöntem va araştırmalar,dünyada ve
ülkemizde,bütün büyük şirketlerce de benimsenip
uygulanmaktadır.Şirketler bünyelerinde,dünyanın en iyi
bilim adamlarını bir araya getirip,beyin fırtınası
yaratarak gelecekte uygulayacakları strateji ve
yöntemleri belirlerler. Bu bilim dalına eskiden
yön-eylem adı verilirdi.Şirketler bünyelerinde bu amaca
yönelik departement lar da kurmuşlardır.Bunlar belirli
zaman aralıkları ile arama-tarama konferansları
düzenlerler.Sabancı Holding,Koç Holding gibi daha birçok
firmada böyle arama-tarama konferansı düzenleyen
departement lar vardır.Bu departementların
kapılarına,bir zamanlar, geleceğin araştırılması bürosu
diye yazılırdı.Birçok insan,bunu falcılık la
karıştırdığından sonraları bundan vazgeçildi.Haalâ bu
burolar için uygun bir isim bulunmuş değildir.Bizim
naçiz kanaatimize göre ( Gelecek planlama bürosu ) en
uygun ad olacaktır.
Gelelim bu yöntemlerle geliştirilen Amerikan
politikalarına.
Bu gün Amerika'nın,karşı olduğu,teröristler ile iş
birliği yapan,teröristlere destek,yardım ve ev sahipliği
yapan,İngilizce Rog State,Fransızca Fripon etate=coqunnue
etate,türkçe ise,güvenilmez devlet=haydut devlet
denilen,10 devlet,siyasi mahfillerde
değil,üniversitelerdeki çalışmalarda tespit
edilmiştir.15-20 yıldır,da,bu devletlere karşı
Amerika'nın devlet politikası,sistematik bir
şekilde,değişmeden uygulanmaktadır.Bu, Cumhuriyetçiler
zamanında da,böyle idi.Demokratların iktidarında da
böyle oldu.Şimdi,Neo-con'lar zamanında da böyledir.Yarın
iktitar değişse de, gene ayni
olacaktır.
Bu devletlerin başında,Afganistan daki Taliban
rejimi,Irak taki Saddam rejimi,İran daki Mollalar
rejimi,Suriye deki Esad rejimi,Libya daki Kaddafi
rejimi,Sudan,Yemen gelmektedir.Afganistan ve Irakta
olanlar belli,şimdi sıra İran daki mollalar rejimine
geldi.
Van üçüncü ağır ceza mahkemesi,22 Haziran,2006
günü,HSYK(hakimler
ve savcılar yüksek kurulunca)meslekten ihraç cezası verilen
Van cumhuriyet
savcısı Ferhat Sarıkayanın hazırladığı dosya ile,ast subaylar Ali kaya ve özcan İldeniz
aleyhine açılmış olan davayı karara
bağlayıp,açıklamıştır.Karara göre,her iki sanık 39
yıl,10 ay,27 şer gün,ağır hapse mahkûm
edilmişlerdir.Kararı
çeşitli çevreler değişik şekilde değerlendirdiler.Van
başsavcılığı kararı temyiz etmiyeceğini söylemiş.İktidar,
surpriz değil,yargı görevini yaptı,demekle iktifa
etmiştir.
Avrupa Birliği komisyonu Türkiye
temsilcisi Hansjörg
Kretschmer,hızlı çok olumlu bir karar derken,(yargının
etkili,hızlı işleyişi ve askerlerin sivillerin
kontrolünde olduğunu göstermesi bakımından çok olumlu.Bu
aşama için çok ağır bir karar,umarım caydırıcı olur.)
Demiştir.
