AKSAK ADALET BİLİM ve TABABETZALIM SİYASET
   

Dr.Hasan Horto Biyografi

 
 
 

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI YERİNE MEDENİYETLERİN UZLAŞMASI

Hungtington WEST AND THE REST= BATI VE DİĞERLERİt diye tanımladığı uygarlıkları kesin çizgilerle ikiye ayırıyor. Batı uygarlığını Eski Helen, Eski Yunan ve Roma uygarlığına dayandırıyor. Bu sav ilk bakışta doğru gibi görünüyor. Fakat unutulan çok önemli bir nokta şudur'ki: Eski Helen, Eski Yunan ve Roma uygarlıklar ından en az 2000 yıl önce Afrika'da Mısır uygarlığı, Asya'da Mezopotamya, ASUR-BABİL uygarlıkları vardır. Bu uygarlıklar ilk defa yazıyı geliştirdikleri gibi batı uygarlığının başlayıp gelişebilmesi için kaynak oluşturdular; Ve de Orta Doğu da, Kudüs de, Mekke de tek tanrılı üç semavi dinin doğması için zemin hazırladılar. Bundan böyle batı uygarlığının doğuşu Afrika; Asya-Mezopotamya uygarlığından başlar. Eğer bugün batıda kendine has gibi görünen değerler varsa bunların başlangıcı Afrika ve Asya uygarlıklarıdır. Uygarlıklar insanoğlunun ortak çabasından doğar ve uygarlıklar insanoğlunun ortak malıdır. Uygarlıklar biribirinden ayrılmazlar, uygarlıklar birbirlerini etkiler ve uygarlıklar birbirlerini doğururlar. Uygarlıklar arasındaki etkileşim gelişen teknoloji ile giderek artmaktadır. İnsanoğlu varolduğu sürece'de Bu ETKİLEŞİM giderek artacak ve yeni nesillere yeni değerler yaratacaktır. İstanbul medeniyetler buluşmasının iki önemli başarısı olmuştur. Bunlardan birincisi DİYALOG arayışının İSTANBUL RUHU adı altında devam ettirilmek istenmesidir. Bu yılın ikinci yarısında İSTANBUL RUHU'nun Katar'da buluşması kararlaştırılmıştır. İstanbul medeniyetler buluşması toplantısına ben şöyle bir mesaj gönderdim:

 

Medeniyetler Buluşması Komite Başkanlığına,

Aşağıdaki çağrımı sunabilmem için fırsat verilmesini  mümkün olmazsa bu çağırımın konferansa sunulmasını saygı ile rica ederim.

Bu davet bizim Ülkemizden yükselir;,

Necip Fazıl ile Nazım Hikmet barışabilir;

Eğer insan,

Bir ağaç gibi tek başına ve hür,

Bir orman gibi kardeşçesine yaşarsa

Haçla hilal bir araya gelir;

Meteniyetler çatışmadan uzlaşabilir.

 

Dr.Hasan HORTO

 

