f

 

  AKSAK ADALET BİLİM ve TABABETZALIM SİYASET
   

Dr.Hasan Horto Biyografi

 
 
 

HINZIR HIRSIZ

          2005 yılında,yazar Orhan Pamuk ve Van Yüzüncü yıl Üniversitesi rektörü,profesör Yücel Aşkın davası dolayısı ile, bir hercümerc,bir kargaşa,bir karmaşa oluştu ülkemizde.Herkes ayrı telden çalıyor.Ortalık toz duman.

        Ana muhalefetimiz,Sosyal Demokratlarımız,fikir özgürlüğünden mi?Yoksa vatan millet,Sakarya'dan mı? Veya başka birşeyden yana mı? Olduklarını,bir türlü,açıkça söylemiyorlar.

        Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Sanayi ve İşadamları Derneği(TUSİAD) ve Cumhuriyet Halk Partisi için,yargıya müdahele ediyorlar,yargıyı etkiliyorlar, diye,Anayasa ,ve ceza kanunumuzun 301 inci maddesine göre suç duyurusunda bulunuyor.Her halde önümüzdeki günlerde,yağmurdan sonra,yerden,mantarların bitmesi gibi,birbiri arkasından zincirleme yeni davaların açılacağını göreceğiz        

         Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor.Kimin eli,kimin cebinde, belli değil.

         İşte bu kargaşa,bu karmaşa içinde,bizim eve de hırsız girdi.Öp babanın elini.         

         Balkon kapılarımızın kilitlerini açtı.Demirleri eğdi.Altından da geçerek evimize girdi.Çekmecelerimizi açtı,karıştırdı.Dolaplarımızı açtı,karıştırdı.Neticede hiçbir şeyimizi almadan evimizden gitti.Demek ki: evimizde bulunan hiçbir şeyimizi beğenmedi.Almağa götürmeğe değer bulmadı.Oysa ki:evimizin her tarafında gümüş biblolarımız,gümüş tabaklarımız,güzel eşyalarımız vardı.Hiçbirine itibar etmedi.

      Türk geleneklerinde,eve gelene kahve pişirilir.Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır,derler.Bu hınzır hırsız bir kahvemizi bile içmeden gitti.Evimizdeki hiçbir şeyi beğenmemekle,bizi küçük düşürdü,aşağıladı,bize hakaret etti.

       Kendisini tanıyanlar,adını soyadını,adresini bilenler,İnsanlık adına,Ümmedi Muhammed'in aşkına bize bildirsinler.Biz onu savcıya şikâyet edelim de,görsün gününü.Nasıl bizi küçük düşürür,nasıl bize hakaret eder?

       Orhan Pamuk,İsviçre'de,bir gazeteye söyledikleri ile Türklü'ğü küçük düşürür,Türklü'ğü aşağılar,Türklü'ğe hakaret eder de,hınzır hırsız,evimize girip,hiçbir şeyimizi beğenmemekle,alıp götürmemekle,bizi küçük düşürmez,aşağılamaz,bize hakaret etmez mi? Biz,Türk değilmiyiz yani?.İyi bilinsin ki:bizim soyumuz,sopumuz uludur.Taa Altaylar'dan Orta Asya'dan, 1071 de Malazgirt zaferi ile beraber Anadolu topraklarına geldik,ve o tarihten beri de, bu topraklarda varız.

      Bizi küçük düşürmenin,bizi aşağılamanın,bize hakaret etmenin de,kanunda bir maddesi olmalı.Bu 301 inci maddemi olur?302 inci maddemi olur,onu artık savcı bey bilir.

      Sonradan da,oturup, sakîn kafa ile düşündüm.Bir eve izinsiz giren bir insana acaba hırsız denebilir mi? Genelevde çalışan bir hanıma fahişe denemediğine göre.Üstelikte,evimize iznimiz olmadan girmiş ama,evden hiçbir şey almadan gitmiş.Hırsız bizim davamıza mukabil,kendisine hırsız dediğimiz için,şahsına hakaret ettik diye,bize mukabil dava açar mı acaba? Birde hırsız yetmedi.Hınzır hırsız dedik.Hırsız mı? hınzır mı?bir insanı daha fazla küçültür,daha fazla küçük düşürür?Hınzır hırsız diye ikisi birden kullanılınca suç, büsbütün ağırlaşmasın bre dostlar.

      Onun için,biz,bu davadan vazgeçtik.Karakola da bildirmedik.Hırsız,bizi bana hınzır hırsız dediler,beni aşağıladılar,küçük düşürdüler diye dava etmesin.Bizde onu dava etmiyeceğiz şart olsun.

       2005 yılının son haftasında,301 ve 305 inci maddeden birbiri arkasına,zincirleme açılan davaların mantar gibi artması üzerine,Profesör Ahmet insel,açık radyodaki söyleşisinde,( Yargının civataları gevşedi; Yargı rayından çıktı ) .Dedi.Bizde bu söz,doğru değil,diyoruz.Ülkemizde yargının civataları hiç sıkmadı;Yargı rayına hiç oturmadı ki:!!.

       Biz,bunları,ADALET TABABET SİYASETTEKİ REZALET adlı kitabımızın,ANAMIZI AĞLATAN ADALETİMİZ bölümünde 5 sene evvel yazdık.

       2006 yılına girdiğimizde, de, olaylar durmadı.Hatta tırmandı. Daha tehlikeli boyutlara ulaştı.Hep hatırlıyacağımız gibi,2005 yılı, 8 Kasım günü,Şemdinli'de,bir kitabevinde,bir patlama oldu.Patlamaya da, ordumuzda görevli iki astsubayın adı karıştı.İş adliyeye intikal etti.Ceza usul yasaları gereği,Türkiye Cumhuriyetini korumak adına,tetkik ve tahkikat görevi,Van Cumhuriyet Başsavcısı Ferhat Sarıkaya'ya verildi.Ferhat Sarıkaya'da,Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına,tahkikat başlatıp,Van ağır ceza mahkemesinde dava açtı.Tam bu sırada da,Kara Kuvvetleri Kumandanımız orgeneral sayın Yaşar Büyükkanıt ta,kitabevindeki patlamaya adı karışan bir astsubay için,( Kendisini tanırım,eskiden birlikte çalıştık,iyi ve güvenilir çocuktur.Ama suç işlemişse cezasını çeker).Diye beyanda bulundu.Orgeneral sayın Yaşar Büyükkanıt'ın bu sözleri de,Başbakan sayın Recep Tayyip Erdoğan,ana muhalefet partisi başkanı sayın Deniz Baykal ve TÜSİAD istişare konseyi başkanı sayın Mustafa Koç arasında,yargıya müdahele oluyor diye,birbirlerini suçladığı,birbirleri aleyhine suç duyurusunda bulundukları,sapla samanın belli olmadığı,toz duman içindeki karışık siyaset ve adalet ortamına rastladı.Bu karışık ortamda,kara kuvvetleri kumandanımız,orgeneral sayın Yaşar Büyükkanıt'ın,belkide halisane ve içtenlikle söylenmiş bu sözleri,bazı köşe yazarlarınca ve bazı kesimlerce,açılan bir davaya müdahele olarak algılandı,yazıldı ve yorumlandı.Ve,kanundaki ilgili maddelerin,Orgeneral sayın Yaşar Büyükkanıt'a da uygulanması istendi.Çünkü, o dönemlerde de,yine ayni ilgili maddelerce,Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörü,profesör Yücel Aşkın ve Ermeni sorunu için açılan davalarda yazı yazdılar,fikir beyan ettiler,yargıya müdahele ettiler diye,Hasan Cemal,Murat Belge ve, daha başka, birçok yazar hakkında açılmış ve haalâ devam etmekte olan davalar vardı.

       Şemdinli olayları başladığında ve Şemdinlideki kitabevinde bomba patlatıldığında,Şemdinli olaylarını ve kitabevinde bomba patlatılmasını araştırmak üzere 8 Kasım,2005 tarihinde,Türkiye Büyük Millet Meclisinde,Şemdinli arştırma ve tahkikat komisyonu kurulmuştu.Komisyon iktidar ve muhalefet partilerine mensup sayın Milletvekillerinden oluşuyordu.

      Tahkikat ve araştırma komisyonu üyesi sayın Milletvekilleri,gerek ayrı ayrı,gerekse de toplu halde Şemdinliy'e gidip arraştırma,soruşturma yaptılar.İnsanlarla konuştular.olaylarda bilgisi olanları komisyona davet etttiler.Komisyon kendi arasında 18 toplantı yaptı.35 kişiyi dinledi.Hepsi hakkında zabıt tuttu.

      Dinlenen kişiler arasında,Diyarbakır'lı iş adamı Mehmet Ali Altındağ'ın, komisyonda zapta geçen ifadeleri,çok çarpıcı ve suçlayıcı iddialar da içeriyordu.Örneğin kitabevinin bombalanmasında adı geçen astsubay Ali Kaya ve arkadaşlarının Diyarbakır'da çete kurdukları ve kanunsuz işlere giriştikleri ve bu kişilerin faaliyetlerinden,o dönemde, bağlı oldukları,Diyarbakır yedinci kolordu kumandanı sayın Yaşar Büyükkanıt'ın da haberdar olduğu iddia ediliyordu.Ve hatta,hatta,daha da ileri gidiyor, o dönemin Diyarbakır emniyet müdürü Gaffar Okan'ın bile,bu kişilerce öldürüldüğü ima edilip zapta geçiriliyordu.

     Türkiye Büyük Millet Meclisi Şemdinli araştırma komisyonu araştırmalarını sürdürürken,kendisine Türkiye Cumhuriyetini ve Devletini korumak adına,araştırma,soruşturma ve kavuşturma görevi verilen Van Cumhuriyet başsavcısı Ferhat Sarıkaya da,olayları inceliyor iddianamesini hazırlıyordu.Çok muhtemeldir ki:Yukarıda adı geçen,Diyarbakırlı iş adamı Mehmet Ali Altındağ'ı o da, dinlemişti.İddianamesine son şeklini vermeden önce,TBMM araştırma komisyonuna yazı yazarak,Mehmet Ali Altındağ'ın zabıt tutanaklarını istedi.

TBMM araştırma komisyonu başkanı sayın Musa Sıvacıoğlu da zabıtları kendisine gönderdi.Ferhat Sarıkaya,hazırladığı 102 sayfalık iddianamede,Mehmet Ali Altındağ'ın,Meclis araştırma komisyonundaki zabıt tutanaklarına da yer verdi.Başsavcı Ferhat Sarıkaya'nın yazdığı 102 sayfalık iddianamenin tümünü okuyan yazarların yazdığına göre,iddianamede,Mehmet Ali Altındağ'ın,Van Cumhuriyet başsavcısına verdiği 2 sayfalık,Şemdinli araştırma komisyonuna verdiği 18,ve toplam 20 sayfalık ifade bulunuyormuş.

     Başsavcının iddianamesi yayınlanınca,ortalık birdenbire alabora oldu.Fırtınalı rüzgârlar esti.Herkes,birbirini suçlamağa başladı.Muhalefetle iktidar adeta kavgaya tutuştu.Ana muhalet partisi başkanımız,sayın Deniz Baykal,(olanlar,askerlere karşı sivillerin darbesidir.)Dedi.

     Dünyanın her yerinde,darbeler hep askerlerce sivillere karşı yapılır.Veya askerler askerlere karşı darbe yaparlar.Bunların dünyanın her yerinde örnekleri çoktur.Ama sivillerin askerlere karşı darbe yaptığı,dünyanın hiçbir yerinde,tarihin hiçbir döneminde görülmemiştir..Herhalde sayın Deniz Baykal,ıkınarak sıkınarak çıkardığı bu vecize ile Quinesss rekorlar kitabına girmeyi başaracaktır.Ve dünya siyaset bilim profesörleri, bunu kitaplarına alıp dünya üniversitelerinde,öğrenicilerine öğreteceklerdır!!

     16 Mart,2006 günü,genel kurmay başkanımız,orgeneral sayın Hilmi Özkök,Istanbul Harp akademilerinde,akademi öğrenicilerine ve dinleyenlere şöyle sesleniyordu.

1-Hiçbir fikre karşı ön yargılı olmayın.Fikir,size ne kadar aykırı gelirse gelsin,vatan hiyaneti gibi bir suçlama ile,asla yaklaşmayın.Onlardan sentez çıkarmağa bakın.Bazen o aykırı fikirlere bakarak,yanlış yaptığınızı,ve ya, tam doğru yolda olduğunuzu anlarsınız.Bir deli,bir kuyuya bir taş atar;40 akıllı bir araya gelir,bu taşı çıkaramaz.Kuyuya atılan bir taş,40 akıllıyı bir araya getirdiğinden,bazen çözülmez gibi görülen sorunların çözülmesini sağlar.İşte bu yüzden belkide,her mahallenin,her köyün bir delisi vardır.Unutmayınız ki:Uygarlık karşı fikirlerin çarpışması ile doğmuş ve gelişmiştir.Ne demiş atalarımız? ( Müsademe-i efkârdan,barika-i hakikat doğar.)

Yani bugünün türkçesi ile söylersek,( Karşı fikirlerin çarpışmasından,gerçekler doğar.)