Bu açıklamadan iki gün sonra da,Avrupa komisyonunun
genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn,davanın hızla
sonuçlandırılmasını cesaret verici olarak
nitelendirirken,Şemdinli davasının,Avrupa
Birliğinin son baharda yayınlanacak ilerleme
raporunda
yer alacağını ve Avrupa Birliğinin Şemdinli davası ile
ilgili iki beklentisi var demiştir.Bunlardan
birincisi,Şemdinlideki
olayda üst düzey askeri yetkililerin rolünün bulunup
bulunmadığının ortaya çıkarılması,ikincisi
ise ceza alan iki ast subayın kimden talimat aldığının
net bir şekilde açığa çıkarılması.
22,Haziran,2006 günü,Şemdinli davasını
sonuçlandırıp,kararı açıklayan Van üçüncü ağır ceza
mahkemesi,nihayet,18 Temmuz,2006 günü de,gerekçeli
kararı yayınlamıştır.Van üçüncü ağır ceza
mahkemesi,gerekçeli kararında,Susurluk skandalı ve bu
skandal ile ilgili yargıtayın verdiği kararı emsal
adığını açıklamış,ve özetle şöyle demiştir.Mahkemenin
vicdai kanaati odur ki:39
yıl,5
er ay,10 gün, hapse mahkûm edilen,ast subaylar,Ali Kaya
ve Özcan
İldeniz,örgütü
kuranlar değildirler.Astsubaylar,üstlerinin,himayesi,koruması, katılımı,iştiraki
olmadan,bu eylemleri yapamazlar.Devlete
düşen görev de,eğer varsa bu üst düzey ilişkileri bulup
açıklamaktan ibarettir.
Şemdinli olaylarının karar ve yankıları bu minval
üzere devam edip giderken,28 Haziran,2006 günü iki yargı karararı daha açıklandı.
1-Şemdinli iddianamesini hazırlayan Van savcısı Ferhat
Sarıkaya,bu
iddianameden dolayı kendisine
devlet görevinden ve meslekten ihraç eden
Hakimler ve Savcılar
Yüksek kuruluna (YHSYK),kararın
yeniden gözden geçirilmesi için müracaat etmişti.İşte
savcı Ferhat Sarıkayanın bu müracaatı Hakimler veSavcılar Yüksek Kurulunca
(HSYK) reddedilmiştir.
2-Susurluk kazası diye tarihe geçen olayda sağ kurtulan tek kişi olan
Bucak aşireti reisi Sedat Bucak,olay esnasında
Milletvekili olduğundan aleyhine kovuşturma
yapılamamıştı.Bir sonraki seçimde Milletvekili
olamayınca,Sedat Bucak hakkında Susurluk sanığı olarak
dava açılmıştı.Yıllar süren yargılama esnasında nihayet
bugün,Istanbul ikinci ağır ceza mahkemesi,Sedat
Bucağın avukatlarının isteği doğrultusunda,Ankara
da bulunan eski
Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel,bu
gün Doğru yol Partisi olan Mehmet Ağar,dönemin
Genel Kurmay Başkanı Doğan Güreş,emekli korgeneral Hasan
Kundakçı,Eşref Hatipoğlu,Seral Saral ile,Sedat Bucağın amcasının oğlu Fatih Bucağın talimatla ifadeslerinin alınmasına;Istanbul da bulunan dönemin
başbakanı Tansu Çiller,emekli
albay
Eşref Hatipoğluna da davetiye göndererek,duruşmalarda dinlemeğe karar
verdi.Yetkili savcı Erhan Erkan,sanık avukatlarına
demiştirki:Tanıkları mahkemede hazır bulundurun.Çünkü onlara bazı sorular
sormak isterim.Bekliyelim,bakalım,yetkili savcı Erhan
Erkanın isteği yerine getirilip,anlı,şanlı,ünlü tanıklar mahkemeye
celbedilebilecek,ve yetkili savcı da onlara tasarladığı
soruları sorabilecek mi?
