| |
KENDİ İÇİNDEN
CUMHURBAŞKANI ÇIKARAMAYAN
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET
MECLİSİ
2000
yılı nisanında Cumhurbaşkanı Sayın Demirel'in görev
süresi doluyordu. Ben daha o zaman siyasi partilerin
kendi adayları üzerinde anlaşıp parlamento içinden bir
Cumhurbaşkanı çıkaramayacağını, parlamento dışından
Cumhurbaşkanı arayışına gireceğini aşağı yukarı
biliyordum. Bu bir bilgelik değildir. Siyasi
partilerimizin yapısı, düşünceleri, davranışları
bellidir. Siyasi bir aday üzerinde anlaşamayacaklarını
tahmin etmek zor değildi; Parlamento dışından
Cumhurbaşkanı arayışına girince de bütün modern dünyada
olduğu gibi akla ilk gelecek olanlar yüksek
mahkemelerin sayın başkanları olacaktı.Yargıtay Başkanı
Sayın Sami Selçuk 3 tane yabancı dile aşina olması ile;
Üniversite dışından üniversitede imtihana girerek
doçentlik kariyerini alması ile yazdığı kitaplarla,
yalnız yerli hukukta değil, yabancı hukuktaki
incelemeleri ile ve nihayet yabancı ülkelerde kendini
tanıtmış olması ile böyle bir seçenekte herkesten çok
ağır basardı. Bu olguyu ve laiklik konusunun
Türkiye'deki hassasiyetini nazara alarak kendisine ve
hanımına çok söyledim, adeta yalvardım. Laiklik konusuna
çok sert girmesin, biraz yumuşatsın esnek olsun diye;
Hiç hakkım olmadığı halde çizmeyi ve haddimi de aşarak
baskı yapar duruma düştüm. Maalesef başarılı olamadım;
Aradan iki yıl geçti her fırsatta hanımına ve kendisine
bu sitemimi tekrarlarım; Beni dinlemediniz diye... Bu
sert çıkışı kendisine çok şey kaybettirdi. Kendisi
kaybetti ama; Umalım bu açıklamalardan ülke kazansın.
Birçok insan özellikle yazar ge-çinen bazı kesimler
kendisini yanlış anladılar, yanlış değerlen-dirdiler ve
akıl vermeğe kalktılar. Bolu Abant'ta Fethullah
Cemaatine yatkın bir vakfın düzenlediği toplantıya
katıldı. Orada konuştu diye kendisini Fethullahçı olarak
göstermeğe kalktılar. Eğer bir bilimadamı davet üzerine
katolik kilisesinin düzenlediği ve
Katolik'lerle beraber
Ortadoks'ların,
Protestan'ların,
Musevi'lerin,
Müslüman'ların,
Budist'lerin ve hatta
Ateist'lerin
katıldığı bir bilimsel toplantıya konuşmacı olarak
katılır ve fikirlerini söylerse ve o fikirlerden
Budist'ler, Ateist'ler, Musevi'ler, Müslüman'lar kadar
katolikler'de istifade ederse, o bilim adamı katolik
olmuş'mu sayılır? Bu iptidai mantığı sergileyen yazar,
çizerler bu ayıbı herzaman taşıyacaklardır. BERNARD
RUSSEL, kültürsüzlükten kaynaklanan anlayış yokluğundan
bakınız nasıl yakınır: Çölde bağırıyorsun,
bağı-rıyorsun, bağırıyorsun bir türlü sesin çıkmıyor.
Bir kaya parçası yok'ki sesine yankı versin. Bunları
yazarken kendisinden onay almış'ta değilim; Onay almaya
kalksam beni engelleyecek, yazmama izin vermeyecek; Bu
bakımdan ben kendisine sorma-dan yazıyorum; Çünkü Ülke
açısından yazmakta yarar görüyorum.Ben diyor Sami Selçuk
bilimi izlerim, bilimi teslim almam, bilime teslim
olurum. Benim izlediğim bilim hukuktur, felsefedir,
sosyolojidir. Ben de diyorum'ki: Ancak bir aşamadan
sonra bunlar yetmez. Bunlara politika ve diplomasi
bilimini'de katmak lazım-dır. Politika bilimi zaman ve
zemini gözeterek amaçlar, olanak-lar ve fırsatlar
arasında hassas dengeler kurabilme sanatıdır. 50 yaşına
basan bir hanımın yaşgününe 31 çiçek göndererek
kutlayan; Hayır diyecek yerde belki; Belki diyecek yerde
evet diyebilen bir kişi rahatça diplomat olabilir. Hayır
kelimesinin ise diplomasıde hiç yeri yoktur. Japonlar
hiç, hayır kelimesini kul-lanmadan on yedi ayrı şekilde
hayır diyebiliyorlar.