Konferansta ikinci önemli kazanç teröre ortak bir tanımlama bulunmasıdır. Terör bütün delegelerin oybirliği ileşöyle tanımlanıyor. "EKONOMİK, DİNSEL, POLİTİK ÇIKAR İÇİN ŞİDDETE BAŞVURMAK TERÖRDÜR" Şimdiye kadar her ülke terörü, istediği, arzuladığı gibi görmüştür. Bu bapta ülkemi-zin yüreği hepten de yanıktır. Terörden çok çekmiş, teröre onbinlerce can vermiş ülkemiz, çırpınıyor, çırpınıyor amma PKK'nın terör örgütü olduğunu Avrupa ülkelerine bir türlü kabul ettiremiyor. Çünkü ülkeler arasında terörün anlamı birbirinden çok farklı. Gerçi bunda bizim'de çok büyük yanlışlarımız var. 1994-1995 yıllarında terör ülkemizin her yerinde çok şiddetli esiyor, etrafa korkular saçıyordu. Özellikle Güney Doğu da daha da şiddetleniyor, her geçen gün onlarca can alıyordu. O zamanın Genel Kurmay Başkanı Sayın Orgeneral Doğan Güreş Güneydoğu teftişinden Ankara'ya döndüğünde televizyon ka-meralarının karşısına geçip kahramanlık taslarcasına "Ayağımın tozu ile cepheden geliyorum" diyordu. CEPHE düzenli orduların çarpıştığı yerin adıdır. Cephenin oluşması için iki ayrı ordunun çatışması gerekir. Oysa'ki Güneydoğu da Fedakar Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı ordu değil teröristler vardı. Şanlı ordumuz teröristlere karşı insanlarını ve yurdunu savunuyordu. Cepheden geliyorum demekle Sayın Orgeneral Güreş ordu mertebesine yükseltiyordu. Teröristlerin de istediği buydu zaten. Hemen kaseti alıp Avrupa ilgili mercilerine Birleşmiş Milletler'e gidiyor ve "İşte Türkiye Genel Kurmay Başkanının beyanatı. Cepheden geldiğini söylüyor; Ortada bir savaş var. Gelin bizi bir masaya oturtun, uzlaştırın." Diyorlardı. İstanbul Medeniyetler buluşmasında dinsel bir örgüt olan İslami Konferans Örgütü delegeleri ile bölgesel bir örgüt olan Avrupa Birliği delegeleri biraraya geldiler; Tanışmaya, tartışma-ya anlaşmaya, uzlaşmaya çalıştılar. Taraflardan biri dinsel diğeri ise bölgesel olduğundan elmalarla armutların biraraya gelmesi gibi bir durum ortaya çıktı. Buna rağmen bazı faydalı sonuçlar yaratmayı başardılar. Konferansta dikkat çeken başka bir hususta islami konferans örgütü dinsel olmasına rağmen kendileri adına din adamları değil siyasetçilerin konuşmasıydı. Dünyanın her yerindeki siyasetçiler ülkelerindeki, bölgelerindeki, dünyadaki olaylara yaklaşırken öyle veya böyle; Az veya çok önyargılar taşırlar. Bu önyargılar'da yeniden seçilebilme kaygılarından doğar. Bundan böyle siyasetçiler halkın hoşlanacağı şekilde konuşmak anlamına gelen Halk-Dalkavukluğu yani POPÜLİST politikalar izlerler. POPÜLİZM siyaset ve politikacının en zararlı hastalığıdır. Bu hastalıktan soyutlanmadan ülkeler, bölgeler ve dünya sorunlarına bilimsel açıdan yaklaşmakta ne yazık'ki: Mümkün değildir. Gene ne yazık'ki: Dünyanın her yerindeki siyasetçiler az veya çok bu hastalıkla malüldürler. Bünyelerinde bu özürü her zaman taşıyan siyasetçiler dünyayı zaman zaman yok olmanın eşiğine getirirler. Çok şükür'ki: Yok olmanın eşiğine itilen insanoğlu son anda aklını başına toplar ve felaketin çukuruna yuvarlanmaktan döner. İngilizlerin Karl Marx'tan şöyle bir serzenişleri vardır. Londra kütüphanesini Marx'ın hizmetine açtık; Karl Marx'ta 10 yıl boyunca kütüphanemize kapanıp İngiltere tarihini, daha doğrusu Endüstri tarihini tetkik ederek DİYALEKTİK MATERYA-LİZM=TARİHİ MADDECİLİK tezini ve KOMÜNİZMİ geliştirdi. Bir ekonomist, bir sosyolog olarak Karl Marx bütün tarih boyunca üretim araçlarındaki teknolojinin devamlı gelişerek toplumları yoğurduğunu, şekillendirdiğini buldu. Ve geçmişte, günümüzde geçerli olduğu kadar gelecekte'de herzaman geçerli olan şu bilimsel gerçeği yazdı: "EĞER TOPLUMLARIN MÜLKİYET İLİŞKİLERİ, EĞER TOPLUMLARIN SİYASAL-SOSYAL YAPI-LARI GELİŞEN TEKNOLOJİYE AYAK UYDURAMAZSA, GELİŞEN TEKNOLOJİ MÜLKİYET İLİŞKİLERİNİ'DE SİYASAL-SOSYAL YAPILARI'DA KIRAR, PARAMPARÇA EDER, BİR KENARA ATAR, YERLERİNE'DE YENİLERİNİ YARATIR ve KOYAR" Sosyal gelişmelere ve toplumlara pek az politikacı bu bilimsel açıdan bakar. Genellikle'de siyasetçiler ve siyaset bilimcileri dünyadaki güç dengelerini incelerler ve bu dengelere göre dünyaya şekil vermeğe çalışırlar hiç düşünmezler'ki: Dünya dengelerini oluşturan güçte gelişen teknolojiye göre şekil, şiddet ve yer değiştirir. Yanlış yöntemlerinden dolayı'da siyasetçilerin yanılgıları çok olur. Sosyologlar özellikle geleceğin sosyologları toplumları bilimsel meteodlarla incelerler, Marx gibi teknolojinin gelişmesine bakarak gelecekte toplumların alacağı sosyal yapıları görmeğe çalışırlar. Metodları bilimsel olduğundan teşhisleri, isabetleri çok daha fazla olur. Gelişmelere bakarak dünyada 3 ekonomik bölgenin oluşacağını söylüyorlar.

1.Amerika ve Avrupa Birliği'nin birleşmesinden oluşan Batı ekonomik bölgesi.