Bu iki olaydan yaklaşık 5 gün sonra,2006 yılı
temmuz ayı başlarında,mahkemeler
de,
meşhur 301 veya 302 maddeler ile
yeni bir dava daha açılmak isteniyor.Elif Şafak hanımefendinin
son kitabı ( baba ve piç ) yargılanacak.Galiba gene
Türklüğü küçük düşürmekten.Elif Şafak,Amerikada ve
Ülkemizde,profösör olup
üniversitelerde ders veren,Birbiri ardından
ilginç ve güzel kitaplar yazan,çok genç,başarılı bir
yazar.Elif
Şafak hanımefendinin,öğretimdeki ve yazarlıktaki
başarısını vesile sayıp,
(Neden.babasız büyüyen çocuklar başarılı oluyorlar?) diye bir başlık atıp,bu
önemli konuyu incelemek
lâzım.Örneklere
dalarsak,Hiristiyan inancına saygı duyarak,bilimsel
açıdan incelersek,Hazreti İsa'ın babası bile belli değil.Hazreti Muhammed'in
babası,Hazreti Muhammed ana karnında iken,daha doğmadan
ölmüş.Mustafa Kemâl
ve Mustafa Kemâl Atatürkün
babası,Mustafa daha çocuk yaşta iken ölmüş,Nazım Hikmet
babasız büyümüş.Bill Clintona gelince,anası babasından ayrılmış,o da babasız büyümüş.Oldukça
başarılı ve tutarlı bir çizgi izliyen
Selâhaddin
Babüroğlu arkadaşımın babası,kendisi
daha bebek
iken ölmüş.Elif Şafak ta babasız büyümüş.Babasını hiç
bilmiyoruz.Çünkü:Babasından hiç bahis yok.Hep anasını
anlatır.
TARİH
ve HUKUK
2006 yılı,ağustos ayının sonlarına
yaklaşıldığında,ülkemizde ve dünyada ünlü Sümeroloğ,Profesör.Muazzez
İlmiye Çığ aleyhine de,Şişli Cumhuriyet Savcılığınca
ilginç bir dava açıldığını görüyoruz.20 Haziran,1914 te
Bursa'da doğan Muazzez
İlmiye çığ,Bugün 93
yaşındadır.Babasının yardım ve teşviki ile Fransızca
dilini ve keman çalmayı öğrenen Muazzez
İlmiye
Çığ,ülkemizde,kadın haklarının tanınıp,kadınlara seçme
ve seçilme hakkı verilmeden,bir yıl önce,29 Ekim,1933
günü,Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde,caddelerde dolaşa
dolaşa,kızlarımıza,kadınlarımıza onuncu yıl marşını
öğretmiş,ve ülkemizde ilk kadın hareketini başlatan,genç
Cumhuriyet kızı unvanını da kazanmıştır.Tarih bilimini
kendisine meslek seçerek,profesör olmuş ve
hayatını,Sümer tarihini aydınlatmaya
ve
Sümer çivi tabletlerini okumağa adamıştır.
Sümerler,Dicle ve Fırat nehirleri
arasında,Mezopotamya'da,Milâttan 5000 yıl,günümüzden ise
7006 yıl önce,dünyanın en eski uygarlığını
kurmuştur.Sümer uygarlığı,Mezopotamya da,UR,URUK,KİŞ,LAGAŞ
ve NİPPUR adındaki 6 şehir devletinden oluşur.Bu, en
eski 6 şehir devletinin de,çivi tabletlerinde
yazılı kuralları vardır.Çivi tabletlerinde yazılı bu
kurallar,tarihte oluşmuş şehir ve devletlerin ilk yazılı
kurallarıdır.Dünyanın ilk kavimi olan Sümerler de,çok
Tanrılı olup,Tanrılara,Tanrıçalara sahiptirler.Tanrıları
ve Tanrıçaları için,muhteşem mabetler,tapınaklar
yapmışlardır.Sümer,mabet,tapınaklarına ZİGURRAT
denilirdi.Zigurrat mabet,tapınakları yedi kattan
oluşurdu.Her katta da,ayrı ayrı işler,görevler
yapılırdı.Dünyadaki ilk yazıyı ve Astronomiyi bulan
Sümerler,ayni zamanda dünyanın ilk destanlarını da
yazdılar.Bunların başında,GILGAMIŞ destanı,YARADILIŞ
destanı,NUH TUFANI gelir.
