AKSAK ADALET BİLİM ve TABABETZALIM SİYASET
   

Dr.Hasan Horto Biyografi

 
 
 

KENDİ İÇİNDEN CUMHURBAŞKANI ÇIKARAMAYAN

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

 

 2000 yılı nisanında Cumhurbaşkanı Sayın Demirel'in görev süresi doluyordu. Ben daha o zaman siyasi partilerin kendi adayları üzerinde anlaşıp parlamento içinden bir Cumhurbaşkanı çıkaramayacağını, parlamento dışından Cumhurbaşkanı arayışına gireceğini aşağı yukarı biliyordum. Bu bir bilgelik değildir. Siyasi partilerimizin yapısı, düşünceleri, davranışları bellidir. Siyasi bir aday üzerinde anlaşamayacaklarını tahmin etmek zor değildi; Parlamento dışından Cumhurbaşkanı arayışına girince de bütün modern dünyada olduğu gibi akla ilk gelecek olanlar yüksek mahkemelerin sayın başkanları olacaktı.Yargıtay Başkanı Sayın Sami Selçuk 3 tane yabancı dile aşina olması ile; Üniversite dışından üniversitede imtihana girerek doçentlik kariyerini alması ile yazdığı kitaplarla, yalnız yerli hukukta değil, yabancı hukuktaki incelemeleri ile ve nihayet yabancı ülkelerde kendini tanıtmış olması ile böyle bir seçenekte herkesten çok ağır basardı. Bu olguyu ve laiklik konusunun Türkiye'deki hassasiyetini nazara alarak kendisine ve hanımına çok söyledim, adeta yalvardım. Laiklik konusuna çok sert girmesin, biraz yumuşatsın esnek olsun diye; Hiç hakkım olmadığı halde çizmeyi ve haddimi de aşarak baskı yapar duruma düştüm. Maalesef başarılı olamadım; Aradan iki yıl geçti her fırsatta hanımına ve kendisine bu sitemimi tekrarlarım; Beni dinlemediniz diye... Bu sert çıkışı kendisine çok şey kaybettirdi. Kendisi kaybetti ama; Umalım bu açıklamalardan ülke kazansın. Birçok insan özellikle yazar ge-çinen bazı kesimler kendisini yanlış anladılar, yanlış değerlen-dirdiler ve akıl vermeğe kalktılar. Bolu Abant'ta Fethullah Cemaatine yatkın bir vakfın düzenlediği toplantıya katıldı. Orada konuştu diye kendisini Fethullahçı olarak göstermeğe kalktılar. Eğer bir bilimadamı davet üzerine katolik kilisesinin düzenlediği ve Katolik'lerle beraber Ortadoks'ların, Protestan'ların, Musevi'lerin, Müslüman'ların, Budist'lerin ve hatta Ateist'lerin katıldığı bir bilimsel toplantıya konuşmacı olarak katılır ve fikirlerini söylerse ve o fikirlerden Budist'ler, Ateist'ler, Musevi'ler, Müslüman'lar kadar katolikler'de istifade ederse, o bilim adamı katolik olmuş'mu sayılır? Bu iptidai mantığı sergileyen yazar, çizerler bu ayıbı herzaman taşıyacaklardır. BERNARD RUSSEL, kültürsüzlükten kaynaklanan anlayış yokluğundan bakınız nasıl yakınır: Çölde bağırıyorsun, bağı-rıyorsun, bağırıyorsun bir türlü sesin çıkmıyor. Bir kaya parçası yok'ki sesine yankı versin. Bunları yazarken kendisinden onay almış'ta değilim; Onay almaya kalksam beni engelleyecek, yazmama izin vermeyecek; Bu bakımdan ben kendisine sorma-dan yazıyorum; Çünkü Ülke açısından yazmakta yarar görüyorum.Ben diyor Sami Selçuk bilimi izlerim, bilimi teslim almam, bilime teslim olurum. Benim izlediğim bilim hukuktur, felsefedir, sosyolojidir. Ben de diyorum'ki: Ancak bir aşamadan sonra bunlar yetmez. Bunlara politika ve diplomasi bilimini'de katmak lazım-dır. Politika bilimi zaman ve zemini gözeterek amaçlar, olanak-lar ve fırsatlar arasında hassas dengeler kurabilme sanatıdır. 