    Genel Kurmay Başkanımız,orgeneral sayın Hilmi özkök'ün,bu uyarıcı öğüt ve nasihatleri,bizim internet sitemizde yayınladığımız ( GELİŞEN ZEKÂ ) başlıklı yazımız ile tam bir uyum sergiliyor.

2-Özgürce tartışın,ezberden kaçının,geçmişi,arşivleri araştırın ama,asla geçmişin esiri olmayın.Gerekirse geçmişte yapılan hataları eleştirin.

3-Büyük önder Atatürk,ülkemize hedef olarak,aklın ve bilimin egemen olduğu batı uygarlığını ve üstünü göstermiştir.Ülkemiz,izole edilmez,dünyadan soyutlanamaz.Ülkemizin yeri batı uygarlığının yanıdır.

4-Daima iletişime,etkileşime,değişim  ve gelişime açık olun.Yaşadığımız gelişim çağı,bırakınız yılları,bir günü,bazen bir saati bile diğerinden farklı kılmaktadır.

     Zannederim ki: ileriki yıllarda,yabancı dil bilmeyenler,Türk silâhlı kuvvetlerinde yer bulamayacaklardır.

    Bilgisayarı silâh olarak kullanın.Orgeneral sayın Hilmi Özkök'ün bu yapıcı sözleri,2005 yılı bahar aylarında,Trabzon,Mersin,Sakarya olaylarında Ülkücülerin sokağa çekilme girişimlerine karşı, sayın Devlet Bahçeli'nin  söylediği şu güzel ve veciz sözlerle,bakınız,ne güzel uyuşuyor,ne güzel örtüşüyor.

    Şöyle sesleniyordu dünyaya sayın Bahçeli:

    Hiç kimse, ülkücüleri, sokağa dökmeğe kalkmasın.Ülkücü hareket bizim kontrolümüz altındadır.Ülkücüler,bundan sonra,ellerine silâh değil bilgisayar alacaklardır.Makine Kimyadan veya Avrupa'dan alınacak en pahalı tabancanın menzîli,en fazla bir kilometredir.Oysa ki:En ucuz bir lap tapın veya kullanılmış,ucuz ve eski bir bilgisayarın menzîli bile,yüz milyonlarca kilometreyi bulmaktadır.

    Gerek Genel Kurmay Başkanımız orgeneral sayın Hilmi özkök'ün,ve gerekse Devlet Bahçeli'nin,ayakta saatlerce alkışlanacak, ışık saçan,bu yapıcı ve aydınlatıcı sözleri,ne yazık ki:medyada hakettiği yankıyı bulmadı.

    Istanbul'daki Harp Akademilerindeki bu veciz sözlerinden sonra,Genel Kurmay Başkanımız,orgeneral sayın Hilmi Özkök,23 Mart,2006 tarihinde de,Ankara'da,iki gün sürecek uluslar arası terör simpozyumuna katıldı.Bir çok devletin terör uzmanlarının ve özellikle,Amerikan Genel Kurmay başkanı,orgeneral Peter Pace'in katıldığı bu çok önemli simpozyumda,Orgeneral sayın Hilmi Özkök'ün yaptığı açık,yapıcı,öğretici ve aydınlatıcı konuşma ise,bütün dünya devletlerine terör konusunda,çok şeyler öğretecek,adeta ders verecek,açık mesajlar içerdiği gibi,geçmişte yapılan hata ve yanlışlara da,tam bir isabetle parmak basacak ve yol gösterecek nitelikte idi.Şimdi,bu aydınlatıcı ve güzel sözleri,sayın orgeneralimizin kendi ağzından dinleyelim.

1-Teröre,her ülkenin kabûl edeceği ortak bir tanım bulunmadan terör yok edilemez.Hep birlikte hatırlayalım,NewYork'ta,2005 yılının eylülünde,Birleşmiş Milletler Cemiyetinin 60 ıncı kuruluş yıldönümü şenlik ve toplantılarında,teröre ortak bir tanım bulunamadı.Dağ fare doğurdu,toplantılar,ne yazık ki:terörü tanımlayamadan dağıldı.

2-Terör nankör bir evlâda benzer.Sonunda,bumerang etkisi ile, kendisini yaratanı ve besleyeni vurur.Bu fikre destek arayanlar,lütfen bizim internet sitemizdeki, ( Usame Bin Lâdin,Taliban,Amerika'nın kendi yarattığı düşman ) yazımızı,lütfen açıp okusunlar .Biz orada,soğuk savaş döneminde,Amerika'nın,sovyetler Birliğini Afganistan'dan çıkarabilmek için,Taliban'ı yarattığını, ve Usame bin Lâdin'i,Arabistan'dan çıkartarak,Taliban'ı desteklemek üzere,Afganistan'a yolladığını,ve ayrıca da,Sosyalizmi yıkmak için,Sovyetler Birliğine dahil olan,Türk Cumhuriyetler'indeki İslâm din gücünü kuvvetlendirerek,sosyalizmi al aşağı etmek amacı ile,Fethullah Gülen Hocamızı manen ve maddeten destekleyerek,Türkî Cumhuriyetler'inde Fethullah Gülen okullarını açtırdığını,her türlü desteği sağladığını açıkça

yazdık.

   Sovyetler Afaganistan'dan çıkarıldı.Dünyada komünizm yıkıldı ama,işte çok geçmeden,Taliban da,Usame bin lâdin'de,Amerika'nın başına belâ olmakta asla gecikmedi.Amerika Birleşik Devletleri, yirminci yüzyılda,sosyalizmi yıkmak için,destekleyip palazlandırdığı İslâm kökten dinciliği ile,Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz bu yillarda, nasıl başa çıkabileceğini kara kara düşünmektedir.İşte o köktendincilik,NewYork kulelerini de vurdu. Yerle bir etti.Washington'da Pentagon'u da vurdu.Istanbul'la,Madrit'le,Londra Metrosu ile de vurmağa devam ediyor.

3-Hiç bir kuruluş veya kesim,terörü bahane ederek kendine etkinlik,çıkar ve menfaat sağlamağa çalışmamalıdır.

4-Terörle savaşta,diğer ülke ve kültürleri göz ardı ederek sadece,kendi ülke ve kültürüne yönelik tehditlerle uğraşmak,doğru ve haklı bir savaş taktiği değildir.

5-Hiçbir ülke veya güç,terörle savaşta tek başına başarılı olamaz.Ancak,Birleşmiş Milletler Cemiyeti,NATO ve Avrupa Birliği ile ortaklaşa ve birlikte savaşırsak,belki o zaman,Albert Einstein'in de sorguladığı,İnsan oğlunun savaş alın yazısını birlikte değiştirebiliriz.

    Genel Kurmay Başkanımız,orgeneral sayın Hilmi Özkök'ün,uluslar arası terör konusunda dünyaya ışık saçan,bu öğretici,aydınlatıcı ve yapıcı sözleri de,üzülerek söyliyelim ki:Medyamızda,yeterince değerlendirilip,dünya markası haline dönüştürülemedi.Eğer böyle güçlü,yapıcı ve aydınlatıcı öneriler,Amerika Birleşik Devletleri,İngiltere veya Fransız Genel kurmay başkanları tarafından söylenseydi.Washington Post,NewYork Times,İndependent ve Le Monde gazeteleri ve televizyon kanalları tarafından, Nasıl bir Amerikan,İngiliz veya Fransız markası haline dönüştürülüp,dünyayaya sunulacağını hep birlikte görecektik.

    Orgeneral sayın Hilmi özkök'ün,gerek Istanbul Harp akademilerinde ve gerekse Ankara uluslararası terör sempozyumunda söylediği bu veciz,bu güzel ve aydınlatıcı sözler,şanlı ordumuzun gelişim,görüş ve vizyonundaki çok büyük bir ilerleme,çok büyük bir merhale ve dev bir AŞAMA ya işaret ediyor.

    Çok sevdiğimiz ordumuz hakkında gururumuzu yükselttiği,bizi sevindirdiği,bizi coşturduğu için,Genel Kurmay Başkanımız,orgeneral sayın Hilmi Özkök'e yürekten teşekkür ediyor,minnetlerimizi sunuyoruz.

    Bizler,sığ bilgilerimiz,kıt ve sınırlı olanak ve imkânlarımızla,Genel Kurmay Başkanımızın bu güzel görüşlerini,dünya markası yapmağa çalışmakla,haddimizi mi aşıyoruz?,günâha mı giriyoruz?,Suç mu işliyoruz acaba?,          

     Siyasetin ve adaletin birbirine karıştığı, bu toz duman bulutu içinde,İngilizlerin scape goat dedikleri günah keçisi aranmağa başlandı.Ve hemen de bulundu.Fatura Van başsavcısı Ferhat Sarıkaya'ya kesildi.

     Herhalde,Türkiye Cumhuriyet'indeki üstün siyasetin ve yüksek adaletin gücü,sadece,Kırşehir ili,Akpınar ilçesinin,Pekmezci köyünden,yoksul Sarıkaya ailesinin 6 çocuğundan,okuyabilmiş tek kişi olan,daha henüz,40 yaşına bile basmamış Ferhat'a yetti.

     Adalet bakanımız sayın Cemil Çiçek,( bu soruşturma bizim dışımızdadır.Yargı bağımsızdır.Yargıya müdahele edemeyiz diye ) bar bar bağırırken,hemen ertesi günü,tam bir U dönüşü yaparak,başsavcı hakkında,araştırma,soruşturma ve gerekirse de kavuşturma izni verdi.Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) da,Ferhat Sarıkaya hakkında,Adalet bakanımız sayın cemil Çiçek'in izni ile,araştırma,soruşturma,kovuşturma başlattı.Bu tartışmaların ardından,tabii ki:ülkede, yargıya müdahele ediliyor eleştirileri başladı.Hemen akabinde de Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulundan,yazılı ve imzalı açıklama geldi.Bunu araştırıp,soruşturmak,gerekirse kovuşturmak yargıya müdahele sayılmazmış!!

     Ülkemizde,genelde çok yaygın bir kanı ve iddia vardır.Yüce dinimiz İslâmda,takiye vardır.Ve dinciler veya,dinsel değerleri kullananlar,sık sık takiye yaparlar diye.Yukarıdaki paragrafta yer alan ifadeler,bir takiye kokusu vermiyor mu acaba?

     Neden,devletimizi,ülkemizi yöneten büyüklerimiz,siyasetçilerimiz,yargıçlarımız,yüksek yargıçlarımız,yazarlarımız,çizerlerimiz,düşünürlerimiz,1000 yıldan fazladır İslâm olan ülkemizde,takiyenin,siyasetimize,yargımıza,adaletimize ve tüm devlet kurumlarımız ile kültürümüze de sızdığını,sindiğini düşünmezler,veya düşünmek istemezler acaba?    

     83 yıllık mazisi bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisinde,kanunlar yapılmış,savcılara da, al bu kanunları,Türkiye Cumhhuriyetini ve Türkiye Devletini koru demişler.

      Van Cumhuriyet başsavcısı Ferhat Sarıkaya yerine,biz olalım,siz olun,kim olursa olsun,kendisine verilen ifadeleri,TBMM Şemdinli araştırma komisyonu zabıtlarına kadar geçen iddiaları es geçmek,görmemezlikten gelmek mümkün müdür acaba?

      Bir de,devam edip sonuçlanmamış davalar hakkında yazı yazdılar,fikir beyan ettiler,yargıya müdahele ettiler diye,adliyede,birçok insan hakkında açılıp,haalâ devam eden birçok davalar varken,astsubay Ali Kaya ve arkadaşları hakkında açılmış davalar sürerken,Kara Kuvvetleri Kumandanı Orgeneral sayın Yaşar Bütükkanıt'ın Ali Kaya hakkında söylenmiş iltifatkâr sözlerini duymamak mümkün müdür?

     Ey savcılar:Alın bu kanunları falana uygulayın,filâna uygulamayın demek,hangi demokrasilerde vardır acaba?

     Nihayet,hakimler ve savcılar yüksek kurulu,20-4-2006 günü,Van savcısı Ferhat Sarıkaya hakkında beklenen kararını açıkladı.Ferhat Sarıkaya altıya karşı bir muhalif,yani karşı oyla,yalnız görevden alınıp,görevden atılmıyor,ayni zamanda,ömür boyu meslekten men ve ihraç ediliyordu.

     Halkımız,yargıdan ve adaletten binlerce yıllık yakınmasında,her zaman olduğu gibi bir kere daha haklı çıkmıştı.ANANI BELLEYEN KADI KİMİ,KİME ŞİKÂYET EDECEKSİN..İşte şimdi,en yüksek kadılardan oluşan HSYK(Hakimler ve savcılar yüksek kurulu),Ferhat Sarıkaya'nın anasını bellemişti.Bu karar karşısında Ferhat Sarıkaya ne yapacak acaba? Bilemiyoruz.Umarız,kendisi de kadı olan Van savcısı Ferhat Sarıkaya,ülkede ve dünyada,en yüksek kadıları şikâyet edeceği bir yer,bir makam,bir mercii bulabilir!!.