Hayatını,Sümer tabletlerini okumağa ve Sümer tarihini
aydınlatmaya adamış Profesör Muazzez
İlmiye Çığ,3000 den
fazla Sümer çivi tabletini okumuş,bunları 8 kitap ve
makaleler halinde toparlayıp,dünyada ilk defa ÇİVİ
YAZILI BELGELER ARŞİVİNİ oluşturmuştur.Çivi yazılı
belgeler arşivini,dünya bilimine sunduğunda,Dünya
tarihçileri.başında,Prof.Dr.S.N.Kramer,kendisine ( Abide
Yarattınız ) Demiştir.
İzin verirseniz, değeri değerlendirmek isterim. Biz
toplum olarak değerlilere değil, değersizlere değer
veririz.
Ülkemizden ve içimizden çıktığı halde, çoğumuz,
ne Sümer Anayı, ne de, Hidrojen Babayı bilmeyiz.
Her nekadar, son zamanlarda dev adımlarla
gelişen gen bilimi
ile karbon yaşı çalışmaları
ve Antropo-arkeolojik kazılar, Havva
Ana ile Adem Babanın
insanoğlunun ANAYURDU kabûl edilen
Kenyanın Rift vadisinde dünyaya
geldiğini gösterse de, ben, Profesör Dr.Muazzez İlmiye
Çığ ile profesör Dr. Nejat Veziroğlunun 10 ar yıl ara
ile Anadolu topraklarında doğduklarına kalıbımı basarım.
Dr.Hasan HORTO
Profesör Muazzez
İlmiye Çığ'ın sunuşlarından
sonra,profesör Dr.S.N.Kramer, ( History begins at Sumer
) adlı kitabı yazmıştır.Muazzez İlmiye hanımefendi de
bunu,( Tarih Sümer de başlar ) adı altında,Türkçeye
tercüme etmiştir.Sümerler'den,7000 yıllık yıpranmağa
rağmen bügüne kadar sapasağlam, günümüze kalmayı
başarmış,bu çivi tabletlerine göre,Sümer'lerinde,birçok
Tanrıları,Tanrıçaları varmış.Zigurrat
mabet,tapınaklarının belirli
bölümlerinde,Tanrılar,Tanrıçalar adına,çok şeyler
yapılırmış.Muazzez İlmiye hanımefendinin okuduğu
tabletlere göre,mabetlerin bir bölümünde,şehrin genç
kadınları,genç kızları,Tanrılar,Tanrıçalar adına,aşk,sex
yaparlarmış.Şehir genç kadın ve genç kızları
için,mabetlerde,tapınaklarda aşk yapmak,sex yapmak
kutsal bir görev sayılırmış.Yine bu tabletlere
göre,Tapınaklarda.mabetlerde aşk,sex yapan
kadınlar,diğer kadınlardan ayrılsınlar diye,başlarını
bağlarlarmış,örterlermiş.
Bazı katolik,gözlemci yazarlar da,rahibelerin,çok sıkı
bağlanmış başörtüleri ile cübbelerini,çözerek,
çıkararak,süt gibi bembeyaz vücutları ile yatağa
girdiklerini ve,İsa adına,İsa sevinsin diye,çok aziz
rahiplerle,çok ateşli,çok şehvetli aşk yaptıklarını
yazarlar.
Konu,Aşk tanrıçasından açıldığına göre,bir nebze,aşkın
tarihsel gelişimine bakalım.
6 ıncı yüzyılda Mekkeli ozan İmrul Kays, diyor ki:
hayat sanattan, sanatta cinsellikten soyutlanamaz.
1000yıl sonra bu sözler Anadoluda yankılanır.