50 yaşına basan bir hanımın yaşgününe 31 çiçek göndererek kutlayan; Hayır diyecek yerde belki; Belki diyecek yerde evet diyebilen bir kişi rahatça diplomat olabilir. Hayır kelimesinin ise diplomasıde hiç yeri yoktur. Japonlar hiç, hayır kelimesini kul-lanmadan on yedi ayrı şekilde hayır diyebiliyorlar. Thoreau'ya göre doğru konuşmak için doğru söyleyen ve doğru dinleyen iki insan lazımdır. 19.Şubat.2001'de olaylı dağılan MGK toplantısı gösterdi'ki: Cumhurbaşkanı, Başbakan ve yardımcısı, ne doğru söylemesini, ne de doğru dinlemesini biliyor. Bu da Devlet zir-vemizin politika biliminde fukaralığını açıkça sergiliyor. Lenin kitleleri başarıya ulaştırmak için "Bir adım ileri iki adım geri" ki-tabını yazdı. Yazılışından 90 yıl sonra dahi bu kitap bütün dünya üniversitelerinde klasik politika kitabı olarak okutulmak-tadır. Bir'de Amerika'lıların söylediği "Right Time, Right Place" tabiri vardır. Yani bir fikrin açıklanması için uygun zaman ve uygun zemin lazımdır. Sert eleştiriler için uygun zaman olmadığını düşündüğüm; Tartışmalar, Fırtınalar koparan laiklik açıklamasına gelelim. Deniliyor'ki: Akademisyenler, Fransızca "LAICISM" kelimesini Türkçe'ye laikçi olarak tercüme etmişler. Ünlü Fransız lügati ROBERT'ı açtığımız da Laic, Laique ve Laicism kelimelerinin 1789 Fransız Devrimi'nden sonra ilk defa 1842 yılında politik kelimeler olarak Fransızca'ya girdiğini görürüz. İkisi'de aynı anlamdadır. Laic dinden, kiliseden arındırılmış anlamına sıfattır. Laicism ise kiliseden, dinden arındırılmayı kapsayan isimdir. Aynı anlamda biri sıfat biri isimdir. Laikçi ise Fransızca zaten sıfat olan laik kelimesine Türkçe-ci sıfatını ilave etmekle ortaya çıkan yanlış ve acayip bir kelimedir. Tam bir uydurmadır. Hiçbir lügatte yeri iyoktur. Amma gelin görün'ki: Kullanılışı tam bir kargaşaya, tam bir kör dövüşüne sebep olmuştur. Ne üzücü ve ne gariptir'ki: Yargıtay Başkanı ile Yargıtay Başsavcısı bile bu uyduruk kelime yüzünden gazete sayfalarında birbiri ile ge-reksiz tartışmaya girmiştir. Fransızca'da aynı anlama gelen kökünü Latince'den almış çok daha eski bir kelime daha vardır. "SECULIER" Bu kelime İngilizce'ye de girmiştir. Yunanca'ya da girmiştir. İngilizce laik anlamında Seculaier State, Seclusive Go-ventment denir. Yunanca Sacula=Cep ve kese; Saculie=Küçük cep, kesecik anlamına gelir. Tıpta'da sac kelimesi kullanılır. Diğer dokulardan bir zarla ayrılmış, sınırlanmış anlamına gelir. Görülüyor'ki: Seculier ve Seculaire kelimeleri kargaşa yaratma-yacak daha eski, daha köklü kelimelerdir. Aynı anlama gelirler. Laic gibi Laicism gibi politik kelimeler değillerdir. Soyutlanmış arındırılmış, ayrılmış anlamına gelirler. Tabii'ki dinden,kiliseden, tarikatlardan soyutlanmış anlamına. Ülkemizde hukukta yaşaya geldiğimiz kargaşanın, batıdan aldığımız medeni hukuk, ceza hukuku ve diğer mevzuatın uygulamasını batı hukukuna göre hiç öğretimi, eğitimi olmayan hukukçulara bırakmak zorunda kalmış olmamızdan kaynaklandığı söylenmiyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında ülkemizde batı hukukuna göre öğretim, eğitim görmüş hukukçu bulmak olanaksız olduğu gibi; Osmanlı hukukuna göre yetişmiş kadıları, hakimleri toptan batıya gönderip öğretim, eğitime