     Son zamanlarda,ülkemizdeki medya ve basın kuruluşlarında,kamu oyu araştırması yaptırıp,halkımızın devlet içinde en çok güven duyduğu kurum ve kuruluşları tespit edip yayınlamak adet oldu.Bizde,www.demokrasidedevrim.com internet sitemizde,bu adete uyarak,halkımızın yargıya ve adelete olan güvenini ölçmek isteriz.Bu ölçüm ve tespit için şu soruyu hazırladık.TÜRK HAKİMİ NEYE GÖRE KARAR VERİR? A-Vicdanına göre,B-Cüzdanına göre,C-Yapılan baskılara göre,D-Çoğu zaman cüzdanına,zaman zaman baskılara,ara sıra vicdanına,E-Çoğu zaman vicdanına,zaman zaman cüzdanına,ara sıra baskılara,F-Çoğu zaman baskılara,zaman zaman vicdanına,ara sıra cüzdanına göre.

     Biz eminiz ki:Bu soruyu cevaplandıranlar,en doğru şekilde,halkımızın yirmibirinci yüzyılda da, yargı ve adalete ne kadar güvendiğini,ne kadar güvenmediğini açık bir şekilde ortaya koyacaklardır.

     Bu olaylar ve tartışmalar sürerken,Millet Meclisi Başkanımız sayın Bülent Arınç,23 Nisan,2006 günü,çocukların TBMM ni ziyaretini vesile bilerek,başka bir tartışma da başlattı. Egemenlik nedir?.Nasıl anlaşılmalıdır?.Lâiklik nedir?.Nasıl anlaşılmalıdır?.Demokrasi nedir? Ne değildir?Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurulduğu 23 Nisan 1920 de,TBMM toplantı salonunun arkasına,her münasip ve uygun yere,HAKİMİYET BİLÂKAYDU ŞART MİLLETİNDİR diye yazılırdı.Sonraları,bu söz türkçeleştirildi.EGEMENLİK KAYITSIZ VE ŞARTSIZ ULUSUNDUR diye yazılmağa başlandı.Sayın Bülent Arınç,hakimiyetten,yani egemenlikten,demokrasiden,ve de Lâiklikten ne anladığını,bunların gerçek sandığı anlamlarını aşıkladı.İşte kıyamet te, burada koptu.Ana muhalefet partisi başkanı sayın Deniz Baykal dahil, hemen her partiden üst düzey yöneticiler,yazarlar,çizerler,entellektüeller, egemenlik,ama özellikle lâiklik konusunda,görüşlerini açıkladılar.Hemen hiç birinin tarifi diğerine uymuyordu.Herkes kendine göre,bir yorum yapıyor,demokrasimizin ve cumhuriyetimizin bel kemiği olan,bu iki çok, ve en önemli öge ve değer konusunda,görüşlerini açıklıyorlardı,ve çoğu da,sayın Bülent Arınç'ın görüşleri karşısında ver yansın ediyordu.Ortalık,bir kere daha toz dumana karışmış,kargaşa ve karmaşa yeniden başlamıştı.bu zıt ve birbirine uymayan görüşler karşısında,halk ta şaşırmış,kim doğru,kim yanlış söylüyordu?.İşte bu belirsizlik ve kargaşa ortamında,vatan gazetesinin akıllı yazarı Ruhat Mengi hanımefendi,bu konularda uzman iki değerli bilim insanınını, Star televizyonunda bir araya getirmeyi başardı.30 Nisan,2006 pazar günü,saat onbirde, onursalyargıtay başkanı sayın Sami Selçuk,Ankara'dan uçağa atladığı gibi,zamanında,Istanbul Star televizyonu sütüdyolarına ulaştı.Istanbul'un çilekeş trafiğine tutulduğu için,Bahçe şehir üniversitesi hukuk fakülkesi dekanı ve Anayasa profesörü sayın Süheyl Batum'un toplantıya biraz gecikeceği anons edilerek,ilk soru sayın Sami Selçuk'a yöneltildi.Neden,demokrasimizin ve cumhuriyetimizin iki ana unsuru  egemenlik ve lâiklik konusunda,Yirmibirinci yüzyılda bile,her kafadan ayrı bir ses çıkıyor?.Neden bu çok  ve en önemli konuda herkes ayrı bir tarif ve ayrı bir yorum yapıyordu?.Sayın Sami Selçuk bir bilim insanının katiyet,ciddiyet, isabet ve tarafsızlığı içinde,konuya tam parmak basıyor,ve ülkemiz düşünce ve zihniyetindeki yanlışlara,işaret ediyordu.

     Şöyle diyordu,sayın Selçuk:Biz, ülkenin her yanına,HAYATTA EN HAKİKÎ MÜRŞİD İLİMDİR diye yazarız,ama,ilimin yani bilimin,bize gösterdiği gerçek ve doğruları bir türlü kabûl etmez,ilime yani bilime saygı bile duymayız.Batıdan çok önemli kavramları alır ama,onların içlerini boşaltırız.Herkes bu kavramlara bildiği gibi, veya,daha doğru bir ifade ve deyişle, işine geldiği gibi,anlamlar,manalar verir.

     İşte kavram kargaşası dediğimiz,karmaşa da,tabir ve deyim caizse,kör döğüşü de, buradan doğar.

      Üzülerek söyledi ve dedi ki:Ne yazık,İlime,Bilime kıymet verip,saygı duymadığımız sürece,bu kargaşa,bu karmaşa da devam edecek,sürüp gidecektir.herkes, bildiğini söyliyecek,ortalık toz duman olacaktır.Profesör sayın Süheyl Batum da,yargıtay onursal başkanı sayın Sami selçuğ'un,bu haklı görüşlerine tamamen katılıyordu..Her iki hukuk alimi,hukuk bilgini,egemenlik,demokrasi ve lâiklik gibi üç temel konuda tam bir uyum içinde anlaştılar.Program düzenleyicisi sayın Ruhat Mengi de,kendisi gibi güzel soruları ile,konuların tam bir açıklıkla anlaşılıp ortaya çıkarılmasına yardımcı oldu.Hatta,sayın profesör,Süheyl Batum,yargıtay onursal başkanı Sami Selçuğ'un,yargıtay başkanı seçildiği,1999 yılı,Adlî yıl açış konuşmasında,lâiklik,demokrasi ve yargı bağımsızlığı konusunda,çok açık,çok haklı,çok isabetli açıklamalar yapıp, çok faydalı uyarılarda bulunduğunu,ve,her fırsatta Türk yargısında devrim gerekir,dediğini,ama aradan geçen 7 yıl boyunca,bunların nazara alınıp,gereklerinin yapılmadığını,eğer,ilime,bilime ve uyarılara, kulak verilip gereken düzenlemeler yapılsa idi,belki de bu gün,bu karmaşa ve kargaşayı yaşamıyacağımızı söylüyordu.Şunu da söylemekte yarar var ki:Sayın Selçuk ile,sayın Batum arasında yaş bakımından,bir baba ve oğul kadar,generasyon ve kuşak farkı vardır.Sayın Sami Selçuğ'un,Ankara Hacattepe üniversitesinde başarılı bir profesör olan oğlu Dr.Toros Selçuk,belki de sayın Batum'dan birkaç yaş bile daha büyüktür.Bunun öğünülecek bir yanı vardır.Demek ki:ilim,bilim söz konusu olunca,kuşaklar arasında fark kalmıyor,kuşaklar birbirlerini çok iyi anlıyor.Ayni dili konuşuyorlar.İlimin,bilimin,değişmez sonuçlarına birlikte varıyorlar.Nitekim sayın Sami Selçuk,kendi kuşağından bir evvelki,hukuk alimleri,hukuk bilginleri,Profesör Nurullah Kunter,Profesör Faruk Erem,Sulhi dönmezer ve diğerleri ile ilişkilerini devamlı sürdürmüştür.Istanbul'a geldiği her sefer,bizim mahallede komşumuz olan, rahmetli Nurullah Kunter'i birlikte ziyaret ederdik.

     Sami Selçuk ve Süheyl Batum,Egemenlik,demokrasi ve lâikliğin bilimsel açıdan çok güzel tariflerini yaptılar,hiç bir ayrılık ve ihtilâfa düşmedan,bu kavramların,bilim dili ile, ifade ettikleri manaları anlattılar.

      Bilimsel açıdan,Lâiklik,lâtince kökenli bir kelime olup,1789 Fransız devrimi ile Fransızcaya girmiştir.Devletin,dinden,kiliseden,mezheplerden,inançlardan,ayrılması,

arındırılması anlamına gelir.Lâik devletin,dini,mezhebi,inancı olamaz.Buna mukabil lâik devlet,her dine,her mezhebe,her inanca,eşit mesafede durup,tarafsız kalmak,ve de, her dine,her mezhebe,her inanca da saygı duymak zorundadır.

     Demokrasi ise,halkın,çoğulculuk ve katılımcılık esasları içinde,kendi idaresine,bizzat kendisinin karar vermesi demektir.Demokraside,ne çoğunluk,nede azınlık hakimiyeti vardır.Aksine,en büyükten,en küçüğüne kadar,her kesimin, oyu oranında katılımı ve temsili vardır.Montesküö denberi,Modern toplumlar bunu,üç eşit erk ile sağlarlar.1-Yargı erki,2-Yasama erki,Yürütme erki.Bu üç eşit erk arasında,hukuk devletlerinde hukukun üstünlüğü de esastır..

     Biz,internet sitemizde,demokrasiyi,toplum idaresinde,azınlığı çoğunluğa,çoğunluğu azınlığa ezdirmeden,barış içinde,bir arada,mutlu yaşatma sistemi ve sanatı olarak tarif ediyoruz.

      Osmanlı imparatorluğunda,batılaşma ve modernleşme hareketleri,1865 Tanzimat fermanı ile başlamıştır.Osmanlı seçkinleri,devleti,ıslah edip batı modernizasyonuna sokmak istemişler ama,hiç bir zaman,halkı bu hareketin içine sokmağa çalışmamışlar,daima devleti ele geçirmeğe uğraşmışlardır.Halkı,her zaman olduğu gibi,daima emirlere itaat etmesi gereken,bir tabaa,bir ümmet olarak görmüşlerdir.Ve hatta,tek kişi hakimiyetine,monarşiye,padişahlığa da bir itirazları olmamıştır.Yerli ve yabancı bir çok düşünür,Osmanlı daki,batılaşma ve modernleşme hareketlerini,rotasını,şarka,yani doğuya çevirmiş,daima şarka,yani doğuya yol alan bir geminin güvertesindeki bazı insanların,geminin batısına doğru,devamlı tur atmalarına,volta atmalarına benzetmişlerdir.

       Sayın Sami Selçuk,bundan, yaklaşık üç ay evvel,Paris te,uluslararası,demokrasi,düşünce,fikir ve,ifade özgürlüğü adlı sempozyum ve konferansa da katıldı.

konferans ve sempozyumun açış konuşma şerefi de,kendisi ile birlikte,yine bir hukuk alimi,hukuk bilgini olan Fransız meslektaşına verilmişti.

       İki hukuk aliminin,iki hukuk bilgininin kendi dillerinde yaptıkları açış konuşmaları, tercüme edildiğinde,kelime,kelime,mot a mot birbirinin ayni idi.İki hukuk alimi,iki hukuk bilgini de aynen şöyle diyorlarıdı. ( Eğer Fransız seçkinleri,eğer Türk seçkinleri,yirmibirinci yüzyılda da, haalâ,idare baldırı çıplaklara verilemez, diyebiliyorlarsa,Fransız Demokrasisinde de,Türk Demokrasisinde de büyük sorunlar,büyük yanlışlar,büyük kamburlar var demektir.

       Bu açık,gerçekçi ve aydınlatıcı sözler,her iki devletin jacoben yapısına yapılan eleştirileri de özetliyordu.

      Ama eskilerde olduğu gibi şimdilerde de,ülkemiz siyasilerinin,bu uyarıları,bu eleştirileri, ne derece önemseyeceği,ne derece kale alacağı merak konusudur.

     Bu merakın cevabı çokta gecikmedi.Bu güzel sözlerin söylenmesinden yaklaşık,7 yıl,3 ay,ve son sözlerden de, 12 saat sonra,ayni gün,yani 30 Nisan,2006 pazar günü,saat 22 de dokuzuncu Cumhurbaşkanımız,sayın Süleyman Demirel,Kanal-Türk televizyonunda,yanına, zihniyet ve düşünce açısından,birbirinin aynisi olan gazetecileri de alarak,kameraların karşısına geçti.TBMM başkanı,Sayın Bülent Arınç'a cevap verip,onun yanlış söylediklerini düzeltmek istiyordu.Gazeteciler soruları sorduktan sonra başladı konuşmaya,ilk soru şu idi.Son zamanlarda Güniz sokak ziyaretçilerinin çok arttığını gözlemliyoruz.Yine insanlar kurtar bizi baba mı diyorlar?.

       Sayın Demirel beklediği bu soru ile çok keyiflendi.Başladı konuşmaya.Eeveet,son zamanlarda,Güniz sokaka ziyaretleri çok,hemde çok arttı.İnsanlar,gene,kurtar bizi baba diye bağırıyorlar.

      Her zaman olduğu gibi,gene havanda su dövüyorsun Baba.Birazcık ilime,birazcık bilime kulak versene baba,demek geçiyor insanın içinden.Ama kim duyacak,kim,bilecek,kim dinliyecek.Cemaat ne derse desin,yine, imam bildiğini okuyacaktı.