İncecikten bir kar yağar / Tozar Elif / Elif diye /
Karacaoğlan düğmeleri / Çözer Elif / Elif diye /.
1948 yılında, Bursa hapishanesinden Nazım Hikmette cevap
verir.
Tahir olmakta ayıp değil / Zühre olmakta / Kerem olup
dağ devirmekte /. Aşk yolunda ölmekte /.
2008 yılında, bir söz'de biz katmak isteriz.
Tanrı kadını sevilmek / Erkeği sevmek için yarattı /
Huriler olmasaydı / Cennet cazip olurmuydu acaba ? /
Ve huriler / Hep 33 yaşında kalırlar /.
İslâm din kardeşlerimiz,sokaklara
dökülüp nümayiş yapacaklarına,Avrupa insan Haklar
mahkemesinin ve batı ülkelerinin kabul ettiği,(
Fikir,düşünce ve anlatım özgürlüğü,toplumun yüzde doksan
dokuz,onda dokuz gibi büyük ve ezici çoğunluğunu
rahatsız edecek olsa bile,bir fikrin,bir
düşüncenin,hiçbir sınır tanımadan özgürce düşünme ve
söyleme özgürlüğüdür ) ilke ve hakkını kullansınlar )
Bu
şehvetli aşk ve sex sahnelerinin resimlerini
yapsınlar,karikatürlerini çizsinler. Amma siz
diyeceksiniz ki:İslâmda,resim yapmak ta
günahtır.Karikatür Çizmek te günahtır.Böyle bir günah
işlenmek istenmiyorsa,Osmanlı da,Istanbul da,İran da
olduğu gibi,minyatür sanatı da kullanılabilir.Yazı ile
anlatım veya söz sanatı da çok etkili olabilir.Minyatür
sanatı deyip te geçmeyelim.Orhan Pamuk,( Benim adım
kırmızı ) kitabını yazarken,tam dokuz yıl boyunca,Istanbul
da kütüphaneye kapanmış,minyatür sanatı ve,minyatür
sanatının İran da,Osmanlı da kullanımı ve etkisi
hakkında hemen bütün kitapları okumuş,ve dokuz yıllık
incelemeden sonra,( Benim Adım Kırmızı ) kitabını
yazabilmiştir.Çok ince bir göz nuru gerektiren,bu azimli
çalışmalarından dolayı ve çıkardığı sonuçlardan dolayı
da,kendisine NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ verilmiştir.Dünyanın
en iyi işleyen demokrasisine ve sosyal-demokrasi
sistemine sahip Norveç te,nobel komitesi,Orhan Pamuğa,Nobel
edebiyat ödülü veriliş gerekçesini,bakınız nasıl
açıklamaktadır.
( Kentin melonkolik ruhunun
izlerini sürerken,kültürlerin birbirleriyle çatışması ve
örülmesi,yani kaynaşması için,yeni simgeler bulduğu için
Orhan Pamuğa nobel edebiyat ödülü verilmesi uygun
görüldü. )
Ülkemizde,bazı kesimler,öyle
ya da böyle,şu veya bu sebeple,Orhan Pamuğa Nobel
edebiyat ödülünün,Ermeni konusunda söylediği yakışıksız
ve zamansız sözlerden dolayı verildiğini düşünmekte,buna
inanmak istemekte,ve bu düşünceyi sistematik bir
şekilde,devamlı yaymağa çalışmaktadırlar.
Şark kurnazlığı diye,çok
söylenen bir söz vardır.Kanımızca, bu düşünce,Norveç
Nobel komitesini de,batı uygarlığını da,şark kurnazlığı
gibi,kendimiz gibi, ucuz düşünür sanmak saplantı ve
vehminden kaynaklanmaktadır.