2.Japon ekonomik bölgesi

Çin ekonomik bölgesi .Tarih felsefecisi Arnold Toynbee'ye göre hiristiyanlık Greko-Romen medeniyetinin yaptığı etkiye yumuşak bir tepki; İslam ise bu medeniyete karşı oluşan sert bir tepkidir. Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya, Sezar'ın hakkı Sezar'a düşüncesi İslam'da asla kabul edilemez. Bundan dolayı İslam diğerleri ile uzaşmasız'dır: Hıristiyanlığın yanak çevirip merhamete sığınmasına karşın İslam'da dişe diş, göze göz, ilkesi vardır. İslam laiklikle uyuşmaz, demokrasi ile bağdaşmaz. Kim aksini söylerse takiye yapar. Kim aksini söylerse yalan söyler. Demokratik olmaya çalışan islam ülkesi Türkiye'de 10 yılda bir askeri darbelerle kesi-len bir demokrasi; Yine islam olan Pakistan'da ise arasıra yapılan seçimlerle kesilen askeri ve bürokratik bir diktatorya vardır. Demokrasisi çok çeşitli bir tür olsa'da belli bir zaman aralığında demokrasi tecrübesini devam ettirebilen tek arap ülkesi Nüfusunun %40 veya 50 si Hıristiyan olan Lübnandır. Müslümanlar nüfus ve siyasi üstünlüğü sağlayınca'da Lübnan demokrasisi çökmüştür. Bunun dışında bir tek İslam ülkesinde bile demokrasiden bahsedilemez. Batı hıristiyanlığında Tanrı ile Sezar Kilise ile Devlet her zaman varolmuştur. Çin'de ve Japonya'da Sezar Tanrı'dır. Doğu hıristiyanlığı Ortados'lukta ise Tanrı Sezar'ın küçük ortağıdır. İslam'da ise Allah indinde ortaklık en büyük günahtır. Allah'a ortak gösterenler Allah'a eş koşanlar cehennemde cayır cayır yanarlar. Amerika'nın ünlü gelecek sosyoloğu ELVIN TOFFLER 4 yıl süren, 250 bin boşnak kardeşimizin hayatına malolan kanlı Bosna-Savaşının nedenini bulmak üzere savaşın en şiddetli döneminde Bosna'ya gider. Orada Belgrad'lı gazeteci MILOS VASIC'le tanışır. Kimsenin ulaşamadığı gerçeği bulur ve katap-larında yazar. Bosna Hersek savaşına dinsel görüntü vermek isteyen siyaset bilimcileri, yazarlar Bosna savaşını en acı şekilde yaşayan14 yaşındaki Bosna'lı kız ZLATA'nın seslenişlerine, haykırışlarına kulak versinler. O seste tarih içinde, birarada beraberce ve kardeşçe yaşamaktan doğan BALKAN ORTAK DEĞERLERİNİN etnik ve dinsel ayrılıklarndan daha fazla, çok daha kuvvetli olduğunu göreceklerdir. Bu sesleniş, bu haykırış ve Bosna'da olan haksızlıklar, tatsızlıklar kitabımızın HALKLARI HALKLARA DÜŞMAN EDENLER bölümünde etraflıca anlatılmıştır. İstanbul Uygarlıklar, Medeniyetler Buluşması Konferansının ikinci gününde siyasetçi konuşmacılar bütün gün boyunca düşman dedikleri öteki tarafı aradılar: Aradılar, taradılar bir türlü bulamadılar.

----------------------------------------------------------------------------------------------------

Yazdığı ( Şeytan Ayetleri ) adlı kitabı yüzünden,İslâm dünyasının tepkilerini üzerine çekip,1989 yılında, İran’ın en büyük Ayetullah’ı Humeyni tarafından ( katli vaciptir ) fetvası yiyerek o günden beri öteki olmanın en acı en kötü sıkıntılarını yaşayan Hint asıllı Müslüman yazar Salman Rüşdî 2007 yılının Mart ayında bakınız ne diyor: ( Eğer bir insan,öteki diye ayırt edilenlere yakından bakmayı becerebilirse ötekinde kendine benzer birçok yan bulur.Ayırımcı olmaktan,ırkçı olmaktan,milliyetçi olmaktan kurtulur.Vazgeçer.Ben de,bir hekim olarak küçük bir ilâve yapmak isterim.Eğer bir insan ötekine yakından bakabilirse, kendinde ötekiyle özdeleşen birçok yan bulur.Fanatik,bağnaz olmaktan,fundamentalist,köktendinci olmaktan vazgeçer.Kurtulur.