      Sayın Demirel,40 seneden beri,yaptığı gibi,başladı anlatmağa.Demokrasi,lâiklik,egemenlik konusunda,bildiği ezberleri tekrarladı, durdu.Belli ki:Ne,1999 yılı adli yılın açılışında,Cumhurbaşkanı olarak dinlediklerini,Ne Paris te söylenenleri,ne de,ayni gün,yani 30 Nisan,2006 günü,kendisinden 12 saat önce konuşan hukuk alimlerinin,hukuk bilginlerinin  söylediklerini duymak, kale almak istemiyordu.Onları,düşünmek bile istemiyordu.Benim bildiğim doğrudur.Dediğim,dedik,çaldığım düdüktür, diyordu.Sayın Demirel ver yansın ediyordu.Biraz da ileri gidiyordu.Bir ara coştu.Türbanlılar,üniversiteye giremiyorlarsa,gitsinler Arabistan da okusunlar dedi.Bu talihsiz sözler,zaten gergin olan ortamı büsbütün gerdi.sağdan,soldan salvolar gelmeğe başladı.En sert çıkış ta,başbakan sayın Tayyip Erdoğan'dan geldi.O da, ( Demirel, Arabistana sen gitsene ) dedi.Ve de,kinayeli bir şekilde ilâve etti.Bütün bunları,kardeşlerin,yeğenlerin,yani ailenin, menfaatlerine dokunuldu diye mi söylüyorsun? Dedi.Ertesi günde sayın Demirel başbakan Erdoğan'a cevap verdi.Eğer,gücün yetiyorsa,türbanlıları üniversiteye al da, görelim,dedi.Demirel'in,bu sözlerinde,sanki sokak çoçuklarının,çok sık söyledikleri çok galiz bir kelime eksikti.Bari Demirel,o çok galiz kelimeyi de söyleseydi.Hiç olmazsa,sözlerine, daha fazla vurgu yapar,anlatmak istediği ifadeyi,daha fazla kuvvetlendirmiş olurdu.Sayın Demirel,başbakanın sözlerine karşı,bu galiz ve haşin açıklamaları yapacak,ama,kardeşler,yeğenler ve aile konusunda yapılan kinayeli ithamlara hiç değinmeyecek,her zaman yaptığı gibi,onları duymazdan gelecekti.

Sayın Demirel, gerçekten öyle yaptı, bir süre, suskunluğunu sürdürdü. Ama, herzaman nisyan ile malül olmayan hafıza’i beşer, özellikle gazeteciler, başörtülü ve türbanlı öğrencileri Sudi Arabistana göndermek isteyen Demirele sözlerini hatırlattılar. gazetelerde sözlerim çarpıtıldı, dedi.

Bu tartışmalar sürerken, daha önemli çalkantılar da oldu ülkemizde. Cumhuriyet Gazetesine, belirli zaman aralıkları içinde üç defa bomba atıldı. Bunun tartışmaları yaşanırken, ülkemizde ilk defa, eskiden şura’i devlet’de denilen Yüksek Mahkeme, bugünkü adıyla Danıştayın ikinci dairesindeki yüksek hakimler, yüksek yargıçlar toplantı halinde iken, Alparslan Arslan adında 32 yaşında, İstanbul barosuna kayıtlı bir avukat tarafından, öldüresine tarandı. Bir yüksek yargıç öldü diğerleri yaralı olarak kurtuldu. Katil yakalandı, bazı itiraflarda bulundu. Ardından, kendisi ile ilişkili insanlar arandı. Meşhur Susurluk olayına yakından karışmış insanlarla tanışıklık, irtibat ve bağlantılar ortaya çıkmaya başladı. Bakalım işin ucu nereye kadar varacak?

Yargıda tetkikat araştırma tahkikat devam ediyor. Umarız yargı bu konuda en doğru kararı versin olayları bütün çıplaklığı ile en ufak ayrıntıları ile beraber aydınlatsın.

Susurluktan Şemdinliye, Şemdinliden Cumhuriyet Gazetesi ve Şürayı Devlete yani danıştaya kadar uzanan olaylar zincirini, Siyaset bilimi, hukuk bilimi, psikoloji ve sosyoloji bilimi açısından nasıl izah edecek? Nasıl yorumlıyacağız?

         Ben bir biyoloji ve tıp uzmanı olarak özellikle Avrupa Birliğine giriş çabalarımızdan sonra, Ülkemizde yaşadığımız olaylara şöyle bir yorum getirmek istiyorum.

         Canlılar değişim zamanlarında büyük sıkıntılar yaşarlar. Yaz ve kış  EQUINOX’u denilen mevsim dönüşümlerinde, geçiş dönemlerinde hemen bütün canlılarda uyum sıkıntıları olur. En yüksek canlı türü olan insanlarda, bu sıkıntılar daha da belirgin, daha da şiddetlidir. Mevsim değişiklikleri yanında insanlar bizzat kendi içilerindeki, kendi bünyelerindeki değişikliklerde de çok büyük sıkıntılar, çok büyük çalkantılar yaşarlar. Örneğin genç kız ve erkekler, erginliğe geçişlerinde, vücutlarındaki seks hormonlarının fazla artması nedeni ile, geçiş değişimlerini ve sıkıntılarını hissederler, duyarlar. Yine seks hormonlarının azalmaya başlağıdı, kadınlardaki MENOPOZ erkeklerdeki ANDROPOZ dönemlerinde değişiklikler, sıkıntılar çalkantılar, az veya çok hastalığa dönüşür, hekim tedavisi gerektirir.

         Toplumlar da, değişim konusunda tıpkı canlılar gibidir. Mezopotamya halkları gibi, en eski toplumsal geleneğe sahip çinliler, bunu farkedip özdeyiş haline getirdiler.

Çinliler birisine inkizar, yani beddua etmek istediklerine (dilerim ilginç zamanlarda yaşarsın) derler. Çinlilerin ilginç dönemler diye adlandırdıkları geçiş dönemleridir. Çalkantı dönemleridir, kargaşa ve karmaşa dönemleridir.  Biz de, yirmibirinci yüzyılda özellikle Avrupa Birliğine giriş çabalarımızdan sonra değişim sıkıntılarını yaşamaya başladık. Ülkemiz Avrupa Birliği yollarında kabuk değiştirip, şeffaflaşmaya başlayınca, değişimden, şeffaflıktan yana olan güçlerle, değişime karşı çıkan STATÜKO güçleri arasında, kavgalar çatışmalar başladı. Hızla da devam edip gidiyor.

         Aslında, bu değişim kavga ve sıkıntılarını ülkemiz, Yirminci yüzyılın başlarında, monarşiden yani, padişahlıktan, cumhuriyete, hilafetten yani din devletinden laikliğe geçerken, acımasızca, çok şiddetli yaşadı. Monarşiden yani padişahlıktan, hilafetten yani din devletinden yana olan güçler ile cumhuriyetten ve laiklikten yana olan güçler, devamlı birbiri ile çatıştılar. Cumhuriyeti kurup laikliği getiren Mustafa Kemal Atatürke hazırlanan suikast olaylarını, Ziya Hurşit olayını ve nihayet Kel Ali başkanlığında kurulan İstiklal mahkemeleri ile idam sehpalarını hatırlamakta yarar var sanırız.

         Bugünlerde yaşadıklarımızı, bu tarihsel bu bilimsel perspektif içinde incelersek, sanırız olanlara doğru tanı, doğru teşhis koyabiliriz.        

      Geçmişte ve günümüzde yaşanan,bu talihsiz olaylar,ülkemiz siyasîleri ile,bilim arasındaki,uyumsuzluk ve kopukluğu açıkça sergiliyor.Oysa ki:Batı da ve özellikle Amerika Birleşik Devletlerinde,Devlet politikasını,siyasiler değil,Üniversiteler de yapılan,bilimsel çalışma ve araştırmalar belirler.Bizim sığ görüşlü politikacılarımız,zan ederler ki:Amerika'nın, iç,dış va askerî politikaları,Beyaz Saray da,State Departement,veya Pentagon da, tayin edilir.Hiç bilmezler ki:en kiritik politikaların temelleri bile,üniversitelerdeki araştırmalarda atılır.Söz konusu politikalar,alternatifleri ile beraber,hazırlanıp,Beyaz Saray'ın,State Departementin,Pettagonun önüne konur.Oralarda,siyasîler,seçilmişler ve atanmışlar,en uygunlarını alıp uygularlar.

     Üniversitelerde,sosyoloji kürsüleri yanında,bağımsız bilim dalı olarak,geleceğin sosyolojisi dersleri de okutulur.Geleceğin Sosyolojisi bilim dalı ve kürsüleri duayenleri,profesör ALVİN TOFFLER ile zarif eşi,profesör HEİDİ TOFFLER,1970 yılında yayınladıkları,Future shock=First wave=Birinci dalga,ile 1980 de yayınladıkları,The third wave=yeni şoklar,üçüncü dalga,1983 te yayınladıkları Previews and Premises,1990 ylında yayınladıkları Powershift kitaplarında,dün olanlara,bugün olanlara ve gelişen teknolojilere bakarak,geleceğin sosyolojilerini yazdılar.Dün diye adlandırdığımız,geçmişte yazdıklarının hemen hepsi bugün gerçekleşmiş durumdadır.

    1993 yılında ortaklaşa yayınladıkları,özgün adı,War and Anti-war Survival at tha dawn of the twenty-first century=Yirmibirinci Yüzyılın şafağında savaş ve savaş karşıtı mücadele adlı kitaplarında,Profesör Heidi Toffler,Kalifornia Hapishanesinde,binlerce mahkûm üzerinde yaptığı uzun ve sabırlı araştırmaları anlatıyor.Bu yorucu çalışmalarda,Heidi Toffler,her mahkûmla saatler ve günlerce konuşmuştur. Bulduğu ve yayınladığı sonuçlar,dünya için,insanlık için,uygarlık için çok tehlikeli,çok korkutucu,çok ürkütücüdür.

      Heidi Toffler buldu ki:Kaliforniya hapishanesinde,internetten sağlıyacakları bilgiler ile ve süpermarketlerden alacakları,materyal ve maddelerle Atom bombası yapabilecek en az 2000 mahkûm vardır.

 Bunların ve teröristlerin,zenginleştirilmiş uranyumu da mafyadan temin ederek sağlıyacakları tahrip gücünü varın siz tahmin edin.

    Gelecek sosyoloji profesörlerinin bu tespit ve bulguları ışığında,gene Üniversitelerde,Amerikan politikaları saptanıp,sunulmaktadır.

      Bu bilimsel yöntem va araştırmalar,dünyada ve ülkemizde,bütün büyük şirketlerce de benimsenip uygulanmaktadır.Şirketler bünyelerinde,dünyanın en iyi bilim adamlarını bir araya getirip,beyin fırtınası yaratarak gelecekte uygulayacakları strateji ve yöntemleri belirlerler. Bu bilim dalına eskiden yön-eylem adı verilirdi.Şirketler bünyelerinde bu amaca yönelik departement lar da kurmuşlardır.Bunlar belirli zaman aralıkları ile arama-tarama konferansları düzenlerler.Sabancı Holding,Koç Holding gibi daha birçok firmada böyle arama-tarama konferansı düzenleyen departement lar vardır.Bu departementların kapılarına,bir zamanlar, geleceğin araştırılması bürosu diye yazılırdı.Birçok insan,bunu falcılık la karıştırdığından sonraları bundan vazgeçildi.Haalâ bu burolar için uygun bir isim bulunmuş değildir.Bizim naçiz kanaatimize göre ( Gelecek planlama bürosu ) en uygun ad olacaktır.

     Gelelim bu yöntemlerle geliştirilen Amerikan politikalarına.

     Bu gün Amerika'nın,karşı olduğu,teröristler ile iş birliği yapan,teröristlere destek,yardım ve ev sahipliği yapan,İngilizce Rog State,Fransızca Fripon etate=coqunnue etate,türkçe ise,güvenilmez devlet=haydut devlet denilen,10 devlet,siyasi mahfillerde değil,üniversitelerdeki çalışmalarda tespit edilmiştir.15-20 yıldır,da,bu devletlere karşı Amerika'nın devlet politikası,sistematik bir şekilde,değişmeden uygulanmaktadır.Bu, Cumhuriyetçiler zamanında da,böyle idi.Demokratların iktidarında da böyle oldu.Şimdi,Neo-con'lar zamanında da böyledir.Yarın iktitar değişse de, gene ayni olacaktır.                                                                                                                                                                                                                                                                             Bu devletlerin başında,Afganistan daki Taliban rejimi,Irak taki Saddam rejimi,İran daki Mollalar rejimi,Suriye deki Esad rejimi,Libya daki Kaddafi rejimi,Sudan,Yemen gelmektedir.Afganistan ve Irakta olanlar belli,şimdi sıra İran daki mollalar rejimine geldi.