Tapınakların,mabetlerin,aşk,sex yapılan bölümlerinde
de,günlük hizmetler için,Osmanlı saraylarından
tanıdığımız harem ağalarının tarihteki ilk örneklerini
Sümer tapınak,mabetlerinde görüyoruz.Tabletlere göre,bu
göreve talip olan,istekli erkeklerin,en büyük
avantajı,mabet tapınaklarda,aşk tanrıçası ile bir defaya
mahsus olarak, aşk ve sex yapmakmış.Aşk Tanrıçası ile
yaptıkları aşk ve sex karşılığı olarakta,bu erkekler
iğdiş edilir,yani testisleri=hüsyeleri çıkartılırmış.Bu
görev tamamen gönüllü bir işlev olup,erkeklerin rıza ve
istekleri ile olurmuş.Hüsyeleri alınan erkeklerin
vücudu,kalçalarından genişleyip bir acayip
büyürmüş.Harem ağalarının ömürleri,tıpkı Osmanlı
saraylarında olduğu gibi,saraylarda değil ama, mabet
tapınaklarda geçermiş.Osmanlı harem ağaları ile,Sümer
harem ağalarının tek farkı,Sümer harem ağalarının aşk
Tanrıçası ile aşk yapma,sex yapma avantajı imiş.Osmanlı
harem ağalarının,böyle güzel bir şansı,böyle güzel bir
lüksü yoktu sanırız.Çoğu Afrika kökenli Osmanlı harem
ağalarının saraylara nasıl geldiği hakkında pek fazla
bilgimiz olmasa da,muhtemelen çocuk yaşlarında saraylara
alınan bu siyah renkli insanlar hakkında,Ayvalık ta Arap
Mustafa diye
tanınan,hemşehrim,arkadaşım,kardeşim,Mustafa
Olpak,annesinin ve iki teyzesinin hazin hikâyesini
anlatan,( Kölelikten Özgürlüğe,Arap Kadın Kemale ).Adlı
kitabında çok güzel bir anlatımla yazmıştır.Merak
edenlere bu güzel kitabı öneririm.
Sümerler de,Tanrılar ve Tanrıçalar adına,mabet
tapınaklarının bu aşk,sex muhabbet görenek ve
gelenekleri,Mezopotamya'nın diğer kavimlerine ve Sumer
uygarlığından sonra Mezopotamya da kurulan AKAT ve
BABİL uygarlıklarına ve onlardan sonra gelen uygarlıklara
da geçmiştir.Aşk ve sex muhabbetinin doğal sonucu olan
hamilelikler ve doğan çocuklar,harem ağalarınca ve
doğuran kadınlarca birlikte hak edilirmiş.Çocuklarına
kıyamıyan merhametli kadınların,annelerin bazıları
da,doğan çocuklarını gizler,gizlice büyütürlermiş.İşte
böylece de,Mezopotamya da ve bölgede,babasız büyüyen
akıllı ,becerikli çocuklar türermiş.
Günümüze kadar,sapasağlam ulaşan,Sümer tabletlerini
okuyup çözen,Profesör Muazzez
İlmiye Çığ
hanımefendi,hazırladığı,Sümer yazılı belgeler arşivini,8
kitap ve makaleler halinde,Avrupa ve Amerika bilim
çevrelerinde yayınladı.Dünyada büyük bir hayranlık ve
saygınlık kazandı.
Profesör Muazzez
İlmiye Çığ hanımefendinin Sümer
tabletlerinden öğrendiği bir başka tarihsel
gerçekte,Sümer uygarlığından sonra Mezopotamya da
kurulan Akat ve Babil uygarlıkları ile,Semavî kutsal
kitaplarımız olan,Zebur,Tevrat,İncil ve kur'anı Kerimin
de,Sümer izleri taşıdığı gerçeğidir.