Thoreau'ya göre doğru konuşmak
için doğru söyleyen ve doğru dinleyen iki insan
lazımdır. 19.Şubat.2001'de olaylı dağılan MGK toplantısı
gösterdi'ki: Cumhurbaşkanı, Başbakan ve yardımcısı, ne
doğru söylemesini, ne de doğru dinlemesini biliyor. Bu
da Devlet zir-vemizin politika biliminde fukaralığını
açıkça sergiliyor. Lenin kitleleri başarıya ulaştırmak
için "Bir adım ileri iki adım geri" ki-tabını yazdı.
Yazılışından 90 yıl sonra dahi bu kitap bütün dünya
üniversitelerinde klasik politika kitabı olarak
okutulmak-tadır. Bir'de Amerika'lıların söylediği "Right
Time, Right Place" tabiri vardır. Yani bir fikrin
açıklanması için uygun zaman ve uygun zemin lazımdır.
Sert eleştiriler için uygun zaman olmadığını düşündüğüm;
Tartışmalar, Fırtınalar koparan laiklik açıklamasına
gelelim. Deniliyor'ki: Akademisyenler, Fransızca
"LAICISM" kelimesini Türkçe'ye laikçi olarak tercüme
etmişler. Ünlü Fransız lügati ROBERT'ı açtığımız da
Laic, Laique ve Laicism kelimelerinin 1789 Fransız
Devrimi'nden sonra ilk defa 1842 yılında politik
kelimeler olarak Fransızca'ya girdiğini görürüz.
İkisi'de aynı anlamdadır. Laic dinden, kiliseden
arındırılmış anlamına sıfattır. Laicism ise kiliseden,
dinden arındırılmayı kapsayan isimdir. Aynı anlamda biri
sıfat biri isimdir. Laikçi ise Fransızca zaten sıfat
olan laik kelimesine Türkçe-ci sıfatını ilave etmekle
ortaya çıkan yanlış ve acayip bir kelimedir. Tam bir
uydurmadır. Hiçbir lügatte yeri iyoktur. Amma gelin
görün'ki: Kullanılışı tam bir kargaşaya, tam bir kör
dövüşüne sebep olmuştur. Ne üzücü ve ne gariptir'ki:
Yargıtay Başkanı ile Yargıtay Başsavcısı bile bu uyduruk
kelime yüzünden gazete sayfalarında birbiri ile
ge-reksiz tartışmaya girmiştir. Fransızca'da aynı anlama
gelen kökünü Latince'den almış çok daha eski bir kelime
daha vardır. "SECULIER" Bu kelime İngilizce'ye de
girmiştir. Yunanca'ya da girmiştir. İngilizce laik
anlamında Seculaier State, Seclusive Go-ventment denir.
Yunanca Sacula=Cep ve kese; Saculie=Küçük cep, kesecik
anlamına gelir. Tıpta'da sac kelimesi kullanılır. Diğer
dokulardan bir zarla ayrılmış, sınırlanmış anlamına
gelir. Görülüyor'ki: Seculier ve Seculaire kelimeleri
kargaşa yaratma-yacak daha eski, daha köklü
kelimelerdir. Aynı anlama gelirler. Laic gibi Laicism
gibi politik kelimeler değillerdir. Soyutlanmış
arındırılmış, ayrılmış anlamına gelirler. Tabii'ki
dinden,kiliseden, tarikatlardan soyutlanmış anlamına.