Van üçüncü ağır ceza mahkemesi,22 Haziran,2006 günü,HSYK(hakimler ve savcılar yüksek kurulunca)meslekten ihraç cezası verilen Van cumhuriyet savcısı Ferhat Sarıkaya’nın hazırladığı dosya ile,ast subaylar Ali kaya ve özcan İldeniz aleyhine açılmış olan davayı karara bağlayıp,açıklamıştır.Karara göre,her iki sanık 39 yıl,10 ay,27 şer gün,ağır hapse mahkûm edilmişlerdir.Kararı çeşitli çevreler değişik şekilde değerlendirdiler.Van başsavcılığı kararı temyiz etmiyeceğini söylemiş.İktidar, surpriz değil,yargı görevini yaptı,demekle iktifa etmiştir.

Avrupa Birliği komisyonu Türkiye temsilcisi Hansjörg Kretschmer,hızlı çok olumlu bir karar derken,(yargının etkili,hızlı işleyişi ve askerlerin sivillerin kontrolünde olduğunu göstermesi bakımından çok olumlu.Bu aşama için çok ağır bir karar,umarım caydırıcı olur.) Demiştir.

Bu açıklamadan iki gün sonra da,Avrupa komisyonunun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn,davanın hızla sonuçlandırılmasını cesaret verici olarak nitelendirirken,Şemdinli davasının,Avrupa Birliğinin son baharda yayınlanacak ilerleme raporunda yer alacağını ve Avrupa Birliğinin Şemdinli davası ile ilgili iki beklentisi var demiştir.Bunlardan birincisi,Şemdinli’deki olayda üst düzey askeri yetkililerin rolünün bulunup bulunmadığının ortaya çıkarılması,ikincisi ise ceza alan iki ast subayın kimden talimat aldığının net bir şekilde açığa çıkarılması.

22,Haziran,2006 günü,Şemdinli davasını sonuçlandırıp,kararı açıklayan Van üçüncü ağır ceza mahkemesi,nihayet,18 Temmuz,2006 günü de,gerekçeli kararı yayınlamıştır.Van üçüncü ağır ceza mahkemesi,gerekçeli kararında,Susurluk skandalı ve bu skandal ile ilgili yargıtayın verdiği kararı emsal adığını açıklamış,ve özetle şöyle demiştir.Mahkemenin vicdai kanaati odur ki:39 yıl,5 er ay,10 gün, hapse mahkûm edilen,ast subaylar,Ali Kaya ve Özcan İldeniz,örgütü kuranlar değildirler.Astsubaylar,üstlerinin,himayesi,koruması, katılımı,iştiraki olmadan,bu eylemleri yapamazlar.Devlete düşen görev de,eğer varsa bu üst düzey ilişkileri bulup açıklamaktan ibarettir.

Şemdinli olaylarının karar ve yankıları bu minval üzere devam edip giderken,28 Haziran,2006 günü iki yargı karararı daha açıklandı.

1-Şemdinli iddianamesini hazırlayan Van savcısı Ferhat Sarıkaya,bu iddianameden dolayı kendisine devlet görevinden ve meslekten ihraç eden Hakimler ve Savcılar Yüksek kuruluna (YHSYK),kararın yeniden gözden geçirilmesi için müracaat etmişti.İşte savcı Ferhat Sarıkaya’nın bu müracaatı Hakimler veSavcılar Yüksek Kurulunca (HSYK) reddedilmiştir.

2-Susurluk kazası diye tarihe geçen olayda sağ kurtulan tek kişi olan Bucak aşireti reisi Sedat Bucak,olay esnasında Milletvekili olduğundan aleyhine kovuşturma yapılamamıştı.Bir sonraki seçimde Milletvekili olamayınca,Sedat Bucak hakkında Susurluk sanığı olarak dava açılmıştı.Yıllar süren yargılama esnasında nihayet bugün,Istanbul ikinci ağır ceza mahkemesi,Sedat Buc’ın avukatlarının isteği doğrultusunda,Ankara da bulunan eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel,bu gün Doğru yol Partisi olan Mehmet Ağar,dönemin Genel Kurmay Başkanı Doğan Güreş,emekli korgeneral Hasan Kundakçı,Eşref Hatipoğlu,Seral Saral ile,Sedat Bucağ’ın amcasının oğlu Fatih Bucağ’ın talimatla ifadeslerinin alınmasına;Istanbul da bulunan dönemin başbakanı Tansu Çiller,emekli albay Eşref Hatipoğlu’na da davetiye göndererek,duruşmalarda dinlemeğe karar verdi.Yetkili savcı Erhan Erkan,sanık avukatlarına demiştirki:Tanıkları mahkemede hazır bulundurun.Çünkü onlara bazı sorular sormak isterim.Bekliyelim,bakalım,yetkili savcı Erhan Erkan’ın isteği yerine getirilip,anlı,şanlı,ünlü tanıklar mahkemeye celbedilebilecek,ve yetkili savcı da onlara tasarladığı soruları sorabilecek mi?

Bu iki olaydan yaklaşık 5 gün sonra,2006 yılı temmuz ayı başlarında,mahkemeler de, meşhur 301 veya 302 maddeler ile yeni bir dava daha açılmak isteniyor.Elif Şafak hanımefendinin son kitabı ( baba ve piç ) yargılanacak.Galiba gene Türklüğü küçük düşürmekten.Elif Şafak,Amerikada ve Ülkemizde,profösör olup üniversitelerde ders veren,Birbiri ardından ilginç ve güzel kitaplar yazan,çok genç,başarılı bir yazar.Elif Şafak hanımefendinin,öğretimdeki ve yazarlıktaki başarısını vesile sayıp, (Neden.babasız büyüyen çocuklar başarılı oluyorlar?) diye bir başlık atıp,bu önemli konuyu incelemek lâzım.Örneklere dalarsak,Hiristiyan inancına saygı duyarak,bilimsel açıdan incelersek,Hazreti İsa'’ın babası bile belli değil.Hazreti Muhammed'in babası,Hazreti Muhammed ana karnında iken,daha doğmadan ölmüş.Mustafa Kemâl ve Mustafa Kemâl Atatürk’ün babası,Mustafa daha çocuk yaşta iken ölmüş,Nazım Hikmet babasız büyümüş.Bill Clinton’a gelince,anası babasından ayrılmış,o da babasız büyümüş.Oldukça başarılı ve tutarlı bir çizgi izliyen Selâhaddin Babüroğlu arkadaşımın babası,kendisi daha bebek iken ölmüş.Elif Şafak ta babasız büyümüş.Babasını hiç bilmiyoruz.Çünkü:Babasından hiç bahis yok.Hep anasını anlatır.

TARİH ve HUKUK

2006 yılı,ağustos ayının sonlarına yaklaşıldığında,ülkemizde ve dünyada ünlü Sümeroloğ,Profesör.Muazzez İlmiye Çığ aleyhine de,Şişli Cumhuriyet Savcılığınca ilginç bir dava açıldığını görüyoruz.20 Haziran,1914 te Bursa'da doğan Muazzez İlmiye çığ,Bugün 93 yaşındadır.Babasının yardım ve teşviki ile Fransızca dilini ve keman çalmayı öğrenen Muazzez İlmiye Çığ,ülkemizde,kadın haklarının tanınıp,kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmeden,bir yıl önce,29 Ekim,1933 günü,Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde,caddelerde dolaşa dolaşa,kızlarımıza,kadınlarımıza onuncu yıl marşını öğretmiş,ve ülkemizde ilk kadın hareketini başlatan,genç Cumhuriyet kızı unvanını da kazanmıştır.Tarih bilimini kendisine meslek seçerek,profesör olmuş ve hayatını,Sümer tarihini aydınlatmaya ve Sümer çivi tabletlerini okumağa adamıştır.

Sümerler,Dicle ve Fırat nehirleri arasında,Mezopotamya'da,Milâttan 5000 yıl,günümüzden ise 7006 yıl önce,dünyanın en eski uygarlığını kurmuştur.Sümer uygarlığı,Mezopotamya da,UR,URUK,KİŞ,LAGAŞ ve NİPPUR adındaki 6 şehir devletinden oluşur.Bu, en eski 6 şehir devletinin de,çivi tabletlerinde yazılı kuralları vardır.Çivi tabletlerinde yazılı bu kurallar,tarihte oluşmuş şehir ve devletlerin ilk yazılı kurallarıdır.Dünyanın ilk kavimi olan Sümerler de,çok Tanrılı olup,Tanrılara,Tanrıçalara sahiptirler.Tanrıları ve Tanrıçaları için,muhteşem mabetler,tapınaklar yapmışlardır.Sümer,mabet,tapınaklarına ZİGURRAT denilirdi.Zigurrat mabet,tapınakları yedi kattan oluşurdu.Her katta da,ayrı ayrı işler,görevler yapılırdı.Dünyadaki ilk yazıyı ve Astronomiyi bulan Sümerler,ayni zamanda dünyanın ilk destanlarını da yazdılar.Bunların başında,GILGAMIŞ destanı,YARADILIŞ destanı,NUH TUFANI gelir.

Hayatını,Sümer tabletlerini okumağa ve Sümer tarihini aydınlatmaya adamış Profesör Muazzez İlmiye Çığ,3000 den fazla Sümer çivi tabletini okumuş,bunları 8 kitap ve makaleler halinde toparlayıp,dünyada ilk defa ÇİVİ YAZILI BELGELER ARŞİVİNİ oluşturmuştur.Çivi yazılı belgeler arşivini,dünya bilimine sunduğunda,Dünya tarihçileri.başında,Prof.Dr.S.N.Kramer,kendisine ( Abide Yarattınız ) Demiştir.

İzin verirseniz, değeri değerlendirmek isterim. Biz toplum olarak değerlilere değil, değersizlere değer veririz.

       Ülkemizden ve içimizden çıktığı halde, çoğumuz, ne Sümer Anayı, ne de, Hidrojen Babayı bilmeyiz.

        Her nekadar, son zamanlarda dev adımlarla gelişen gen bilimi ile karbon yaşı çalışmaları ve Antropo-arkeolojik kazılar, Havva Ana ile Adem Babanın insanoğlunun ANAYURDU kabûl edilen Kenya’nın Rift vadisinde dünyaya geldiğini gösterse de, ben, Profesör Dr.Muazzez İlmiye Çığ ile profesör Dr. Nejat Veziroğlu’nun 10 ar yıl ara ile Anadolu topraklarında doğduklarına kalıbımı basarım.

Dr.Hasan HORTO

 

Profesör Muazzez İlmiye Çığ'ın sunuşlarından sonra,profesör Dr.S.N.Kramer, ( History begins at Sumer ) adlı kitabı yazmıştır.Muazzez İlmiye hanımefendi de bunu,( Tarih Sümer de başlar ) adı altında,Türkçeye tercüme etmiştir.Sümerler'den,7000 yıllık yıpranmağa rağmen bügüne kadar sapasağlam, günümüze kalmayı başarmış,bu çivi tabletlerine göre,Sümer'lerinde,birçok Tanrıları,Tanrıçaları varmış.Zigurrat mabet,tapınaklarının belirli bölümlerinde,Tanrılar,Tanrıçalar adına,çok şeyler yapılırmış.Muazzez İlmiye hanımefendinin okuduğu tabletlere göre,mabetlerin bir bölümünde,şehrin genç kadınları,genç kızları,Tanrılar,Tanrıçalar adına,aşk,sex yaparlarmış.Şehir genç kadın ve genç kızları için,mabetlerde,tapınaklarda aşk yapmak,sex yapmak kutsal bir görev sayılırmış.Yine bu tabletlere göre,Tapınaklarda.mabetlerde aşk,sex yapan kadınlar,diğer kadınlardan ayrılsınlar diye,başlarını bağlarlarmış,örterlermiş. Bazı katolik,gözlemci yazarlar da,rahibelerin,çok sıkı bağlanmış başörtüleri ile cübbelerini,çözerek, çıkararak,süt gibi bembeyaz vücutları ile yatağa girdiklerini ve,İsa adına,İsa sevinsin diye,çok aziz rahiplerle,çok ateşli,çok şehvetli aşk yaptıklarını yazarlar.

Konu,Aşk tanrıçasından açıldığına göre,bir nebze,aşkın tarihsel gelişimine bakalım.

6 ıncı yüzyılda Mekke’li ozan İmrul Kay’s, diyor ki: hayat sanattan, sanatta cinsellikten soyutlanamaz.

1000yıl sonra bu sözler Anadolu’da yankılanır.

İncecikten bir kar yağar / Tozar Elif / Elif diye / Karacaoğlan düğmeleri / Çözer Elif / Elif diye /.

1948 yılında, Bursa hapishanesinden Nazım Hikmette cevap verir.

Tahir olmakta ayıp değil / Zühre olmakta / Kerem olup dağ devirmekte /. Aşk yolunda ölmekte /.

 

 

2008 yılında, bir söz'de biz katmak isteriz.

Tanrı kadını sevilmek / Erkeği  sevmek için yarattı / Huriler olmasaydı / Cennet cazip olurmuydu  acaba ? /

Ve huriler / Hep 33 yaşında kalırlar /.