sokmak'ta mümkün değildi. Batı Almanya, Doğu Almanya ile birleşince batı Almanlar, Doğu Almanya hukukçularının hepsini emekli ettiler. Ancak genç olanları batı Alman hukuk fakültelerinde öğretim ve eğitim-den geçirdikten sonra mesleklerini kullanmalarına müsaade et-tiler. Bunu Batı Almanya hukuk profesörleri beynelminel hukuk sempozyumlarında açıklıyorlarmış; Yargıtay başkanı Türkiye Avrupa birliğine girdiğinde Avrupa Türkiyede,Ortadoğuda ve dokuz Türk Cumhuriyetinde önemli stratejik tepeler kazanacak diyordu. Türkiye'de ise artık Nazım Hikmet ile Necip Fazılı bir araya getirme zamanımız geldi deyince bir dinleyici "Biz Necip Fazıl ile Nazım Hikmeti yaşarken bir araya getirebildik mi?" diye sorunca "Hayır getiremedik ikisini de hapse attık" dedi. Edgar Martin ve Sami Naif "BİR UYGARLIK SİYASETİ" kitabında benzer görüşler serdediyor ve diyor'ki: Yeryüzünü uygarllaştırmak, dayanışma içine sokmak vatanlara ve kültürlere olabildiğince saygılı kalarak insanlığı birleştirmektir. Clinton 1999 İstanbul AGİK Toplantısı'nda bize ve Avrupa'ya baskı yaparak bizi adeta Avrupa'ya zorla kabul ettirdi. Bu başarısı vizyonunun ne kadar geniş ve zengin olduğunu yalnız Amerika'nın değil bütün dünyanın lideri olduğunu gösteriyor. Korkarım kendisini çok arayacağız. Hatırlayacağımız gibi ağırlığını koyarak Ermeni soy kırım tasarısını Amerikan Temsil-ciler Meclisi'nden geri çekmiştiMerkezi Roma'da olacak olan uluslararası ağır ceza mahkemelerinin kurulmasını 130 ülke hükümeti imzaladı; 27 ülkenin parlementolarında imzalanmış olmasına rağmaen daha 60 ülkenin parlementolarında onaylanması gerekiyor. Türkiye tereddütte, hala imzalamadı. Deniliyor'ki: Uygar dünyada insan hakları ve hukukun üstünlüğü ulusal eğemenliğin önüne geçmiştir. Eğer Biz'de Atatürk'ün hedef gösterdiği uygar dünyada yerimizi alacaksak, bunu en kısa yoldan sağlamak zorundayız. Eflatun'dan kaynaklanan klasik Cumhuriyet'te insan hakları yoktur; İnsan hakları ilk defa 1776 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde Virginia Halklar Bildirisi ile kanunlara geçmiştir bundan onüç yıl sonra'da 1789 Fransız insan ve yurttaş hakları bildirgesinde yer almıştır. ABD'de President Johnson 1967 yılında "Public Information Act" yani yurttaşların bilgilendirilme hakkı kanununu imzaladı. Bu kanuna göre devlet kurumları yurttaşlarına istedikleri bilgiyi vermek zorundadır. İngiltere'de, Amerika'dan tam 33 yıl sonra Tony Blair aynı kanunu hatta bazı noksan tarafları ile 1999 Nisan'ında Avam Kamarasına sunabildi. Aynu kanunun bir ileri aşaması "Transparancy And sunshine Act" yani yönetimde tam şeffaflık kanunu ise 1994 yılında ABD'de kabul edildi.

Şimdiye kadar sağlıkta ve yargıda aksayan yönleri acımasızca eleştirmeye çalıştık. Acaba politikacıların durumu nedir? Bu sayfayı açarken politikacıların insanoğluna yapabileceği kötülükleri sergilemek için 1999 yılında Kosova Savaşı'ndan sonra yazdığım  Halkları halklara düşman eden Politikacılar başlıklı yazımı aynen buraya alıyorum.

Dr.Hasan HORTO

 

 

 
  Bu bölüm ile ilgili görüş, eleştiri veya ilave edecekleriniz varsa
lütfen " info@demokrasidedevrim.com " adresine iletirseniz memnun olacağım.

 

 

SAYFA BAŞI

  AKSAK ADALET BİLİM ve TABABETZALIM SİYASET