Dünyanın en büyük
feylezoflarından Bernard Russell diyor ki:Tarihin her
döneminde ve dünyanın her yerinde,içinde yaşadığı düzeni
biraz anlayıp,32 yaşını idrak etmiş bir insan haalâ
devrimci olamamışsa,pısırık biri demektir.Tarihten
günümüze,dünyada,en genç ve en büyük devrimci Hazreti
Muhammed tir.Çünkü:dedesi,daha çocuk
yaşında,ona,Haceti-Ecvet taşındaki putları
gösterince,Mekke de düzeni kuran putların batıl olduğunu
anlamış,ve onları yerle bir etmiştir
Profesör.Muazzez
İlmiye Çığ hanımefendi,yirmibirinci
yüzyılın başlarında da ülkemizde,( Bereket kültürü ve
mabet fahişeliği ),ile ( Vatandaşlık Tepkilerim ) adlı
kitaplarını yayınladı.Sen misin
yayınlayan?.Akabinde,Şişli Cumhuriyet Savcılığınca dava
açıldı.Dava açıldığı haberleri iki gün gazetelerde
yazıldı.Haberlerden sonra,Medyadan da,sivil toplum
örgütlerinden de,Üniversitelerden de, ses çıkmıyor.Van
Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörü,Yücel Aşkın'ın da,Orhan
Pamuğun da,Hrant
Dink'in,Hasan Cemâl ve
Burhan Belge'nin
de davalarından sonra,ortalığa toz duman
savuran,Medyanın köşe yazarları,Sivil Toplum
örgütleri,üniversiteler,Istanbul Barosunun Çağdaş
Avukatlar bölümü,hanım üyeleri, ve kendisi de saygıdeğer
bir hanımefendi olan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği
genel başkanı sayın profesör Türkân Saylân hanımefendi
nerelerdeler şimdi?.Çağdaş yaşam için,çocuklara para
toplayıp yardım eden dernek,1933 yılında,Cumhuriyetin
onuncu yıldönümünde,ülkemizde ilk defa çağdaş yaşamı ve
kadın haklarını başlatan,Profesör Muazzez İlmiye hanım
93 yaşına geldi,yaşlandı, diye, yoksa onu çağdaşlıktan
mı sildiler?
Tarih ve geçmiş,katıdır.Donmuştur.Gelecek ise,VİSCOSE,
yani akışkandır.İnsan,geçmişini,tarihini değiştiremez,
ama,geleceğine çabası,gayreti ile yön
verebilir.Geleceğini değiştirebilir.
Profesör Muazzez İlmiye hanımefendi için,ülkemizdeki bu
sıkıcı suskunluğu,eski ,ama,haalâ çakar,iyi de nışan
alır,eski tüfek Orhan Birgit arkadaşımız bozdu.Eski
tüfek Orhan Birgit'in yazdığına göre,Profesör Muazzez
İlmiye çığ hanımefendi,Ceza kanunumuzun 216 maddesine
göre ( Halkın bir kesimini küçük
düşürmek,ırk,din,mezhep,cinsiyet,coğrafya ve bölge
farklılığına bağlı olarak alenen aşağılamak suçlarından
) suçlanıyor ve hapsi isteniyormuş.Sessizliği bozan
Orhan Birgit'e teşekkür etmemek mümkün değil.İnsanın,(
Ne varsa eski tüfeklerde var ). Demesi geliyor içinden.
Eğer,Sümer tabletleri böyle yazıyor,eğer Sümer
tabletleri böyle söylüyorsa,Muazzez İlmiye hanımefendi
ne yapabilirdi ki?Emirle tarih yazılır mı hiç?.
Hep birlikte bekliyeceğiz.Hep birlikte göreceğiz
ki:Avrupa Birliği yolunda yürüyen ülkemizde Adliye ne
kararlar verecek.
Aslını ararsanız,eğer politikacılarımız ve yüksek
yargıçlarımız,geçen ve değişen zaman içinde,tıpkı
canlılar ve canlı türleri gibi,dinlerin de,tanrıların da
evrilip devrildiğini bilseler,öğrenselerdi,ne böyle
kanunlar yapılır,nede böyle davalar açılırdı.Sormak
gerekir:Eski Sümer Tanrıları,eski
hitit,eski Mısır
tanrıları,şimşekler çaktırıp,y |