İslâm din kardeşlerimiz,sokaklara dökülüp nümayiş yapacaklarına,Avrupa insan Haklar mahkemesinin ve batı ülkelerinin kabul ettiği,( Fikir,düşünce ve anlatım özgürlüğü,toplumun yüzde doksan dokuz,onda dokuz gibi büyük ve ezici çoğunluğunu rahatsız edecek olsa bile,bir fikrin,bir düşüncenin,hiçbir sınır tanımadan özgürce düşünme ve söyleme özgürlüğüdür ) ilke ve hakkını kullansınlar )

Bu şehvetli aşk ve sex sahnelerinin resimlerini yapsınlar,karikatürlerini çizsinler. Amma siz diyeceksiniz ki:İslâmda,resim yapmak ta günahtır.Karikatür Çizmek te günahtır.Böyle bir günah işlenmek istenmiyorsa,Osmanlı da,Istanbul da,İran da olduğu gibi,minyatür sanatı da kullanılabilir.Yazı ile anlatım veya  söz sanatı da çok etkili olabilir.Minyatür sanatı deyip te geçmeyelim.Orhan Pamuk,( Benim adım kırmızı ) kitabını yazarken,tam dokuz yıl boyunca,Istanbul da kütüphaneye kapanmış,minyatür sanatı ve,minyatür sanatının İran da,Osmanlı da kullanımı ve etkisi hakkında hemen bütün kitapları okumuş,ve dokuz yıllık incelemeden sonra,( Benim Adım Kırmızı ) kitabını yazabilmiştir.Çok ince bir göz nuru gerektiren,bu azimli çalışmalarından dolayı ve çıkardığı sonuçlardan dolayı da,kendisine NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ verilmiştir.Dünyanın en iyi işleyen demokrasisine ve sosyal-demokrasi sistemine sahip Norveç te,nobel komitesi,Orhan Pamuğ’a,Nobel edebiyat ödülü veriliş gerekçesini,bakınız nasıl açıklamaktadır.

      ( Kentin melonkolik ruhunun izlerini sürerken,kültürlerin birbirleriyle çatışması ve örülmesi,yani kaynaşması için,yeni simgeler bulduğu için Orhan Pamuğ’a nobel edebiyat ödülü verilmesi uygun görüldü. )

      Ülkemizde,bazı kesimler,öyle ya da böyle,şu veya bu sebeple,Orhan Pamuğ’a Nobel edebiyat ödülünün,Ermeni konusunda söylediği yakışıksız ve zamansız sözlerden dolayı verildiğini düşünmekte,buna inanmak istemekte,ve bu düşünceyi sistematik bir şekilde,devamlı yaymağa çalışmaktadırlar.

      Şark kurnazlığı diye,çok söylenen bir söz vardır.Kanımızca, bu düşünce,Norveç Nobel komitesini de,batı uygarlığını da,şark kurnazlığı gibi,kendimiz gibi, ucuz düşünür sanmak saplantı ve vehminden kaynaklanmaktadır.

      Tapınakların,mabetlerin,aşk,sex yapılan bölümlerinde de,günlük hizmetler için,Osmanlı saraylarından tanıdığımız harem ağalarının tarihteki ilk örneklerini Sümer tapınak,mabetlerinde görüyoruz.Tabletlere göre,bu göreve talip olan,istekli erkeklerin,en büyük avantajı,mabet tapınaklarda,aşk tanrıçası ile bir defaya mahsus olarak, aşk ve sex yapmakmış.Aşk Tanrıçası ile yaptıkları aşk ve sex karşılığı olarakta,bu erkekler iğdiş edilir,yani testisleri=hüsyeleri çıkartılırmış.Bu görev tamamen gönüllü bir işlev olup,erkeklerin rıza ve istekleri ile olurmuş.Hüsyeleri alınan erkeklerin vücudu,kalçalarından genişleyip bir acayip büyürmüş.Harem ağalarının ömürleri,tıpkı Osmanlı saraylarında olduğu gibi,saraylarda değil ama, mabet tapınaklarda geçermiş.Osmanlı harem ağaları ile,Sümer harem ağalarının tek farkı,Sümer harem ağalarının aşk Tanrıçası ile aşk yapma,sex yapma avantajı imiş.Osmanlı harem ağalarının,böyle güzel bir şansı,böyle güzel bir lüksü yoktu sanırız.Çoğu Afrika kökenli Osmanlı harem ağalarının saraylara nasıl geldiği hakkında pek fazla bilgimiz olmasa da,muhtemelen çocuk yaşlarında saraylara alınan bu siyah renkli insanlar hakkında,Ayvalık ta Arap Mustafa diye tanınan,hemşehrim,arkadaşım,kardeşim,Mustafa Olpak,annesinin ve iki teyzesinin hazin hikâyesini anlatan,( Kölelikten Özgürlüğe,Arap Kadın Kemale ).Adlı kitabında çok güzel bir anlatımla yazmıştır.Merak edenlere bu güzel kitabı öneririm.

Sümerler de,Tanrılar ve Tanrıçalar adına,mabet tapınaklarının bu aşk,sex muhabbet görenek ve gelenekleri,Mezopotamya'nın diğer kavimlerine ve Sumer uygarlığından sonra Mezopotamya da kurulan AKAT ve BABİL uygarlıklarına ve onlardan sonra gelen uygarlıklara da geçmiştir.Aşk ve sex muhabbetinin doğal sonucu olan hamilelikler ve doğan çocuklar,harem ağalarınca ve doğuran kadınlarca birlikte hak edilirmiş.Çocuklarına kıyamıyan merhametli kadınların,annelerin bazıları da,doğan çocuklarını gizler,gizlice büyütürlermiş.İşte böylece de,Mezopotamya da ve bölgede,babasız büyüyen akıllı ,becerikli çocuklar türermiş.

Günümüze kadar,sapasağlam ulaşan,Sümer tabletlerini okuyup çözen,Profesör Muazzez İlmiye Çığ hanımefendi,hazırladığı,Sümer yazılı belgeler arşivini,8 kitap ve makaleler halinde,Avrupa ve Amerika bilim çevrelerinde yayınladı.Dünyada büyük bir hayranlık ve saygınlık kazandı.

Profesör Muazzez İlmiye Çığ hanımefendinin Sümer tabletlerinden öğrendiği bir başka tarihsel gerçekte,Sümer uygarlığından sonra Mezopotamya da kurulan Akat ve Babil uygarlıkları ile,Semavî kutsal kitaplarımız olan,Zebur,Tevrat,İncil ve kur'anı Kerimin de,Sümer izleri taşıdığı gerçeğidir.

Dünyanın en büyük feylezoflarından Bernard Russell diyor ki:Tarihin her döneminde ve dünyanın her yerinde,içinde yaşadığı düzeni biraz anlayıp,32 yaşını idrak etmiş bir insan haalâ devrimci olamamışsa,pısırık biri demektir.Tarihten günümüze,dünyada,en genç ve en büyük devrimci Hazreti Muhammed tir.Çünkü:dedesi,daha çocuk yaşında,ona,Haceti-Ecvet taşındaki putları gösterince,Mekke de düzeni kuran putların batıl olduğunu anlamış,ve onları yerle bir etmiştir

Profesör.Muazzez İlmiye Çığ hanımefendi,yirmibirinci yüzyılın başlarında da ülkemizde,( Bereket kültürü ve mabet fahişeliği ),ile ( Vatandaşlık Tepkilerim ) adlı kitaplarını yayınladı.Sen misin yayınlayan?.Akabinde,Şişli Cumhuriyet Savcılığınca dava açıldı.Dava açıldığı haberleri iki gün gazetelerde yazıldı.Haberlerden sonra,Medyadan da,sivil toplum örgütlerinden de,Üniversitelerden de, ses çıkmıyor.Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörü,Yücel Aşkın'ın da,Orhan Pamuğun da,Hrant Dink'in,Hasan Cemâl ve Burhan Belge'nin de davalarından sonra,ortalığa toz duman savuran,Medyanın köşe yazarları,Sivil Toplum örgütleri,üniversiteler,Istanbul Barosunun Çağdaş Avukatlar bölümü,hanım üyeleri, ve kendisi de saygıdeğer bir hanımefendi olan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği genel başkanı sayın profesör Türkân Saylân hanımefendi nerelerdeler şimdi?.Çağdaş yaşam için,çocuklara para toplayıp yardım eden dernek,1933 yılında,Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde,ülkemizde ilk defa çağdaş yaşamı ve kadın haklarını başlatan,Profesör Muazzez İlmiye hanım 93 yaşına geldi,yaşlandı, diye, yoksa onu çağdaşlıktan mı sildiler?

Tarih ve geçmiş,katıdır.Donmuştur.Gelecek ise,VİSCOSE, yani akışkandır.İnsan,geçmişini,tarihini değiştiremez, ama,geleceğine çabası,gayreti ile yön verebilir.Geleceğini değiştirebilir.

Profesör Muazzez İlmiye hanımefendi için,ülkemizdeki bu sıkıcı suskunluğu,eski ,ama,haalâ çakar,iyi de nışan alır,eski tüfek Orhan Birgit arkadaşımız bozdu.Eski tüfek Orhan Birgit'in yazdığına göre,Profesör Muazzez İlmiye çığ hanımefendi,Ceza kanunumuzun 216 maddesine göre ( Halkın bir kesimini küçük düşürmek,ırk,din,mezhep,cinsiyet,coğrafya ve bölge farklılığına bağlı olarak alenen aşağılamak suçlarından ) suçlanıyor ve hapsi isteniyormuş.Sessizliği bozan Orhan Birgit'e teşekkür etmemek mümkün değil.İnsanın,( Ne varsa eski tüfeklerde var ). Demesi geliyor içinden.

Eğer,Sümer tabletleri böyle yazıyor,eğer Sümer tabletleri böyle söylüyorsa,Muazzez İlmiye hanımefendi ne yapabilirdi ki?Emirle tarih yazılır mı hiç?.

Hep birlikte bekliyeceğiz.Hep birlikte göreceğiz ki:Avrupa Birliği yolunda yürüyen ülkemizde Adliye ne kararlar verecek.

Aslını ararsanız,eğer politikacılarımız ve yüksek yargıçlarımız,geçen ve değişen zaman içinde,tıpkı canlılar ve canlı türleri gibi,dinlerin de,tanrıların da evrilip devrildiğini bilseler,öğrenselerdi,ne böyle kanunlar yapılır,nede böyle davalar açılırdı.Sormak gerekir:Eski Sümer Tanrıları,eski hitit,eski Mısır tanrıları,şimşekler çaktırıp,yıldırımlar yağdıran Apollo ,Olimpos dağının tepesinde,tanrılarını toplayıp insanların alın yazılarını yazan,Tanrıların Tanrısı ZEUS nerelerdeler şimdi?

İnsan aklının yarattığı bilimsel gelişim,  ve evrende, yani kâinatta her zaman süregelen devamlı değişim içinde dünün kutsalı bugün mundar, bugünün mundarı da yarın kutsal olabiliyor.

Ne yazık ki: Tüm dünyada, bu değişim, bu gelişim ve bu evrimi en son algılayıp, en son fark eden kurum, profesör Evlin ve Heidi Toffler’lerin tarifi ile 9 şeritli bir otobanın en yavaş,sonuncu şeridinde, saatte 1 Km . hızla ancak ilerleyebilen Hukuk sistemi oluyor ***

 

01.Eylül.2006

 

Tarih ve Hukuk adlı yazımızın sitemizde yayınlanmasından yaklaşık Bir buçuk ay sonra,Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği,Atatürk’ün 125 inci doğum gününü vesile sayarak,ülkemizde çağdaşlığı ve kadın haklarını ilk başlatan bir hanımefendi olan,dünyanın sayılı Sümeroloğ’larından Profesör Muazzez İlmiye Çığ’a,Çağdaşlık ödülü verdi.Bizde,çağdaşlığını unuttukları için,genel başkan Profesör Dr.Türkân Saylan dahil,acı acı eleştirdiğimiz Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin,çağdaşlığı hatırlamasından kendi hesabımıza mutlu olduk.

Nihayet,birçok aydın insanın merak ve endişe ile beklediği 1 Kasım,2006 duruşma ve mahkeme günü geldi çattı.Medyanın ve basının hak ettiği ilgiyi ve tepkiyi göstermemesine rağmen,Ülkemizden ve dünyadan,bu davaya katılım,her bakımdan beklenilenin üstünde oldu.Buda,dünyada ve ülkemizde demokrasinin,bir hayli ilerlediğini,bir hayli yol aldığını gösteriyordu.Daha önceki iddianamesinde,( suç vardır.Sanığın Türk Ceza kanunun 206 maddesine göre,6 ay ile 2 yıl arasında cezalandırılmasını isterim ).Diyen savcı,bu kerre,fikir değiştiriyor.suç unsuru oluşmadı diyerek,mahkemeden,sanığın beraatini istiyordu.Sayın mahkeme üyeleri ve baş yargıç ta,savcının son anda değişen bu kararına uyarak,değerli bilim insanı Sümeroloğ,profesör İlmiye Çığ,ilk celsede beraat ediyordu.

     Karar,ülkemizde ve dünyada olumlu ve sevinçli karşılandı.Sayın başbakan Recep Tayyip Erdoğan da,kameraların karşısına geçip,karara memnuniyetini izhar etti.Sevindiğini söyledi.Ve de ilâve etti.Dedi ki: ( kanunlar nasıl olursa olsun,yargıçlar,kanunları vicdanlarına uygun olarak,düzgün yorumlarlarsa,sonuç iyi olur,sorun kalmaz).