Ülkemizde hukukta yaşaya geldiğimiz kargaşanın, batıdan
aldığımız medeni hukuk, ceza hukuku ve diğer mevzuatın
uygulamasını batı hukukuna göre hiç öğretimi, eğitimi
olmayan hukukçulara bırakmak zorunda kalmış olmamızdan
kaynaklandığı söylenmiyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında
ülkemizde batı hukukuna göre öğretim, eğitim görmüş
hukukçu bulmak olanaksız olduğu gibi; Osmanlı hukukuna
göre yetişmiş kadıları, hakimleri toptan batıya gönderip
öğretim, eğitime sokmak'ta mümkün değildi. Batı Almanya,
Doğu Almanya ile birleşince batı Almanlar, Doğu Almanya
hukukçularının hepsini emekli ettiler. Ancak genç
olanları batı Alman hukuk fakültelerinde öğretim ve
eğitim-den geçirdikten sonra mesleklerini kullanmalarına
müsaade et-tiler. Bunu Batı Almanya hukuk profesörleri
beynelminel hukuk sempozyumlarında açıklıyorlarmış;
Yargıtay başkanı Türkiye Avrupa birliğine girdiğinde
Avrupa Türkiyede,Ortadoğuda ve dokuz Türk Cumhuriyetinde
önemli stratejik tepeler kazanacak diyordu. Türkiye'de
ise artık Nazım Hikmet ile Necip Fazılı bir araya
getirme zamanımız geldi deyince bir dinleyici "Biz Necip
Fazıl ile Nazım Hikmeti yaşarken bir araya getirebildik
mi?" diye sorunca "Hayır getiremedik ikisini de hapse
attık" dedi. Edgar Martin ve Sami Naif "BİR UYGARLIK
SİYASETİ" kitabında benzer görüşler serdediyor ve
diyor'ki: Yeryüzünü uygarllaştırmak, dayanışma içine
sokmak vatanlara ve kültürlere olabildiğince saygılı
kalarak insanlığı birleştirmektir. Clinton 1999 İstanbul
AGİK Toplantısı'nda bize ve Avrupa'ya baskı yaparak bizi
adeta Avrupa'ya zorla kabul ettirdi. Bu başarısı
vizyonunun ne kadar geniş ve zengin olduğunu yalnız
Amerika'nın değil bütün dünyanın lideri olduğunu
gösteriyor. Korkarım kendisini çok arayacağız.
Hatırlayacağımız gibi ağırlığını koyarak Ermeni soy
kırım tasarısını Amerikan Temsil-ciler Meclisi'nden geri
çekmiştiMerkezi Roma'da olacak olan uluslararası ağır
ceza mahkemelerinin kurulmasını 130 ülke hükümeti
imzaladı; 27 ülkenin parlementolarında imzalanmış
olmasına rağmaen daha 60 ülkenin parlementolarında
onaylanması gerekiyor. Türkiye tereddütte, hala
imzalamadı. Deniliyor'ki: Uygar dünyada insan hakları ve
hukukun üstünlüğü ulusal eğemenliğin önüne geçmiştir.
Eğer Biz'de Atatürk'ün hedef gösterdiği uygar dünyada
yerimizi alacaksak, bunu en kısa yoldan sağlamak
zorundayız. Eflatun'dan kaynaklanan klasik Cumhuriyet'te
insan hakları yoktur; İnsan hakları ilk defa 1776
yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde Virginia Halklar
Bildirisi ile kanunlara geçmiştir bundan onüç yıl
sonra'da 1789 Fransız insan ve yurttaş hakları
bildirgesinde yer almıştır. ABD'de President Johnson
1967 yılında "Public Information Act" yani yurttaşların
bilgilendirilme hakkı kanununu imzaladı. Bu kanuna göre
devlet kurumları yurttaşlarına istedikleri bilgiyi
vermek zorundadır. İngiltere'de, Amerika'dan tam 33 yıl
sonra Tony Blair aynı kanunu hatta bazı noksan tarafları
ile 1999 Nisan'ında Avam Kamarasına sunabildi. Aynu
kanunun bir ileri aşaması "Transparancy And sunshine
Act" yani yönetimde tam şeffaflık kanunu ise 1994
yılında ABD'de kabul edildi.
Şimdiye kadar sağlıkta ve yargıda aksayan yönleri
acımasızca eleştirmeye çalıştık. Acaba politikacıların
durumu nedir? Bu sayfayı açarken politikacıların
insanoğluna yapabileceği kötülükleri sergilemek için
1999 yılında Kosova Savaşı'ndan sonra yazdığım
Halkları
halklara düşman eden Politikacılar başlıklı yazımı aynen
buraya alıyorum.
Dr.Hasan HORTO
|
|