     Ne yazık,sayınBaşbakanın,parantez içine aldığımız,bu sözünü,acı acı eleştirmek zorundayız.Eğer kanunlar,açık.net ve kesin,anlaşılır, ifadeler ile yazılmaz ise,içerik ve sözcükler,net değil,muğlâk bırakılırsa,her yargıç bunu,kendi görüşüne göre yorumlar.Her mahkemeden,ve temyizden de,ayni konuda,değişik kararlar çıkar.Bu rejimin adı da demokrasi olmaz.JÜRİTOKRASİ olur.

       JÜRİTOKRASİ terim ve kavramını da,ülkemizde,ilk defa ortaya atıp,hukuk ve edebiyat literatürüne katan,Yargıtay onursal başkanı Sayın Sami Selçuk olmuştur.Ülkemiz hukukçuları ve aydınları da,kendisine boşuna HUKUK ALİMİ demiyorlar zaten.

       Her zaman saygı duyduğumuz,sayın başbakanımıza naçizane bir tavsiyemiz olacak.Ülke çıkarlarımız için,HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ için,lütfen,HUKUK ALİMLERİNİN sesine kulak versinler.

        ( Cumhurbaşkanı,illâ bu meclis içinden çıkacak ) diye,ısrar ederek,Meclis içinde olmamış,değerli insanları,değerli bilgin ve alimleri,daha Cumhurbaşkanlığı yarışı başlamadan,devre dışı bırakmasınlar.Bu tutum, kendisinin her zaman sergilediği uzlaşıcı tavrı ve hukukun üstünlüğüne olan saygısı ile asla bağdaşmaz.

Unutmayalım ki:Sayın başbakanın kendisi de,partisinin iktidar olduğu 2002 seçimlerinde,haklı veya haksız,o veya bu sebeple,meclis dışında kalmıştı.Eğer,yarıştan dışlanma prensibi,o zaman da, ve günümüzde de, geçerli olsaydı,bu gün kendisini meclis içinde, ve başbakan olarak göremiyecektik.Ülkemiz de,sayın başbakanın geçen 4 yılda verdiği yararlı,yapıcı ve değerli hizmetlerden yoksun ve mahrum kalacaktı.

     Biz yürekten inanıyoruz ki: Ülkemiz 4 sene evveline göre, bu gün,uygarlık yolunda,demokrasi yolunda,bir adım,iki adım daha ilerilerdedir.

Medeniyetler ittifakı Projesi,11Kasım ile 13 Kasım,2006 tarihleri arasında,3 gün üst üste Istanbul da toplandı.Medeniyetler İttifakı zirvesine,Ülkemiz Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan,İspanya Başbakanı Jose Louis Rodriguez Zapatero,Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan,eski İran Cumhurbaşkanı Hatemi,İslâm Kalkınma Orgütü İKÖ genel sekreteri Ekmeddin İhsanoğlu,Katar prensesi Sheika Mozati,Türk Musevîleri Hamambaşı Haleva,Fener Rum Patriği Bartholomeos,Vatikan Temsilcisi George Maroviç,Suryanî Metropoliti Yusuf Çetin,Afrika’lı rahip,Desmond Tutu,ve ülkemizden,yüksek düzeyli,gurup eş başkanları olarak,birçok bakanımız katıldı.

       Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Redoğan,yaptığı güzel konuşmada,( Ya, terör,şiddet ve çatışma kültürünün küreselleşmesine seyirci kalacağız,Ya da,ORTAK İNSANÎ DEĞERLERİ küreselleştirmeyi başaracağız ) Dedi.Böylece, tam gerçeğe parmak basarak,metanet,kararlılık ve azim sergiledi.

       Medeniyetler İttifakı Projesi ortak deklarasyonu,tam bir oybirliği ve ittifak içinde,Başbakan Recep Tayyip Erdoğan,İspanya Başbakanı Jose Louis Rodriguez Zapetero ve diğer katılanlarca imzalanarak,Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna sunulmak üzere ,Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’a verildi.

        13 Kasım,2006 yılında ele alınarak yayınlanan bu çok önemli konuyu biz,4 yıl evvel,( MEDENİYETLER ÇATIŞMASI YERİNE, MEDENİYETLER UZLAŞMASI ) başlığı altında yazarak,www.demokrasidedevrim.com internet sitemizin,AKSAK ADALET ana bölümünde,yayınladık.Merak edenler,sitemizin bu bölümünü açarak, 4 yıl evvel bu konuda neler söylediğimizi,ve neden dolayı da,4 yıl evvel dahi,bugün söylenip yazılanlardan bir adım daha ileri olduğumuzu açıkça görebilirler.

        5 Aralık,2006 günü,Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu,Çankaya köşkü resepsiyon salonnunda,( Atatürk’ten bu güne kadın ve siyaset ) konulu bir simpoziyum,bir etkinlik düzenledi.Cumhurbaşkanı Ahmet necdet Sezer’in,zarif eşi Semra Sezer hanımefendi de,bu toplantıda,Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonunun,( Atatürk’ün izinde bir Ömür ) ödülünü,ülkemizin ilk Sümeroloğu,profesör Dr.Muazzez İlmiye Çığ’a verdi

        Profesör Dr. Muazzez İlmiye Çığ da,yaptığı konuşmada,Fransa’nın 100 yılda yaptığı devrimi,biz 10 yılda yaptık.Dedi.

           Hızla gelişen olaylar bizleri nerelere getiriyor,nerelere sürüklüyor.

Cumhuriyetin 83 üncü yıl dönümünde,bazı çevreler,cumhuriyetimize yönelik tehlikeleri haddinden fazla abarttılar.Eğer Atatürk yirmibirinci yüzyılda da yaşamış olsa idi,şöyle derdi.( Ey Türk Gençliği:83 yılda geliştirdiğimiz Cumhuriyetimizi,günümüzde ve gelecekte, içte ve dışta yıkabilecek tek güç vardır.O da nüklear silâha sahip olabilecek iran  mollarının şeriat rejimidir.

Nitekim:Orgeneral sayın Hilmi Özkök paşa da,2006 yılının 30 ağustosunda,Genelkurmay Başkanlığından ayrılırken,aşağı,yukarıaynı şeyi söyledi.

Hınzır Hırsız diye yarı şaka olarak başladığımız yazı,bakın bizi hangi ciddi konulara götürdü.

Demokrasi yolu çetrefildir.Demokrasi gülü dikenlidir.Ve,demokrasi, çetrefil yolda yürümek,dikenli gülleri tutabilmek hüneri ister.

Hep birlikte umalım ki:Avrupa Birliği yolunda yürüyerek,demokrasimizi sağlam temellere oturtacağız.Ve,Yüce Atatürk'ün veciz deyişi ile muasır medeniyet yolunda hızla ilerleyeceğiz.

 

Baba ve piç romanı,2006 yılı ilkbahar aylarında yayınlandığında ,bir duyuru dolayısı ile Hakkında Türklüğü aşağılamak suçlaması ile dava açılmak istenmişti.Davayı inceleyen Beyoğlu Cumhuriyet savcılığı,(soruşturmaya gerek yok) kararı vermişti.4 Temmuz,2006 günü ise,Büyük Hukukçular Birliği başkanı avukat Kemâl Kerinçsiz,İstanbul 7 inci ağır ceza mahkemesine,müracaat ederek,takipsizlik kararının kaldırılmasını ve ve kitap hakkında dava açılmasını istedi.21 Eylül,2006 günü başlayacak davada,kitabın yazarı 35 yaşındaki Elif Şafak hanımefendininin,Türk Ceza yasasının 301 inci maddesine göre,Türklüğü alenen aşağılamak suçu ile,6 ay ile 3 yıla kadar hapsi isteniyordu.Elif Şafak,davanın görüleceği tarihten 4 gün önce,Şehrazat Zelda adını verdiği ilk çocuğunu dünyaya getirmişti.

Bu davada, diğer bazı davalar gibi,ilerici-gerici sürtüşmesine,çatışmasına sahne olacaktı.Avukat Kemâl Kerinçsiz ve Büyük Hukukçular Birliği yönetim kurulu,taraftarlarına,mutlaka mahkemede hazır bulunmaları, seslerini yükseltmeleri ve,hak edenlere gerekli cevabı vermeleri çağrısı yapıyordu.Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı Ahmet Akabay ise,devlete,mahkemeyi ve insanları saldırılardan korumak çağrısı yapıyordu.

Büyük Hukukçular Birliği başkanı,eski ülkü ocak’lı avukat Kemâl Kerinçsiz,10 avukat arkadaşı ile,avukat cübbelerini giyerek davaya müdahil avukatlar olarak katıldılar.Elif Şafak ise,4 gün önce doğum yaptığından,doktoru izin vermediği için davaya katılamadı.Gazetelerin yazdığına göre,mahkeme sahası,sanki bir sürtüşme,tartışma alanı gibi idi.Gene gazetelerin yazdığına göre,Ülkü Ocakları eski Istanbul iı başkanı avukat Levent Temiz,üzerinde avukat cübbesi ile,sanık yazar Elif Şafağ’ı desteklemeğe gelenlerle tartışıyor ve,onlara tekmeler savuruyordu.

Mahkeme, ayni gün savcının da isteğine uyarak,Yazar Elif Şafak hakkında beraat kararı veriyordu.

Karardan sonra,Avrupa Birliği adına davayı izlemeye gelen Avrupa Birliği yetkilileri,beraat kararından memnuniyet duyduklarını,ancak Avrupa Birliği yolunda ilerlemek isteyen ülkemizin,fikir ve anlatım özgürlüğünü kısıtlayan 301 inci maddenin,kaldırılması,en azından düzeltilmesi gerektiğini söylediler.

     Ayni gün,ülkemizin en etkili ve en kuvvetli sivil toplum örgütlerinin başında gelen Türk İş Adamları Ve Sanayicileri Derneği ( TUSİAD ), Elif Şafak davası dolayısı ile yayınladığı bildiride,fikir,anlatım ve ifade özgürlüğünü zedeleyip,yok ettiği gerekçesi ile Türk Ceza kanununun 301 inci maddesinin kaldırılması gerektiği çağrısını yapıyordu.

      2006 yılı Ekim ayı sonlarında,İtalya da medya devi RCS gurubu uluslar arası gazetecilik dalında,19 Kasım,2001 tarihinde,Afganistan da ölen,Corriere de la sera gazetesi muhabiri MARİA GARCİA CUTİLİ adına dağıtılan ödülü ELİF ŞAFAK ve RAI 3 televizyon muhabiri BOSTERİ ye verdi

     2006 yılı Eylül ayının sonlarına doğru,Hükümet ve iktidar partisi,gerek Avrupa Birliği yetkililerinin,gereksede ,Türk Sanayici ve İş adamları derneği (TUSİAD) ın tavsiyelerine uyarak,301 inci maddeyi değiştirerek,düşünce ve ifade,anlatım özgürlüğünü sağlamak için,muhalefete açık bir çağrıda bulundu.( Geliniz,birlikte,301 inci maddeyi değiştirelim.Ülkemizde,düşünce ve ifade,anlatım özgürlüğünü sağlayalım.) Kendisini Sosyal-Demokrat olarak tarif eden,ana muhalefet partisi,Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanı Deniz Baykal’ın,bu çağrıya verdiği cevap,günün sözü olacak kadar enterasandı. Allez au autre porte.=Go to other door. Öz türkçesi:Başka kapıya git.

 

     Sayın Deniz Baykal,bilmiyormu ki? Yirmibirinci yüzyılda,düşünce, ve ifade,anlatım özgürlüğüne karşı çıkmak,hem çok ayıptır.Hemde çok günah.

     18 Eylül,2005 günü,Istanbul ikinci Asliye-ceza mahkemesinde,Aram yayıncılık sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Fatih Taş hakkında ilginç bir dava açıldı.Suçu Amerikan yazarı John Tilman’ın,( Savaş ganimetleri;Amerikan silâh ticaretinin insani bedeli ) adlı kitabını yayınlamak.Ek bir iddianame ile de kitabı Türkçeye çeviren,çevirmenler,Lütfi Taylan Torun ve Aysel Yıldırım da,davaya dahil edildi.Uluslararası af örgütü Fransa şubesi,Türkiye koordinatörü Clacide Edelmann,açılan bu davayı,dünyada eşi,benzeri olmayan bir dava olarak nitelendirdi.Ayni günlerdeVan dördüncü ağır ceza mahkemesinde,9 Kasım,2005 te,Şemdinli de bombalanan Umut kitabevi sahibi Şerefi Yılmaz da,terör örgütüne üye olmak suçlaması ile yargılandı.

       2006 yılında Ekim ayı içerisinde,Şemdinli davası ile ilgili,bağlantılı olabilecek başka davalar da karara bağlandı.Şemdinli’deki kitabevini bombalayan kişiye ve hatta Şemdinli kitabevi sahibine bile,olaya karışan iki ast subaya verilen cezalara benzer,onlar kadar ağır cezalar verildi.
       8 Kasım,2006 günü de,Avrupa Birliği komisyonu,herkesin sabırsızlıkla beklediği,( Avrupa Birliği Türkiye ilerleme raporunu ) yayınladı.
Raporda,Ülkemizin Avrupa Birliği yolunda attığı dev adımlar ile ilerlemeler sayılmak ve övülmekle birlikte noksan kalan,yapılamayan,ve de yapılması gereken noksanlar,eksikler birer birer sayılmaktadır.Özetlemek gerekirse,


       1-Yolsuzluklarla yeterli derecede mücadele yapılmadığı,birçok siyasetçi ve üst bürokratın yolsuzlukların içinde olduğu vurgulandı.


       2-Kamu yönetiminde ve yerel yönetimlerde,Yolsuzlukları,vurgunları,rüşvetleri önliyecek olan ŞEFFAFLIK ve SAYDAMLIK bir türlü sağlanamadı.


       3-Yine siyasetçilerin ve üst düzey büroratların rüşvete ve yolsuzluğa katılımını,bulaşmasını önlemek için, SİYASAL KÜRSÜ DOKUNULMAZLIĞININ,sınırlanması ve kaldırılması için,özellikle iktidarı ele

 geçiren siyasî parlâmenterler, ellerini hiç kıpırdatmadılar.


       4-Kamu ihalelerinde,uyulması gereken yasal düzenlemeler yapılmadı.Kamu ihaleleri tamami ile şeffaf ve herkesin gözü önünde yapılması gerekir iken,yine,kapalı kapılar ardında siyasîlerin ve üst düzey bürokratların,iş sahipleri ile yaptıkları al-güllüm;Ver-güllüm usulü pazarlıklarla gerçekleşmektedir.


       5-Siyasiler ve üst düzey bürokratların karıştığı rüşvet,vurgun ve yolsuzlukların üzerine kararlılıkla gidilmemektedir.Çoğu,zaman aşımına uğramaktadır.


       6-Yargı erki,bu konuların üzerine gitmekte ve sonuçlandırmakta yetersiz kalmakta,isteksiz davranmaktadır.


       7-Daha önce de,Şemdinli olaylarına da,raporda yer vereceğini açıklıyan Avrupa Komisyonu işte o hassas konuya da değindi.Olaya karışan iki ast subaya ve diğer ilgili iki kişiye yargının caydırıcı cezalar vermiş olmasına rağmen,hazırlanan iddianame ve kararda,Türk Silâhlı Kuvvetlerinin hiç eleştirilmediği konusunda sitemde bulunuldu.Hazırladığı iddianamesinde,yüksek rütbeli komutanlara ilişkin suçlamalara da yer veren Van Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın savcılık görevinden azli ve meslekten men cezası alması eleştirildi.Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu nun bağımsızlığına ilişkin soru işaretleri doğduğu belirtildi.
       8-Avrupa Birliği Komisyonu,sivil-asker ilişkileri alanında sınırlı ilerleme sağlandığını kaydetti.Türk Silâhlı Kuvvetleri siyasi etki yapmağa devam ediyor.Dedi.Türk Silâhlı Kuvvetleri iç hizmet kanununun

 orduya geniş hareket serbestliği sağladığını vurguladı.


       9-Bernard Show’a göre,dünyada en büyük budalalık,konuşacak yerde susmak.Susacak yerde konuşmaktır.Maalesef bizim ülkemizde, bu ikisi,çok sık, birbiri ile karıştırılıyor.
Nazım Hikmet, ( Ceviz ağacı ile yunus’un hikâyesi adlı şiirinde: Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında / Ne sen bunun farkındasın,ne de polis farkında / Diyor.Ben,sen,polis,farkında olmasak ta,Avrupa Birliği cevizin farkında.
Askere siyasî konularda konuşamama ve konuşma sınırı:Rapor,hükümetin kabul ettiği yeni milli güvenlik siyaset belgesinin parlâmentoda görüşülmediğini eleştiriyor.Ulusal güvenlik stratejisinin oluşturulmasında sivillerin denetim işlevini yerine getirmediklerinden yakınıyor.Askerî yetkililerin,Kıbrıs,lâiklik,Kürt sorunu,Şemdinli olayları gibi siyasî konularda,iç ve dış meselelerde konuşmalarını eleştiriyor.Ordunun açıklamalarının savunma ve güvenlik konularını ilgilendirmesi ve sadece hükümetin yetkisi altında yapılmasını vurguluyor. Bizde,bu çok önemli konuda,ufak bir ilâve yapmak istiyoruz.Görevde iken,omuzlarında apoletleri olduğu zaman,siyasî nitelik taşıyan demeç ve konuşmalarını duymağa çok alıştığımız,grnel kurmay eski başkanı Orgeneral sayın Doğan Güreş,Orgeneral sayın Çevik Bir ve,Orgeneral Hurşit Tolon ,Şimdi emekli oldular.İşte şimdi konuşma zamanları.Konuşsunlar,yazsınlar,söylesinler.İsterlerse siyasî parti kursunlar,veya partilere katılsınlar.Bizde onları dinliyelim.Fikirlerinden istifade edelim.Ve de,gerekirse arkalarından gidelim.Ama onlar,konuşmamaları gerektiği zaman konuştular.Şimdi ise,konuşmaları gerekirken,neden se susuyorlar.Bu durum da,yurtdaşlar olarak bizleri üzüyor.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

19 Ocak,2007 tarihli Sabah gazetesinin yazdığına göre,9 Kasım,2005 tarihinde,Şemdinli’deki Umut kitabevini bombalamaktan 39 yıl,5 ay,10 ar gün hapis cezasına çarptırılan ast subaylarAli Kaya ve Özcan İldeniz’in avukatları Yargıtay Birinci Ceza Dairesinde,18 Ocak,2007 tarihinde,görülen temyiz davasına katıldı.Avukat Vedat Gülşen,mahkemeye Umut kitabevinin maketini sundu.Mahkemeye verdiği dilekçe de de, ( Mahkûmiyet kararını bozun.Terörle mücadele eden silâhlı kuvvetler personeline moral olsun. ) Diye yazdı.Yargıtay kararın 1 Şubat,2007 de açıklanacağını söyledi.Mahkûmiyet kararını veren Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi,itirafçı Veysel Atasoy’un davasını ayırmış,onu da,ayni cezaya çarptırmıştı.Veysel Atasoy’un temyiz davası ise daha sonra görülecek

 

İlave: 21.01.2007

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

      Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesi  Van 3 üncü ağır ceza mahkemesinin Astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz hakkındaki 22-06-2006 günkü mahkûmiyet kararını 16 Mayıs,2007 tarihinde eksik soruşturma gerekçesiyle bozdu.Van 3 üncü Ağır Ceza Mahkemesi 14 Eylül,2007 deki dördüncü duruşmasında görevsizlik kararı verdi.Ve davanın askerî mahkemede görülmesini kararlaştırdı.

      Bunun üzerine Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askerî mahkemesinde dava açıldı.

      Van Jandarma Asayiş Kolordu Askerî Mahkemesi ilk duruşmanın öğleden sonraki bölümünde sanık avukatların talepleri doğrultusunda hakim Yarbay Savrul Savcı Hakan İleri’den mütalâa istedi.Savcı İleri ,delillerin toplanması,sanıkların kaçma ihtimallerinin bulunmaması ve sabit ikametgâhlarının olmasını gerekçe göstererek sanıkların tahliyelerini istedi.Hakim Savrul,sanıkların CMK NİN 102 inc maddesi gereğince sanıkların tutuksuz yargılanmak üzere tahliyelerine karar verdi.

       9 müdahil Avukatta duruşma salonunun terk etti.

       18 Aralık,2007 tarihli Hürriyet gazetesinin verdiği toplu bilgilere göre:

       5 Şubat,2006 günü lise öğrenicisi 16 yaşındaki O.A Trabzon da  görevli 61 yaşındaki Santa Maria Katolik kilisesi rahibi İtalyan Andrea  SATORO bir pazar ayininin ardından Glock marka tabanca ile göğsünden vurarak öldürdü.O.A 18 yıl hapse mahkûm oldu..

       3 Temmuz 2006 da Samsunda görevli İtalyan Mater Dolorosa Kilisesi 74 yaşındaki Katolik rahibi Piere Brunissen  sokak ortasında bıçakla kalçasından yaralandı..

       18 Nisan,2007 günü,Malatya Zirve yayınevinde çok acıklı görüntüler içinde 3 cinayet işlendi.19 yaşındaki Hamit Çeker,19 yaşındaki Cuma Özdemir,20 yaşındaki Salih Gürler ve Emre Günaydın adlı 4 genç Zirve yayınevini bastılar.Hiristiyan dininden olan Alman uyruklu 46 yaşındaki Tilmann Geske,T.C. uyruklu 35 yaşındaki Necati Aydın’ı, ve T.C. uyruklu 32 yaşındaki Yüksel Uğur’u sandelyelere sıkı sıkı bağladılar.Bıçakla gırtlaklarını keserek öldürdüler.

        3 sanık anında yakalanıp etkisiz hale getirildiler. Sonradan eylemin plânlayıcısı olduğu söylenen Emre Günaydın ise pencereden atlayarak yaralandı. Komaya girdi.Turgut Özal Tıp Merkezine tedavi için kaldırıldı.

       Savcılık dava iddianamesini hazırladı. Öldürülen kişilerin müdahil avukatları dosyada sanıklarla ilgili bilgilerin yanında, Zirve yayınevinde yapılan misyonerlik faaliyetlerine ait bilgilerin çok fazla olduğunu şikâyet ettiler. Bu ilgilerin yeni hedefler belirleyeceğini de iddia ettiler.

      Ayrıca bazı bilgilerin ve kaset kayıtlarının da kaybolup silindiği iddia edildi.

      Daha sonra 16 Aralık,2007 tarihli Milliyet gazetesinin yazdığına göre,yoğun bakımda bir ay kalan Emre Günaydın uyandığı sırada (Hacı abi) diye seslenmiş.Jandarma görevlisinin ne oldu demesi üzerine( Adamları ekmek bıçağı ile hatur hutur kestim.Uyuyamıyorum.Bunu sana söyledim.Rahatladım.) Demiş.

       16 Aralık,2007 Pazar günüde de İzmir’in Bayraklı semtindeki Saint Antuan kilisesinde Pazar ayinini yöneten İtalyan Rahip Adriano Franchini ayini izleyen Balıkesir’li 19 yaşındaki Ramazan Bay tarafından kendisini koridorda uğurlarken bıçakla karnından yaralandı.Daha sonra Ramazan Bay bıçakla yakalandı.Yakalandığı zaman Ramazan Bay, Kurtlar Vadisi Pusu dizisini izlediğini,dizinin etkisinde kalarak eylemi gerçekleştirdiğini söyledi.Bir iki gün sonrada ifadesini değiştirerek meşhur olmak için yaptım.Dedi.

      Aradan 4 gün geçince, yani 20Aralık,2007 günkü Milliyet gazetesinin yazdığına göre, gene Ramazan Bay  Milliyetçiyim, bir dönem Ülkü ocaklarına gittim. Dedi. Kurtlar Vadisi dizisinden etkilendiğini söyledi.Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayetleri faillerinin toplumda kahraman gibi gösterilmesinden etkilendiğini belirtti. ( Böyle bir işe girersem, kahraman ve ünlü olurum diye düşündüm.) Dedi.

     19 Aralık,2007 günkü Milliyet Gazetesinde Zirve Yayınevi cinayet ile ilgili şöyle bir haber yer aldı. MALATYA KATLİAMINDA SKANDALLAR BİTMİYOR : Sanıkların kanlı kıyafetleri,ayrı ayrı olması gerekirken ayni delil zarfı ile Ankara’ya gönderildi.Sanık Emre Günaydın’ın da yok denilen elbisesi zarftan çıktı.

      15 Ocak,2008 tarihli Milliyet gazetesinde de Malatya Zirve yayınevi Cinayeti hakkında haberler vardı. Malatya üçüncü ağır ceza mahkemesi mağdur avukatlarının ,sanıkların soykırım suçundan yargılanmaları ve duruşmanın kamarayla kayda alınması istemini reddetti.

      Tutuksuz yargılanan sanıklardan Kürşad Kocadağ mahkemeye şöyle ifade verdi. ( Üniversiteden ağabeğiler gelip bir Nur-evinde bize ders veriyorlardı. Fahrettin Ölmez diye bir hocamız vardı. Burada Said-i Nursî’nin kitaplarını okuyorduk.Bu eve de Emre Günaydın’ın aracılığı ile gittim. Emre Günaydın beni 4 ay önce arayarak kafeye çağırdı.Malatya’da 49 kilise evi olduğunu,bunların başında papazların bulunduğunu anlatırken.( Bunların aralarına gireceğim.Ne yapıyorlar,bunlara paralar nereden geliyor,hangi iş adamları yardım ediyor bunları öğreneceğim ) Dedi.

 

İlinti: 

     *  Profesör Alvin ve Heidi Toffler’lerin ZENGİNLİK DEVRİMİ kitabı.5 inci bölüm (HIZLARIN ÇARPIŞMASI. Sayfa 55-64

     * Uygarlık Aşamaları

     * Mandadan Ağır Giden Adaletimiz.

 

www.demokrasidedevrim.com adına,

Dr.Hasan Horto

 

 

 
  Bu bölüm ile ilgili görüş, eleştiri veya ilave edecekleriniz varsa
lütfen " info@demokrasidedevrim.com " adresine iletirseniz memnun olacağım.

 

 

SAYFA BAŞI

  AKSAK ADALET BİLİM ve TABABETZALIM SİYASET