İlave: 19.03.2007

----------------------------------------------------------------------------------------------------

Oysa Nato Genel Sekreteri Sayın WILLY CLEAS düşman denen ötekini çoktan bulmuştu bile. Aynen şöyle diyordu Willy Cleas. Bundan böle batının yeni düşmanı "Fundamentalizm yani köktendinciliktir. Yıllarca savaştığımız Kominizm'i Marksizm'i yıktık. Şimdi düşman olarak karşımızda Fundamentalizm var onunla savaşacağız. Komünizm ve Marksizmin yıkıldığı konferansta hemen bütün delegeler tarafından dile getirildi. Amerikan politikasının ve batı politikalarının oluşmasında etkili büyük siyaset yazarları'da yazılarında, kitaplarında sık sık Kominizm ve Marksizmin yıkıldığını tekrarlıyorlar. Günümüze ve tarihe dair saptamalar, tespitler yaparken, bilimsel ve tarihsel gerçeklere sadık kalmak gerekiyor. Bugün Avrupa'nın çoğu ülkesinde ve İskandinav ülkelerinde seçimle işbaşına gelmiş sosyal demokratlar iktidardadır. Sosyal-Demokrasi ise tarih içinde kapitalizmin değil Marksizmin uzlaşmacı ve demokratik bir ürünüdür. Tamamen Marksizm'den doğmuştur. Bu büyük bu tarihsel gerçek ortadayken Komunizmi, Marksizmi yıktık demek tarihsel, bilimsel gerçeklerle ne derece bağdaşır anlamak mümkün değildir. Beklentiler başka, temenniler başka gerçekler ise, gene başkadır. Böyle yazan siyaset bilimciler gerçekleri değil arzuladıklarını söylüyorlar. İngilizce çok yaygın olan bir terimle WISHFULL THINKING yapıyorlar yani, arzuladıkları gibi düşünüyorlar.Bu tür düşünen yazarlar uygarlıkları, medeniyetleri yıkmayı çok seviyorlar. Uygarlıklar, medeniyetler niye yıkılsın'ki? Uygarlıklar insanoğlunun ortak ürünüdür.İğneyle kuyu kazarak, Kerem olup dağ devirerek oluşur uygarlıklar. İnsanoğlunun kafası ve kolunun yarattığı uygarlık ne yıkılır, ne de yok olur. Gelişen zaman içinde etkiler, etkileşir yeni sentezler doğurur. 19 uncu yüzyılın astığı astık, kestiği, kestik acımasız burjuvasından çalışanlar demokratik yoldan, uzlaşmayla adil bir pay, sosyal hak alabilirmiydi. Bütün gücü bütün zenginliği elinde tutan burjuva buna asla izin vermezdi ve vermedi'de. Geriye göze göz, dişe diş mücadeleden başka hangi yol kalırdı'ki? İşte Marksizm'in ilk aşaması işçi sınıfı silahlı mücadelesi ve işçi sınıfı diktatoryası bu bilimsel, tarihsel zarunluluğun ürünüdür. Çünkü o zamanlarda çalışanların ve işçi sınıfının hak alabilmesinin başka yolu yoktu. O dönemlerde, ondokuzuncu yüzyılda ve hatta yirminci yüzyılın başlarında dünyanın hiçbir ülkesinde oluşabilmiş bir sosyal demokrasi denemesinden bahsedilemez. Zaten Karl Marx'ta sağlığında işçi sınıfı diktatoryasının bilimsel sosyalizmin birinci aşaması olacağını onu doğuran tarihsel şart ve nedenler değişen zaman içinde yok olunca kendiliğinden ortadan kalkacağını devamlı söylüyor, kitaplarında yazıyordu. Bu yalın gerçekler ışığında bilimsel sosyalizm yıkıldı demek yerine sonraki aşamasına, sosyal-demokrasi aşamasına geçti demek daha doğru, daha gerçekçi olur sanırım. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında özellikle son çeyreğinde sosyal-demok-rasiler seçimle iktidar olma şansını kazandılar. Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek gerekiyor. Marksizm ve bilimsel sosyalizm gelişmeseydi yeryüzünde; Bugün sosyal demokrasiler olurmuydu dünyada? Uygarlıklar'da gelişen zaman içinde yeni doğan ihtiyaçlara göre değişir; Bir aşamadan başka bir aşamaya geçerler; Amma hiçbir zaman yok olmazlar. Dünyamızda bilinen en eski uygarlıklar Afrika-Mısır uygarlığı ile Asur-Babil uygarlıkları 5000-6000 yıl kadar eskidir; Bunlar yok olmadılar; Girit-Minos uygarlığı ile, Yunan-Helen ve Greko-Romen uygarlıklarını etkileyip oluşturdular. Bunların devamında'da bugün batı uygarlığı dediğimiz ÇAĞDAŞ UYGARLIK, Atatürkün o dönemlerdeki deyimiyle MUASIR MEDENİYET doğdu.Uygarlıkların yok edici etkileri yoktur. Aksine uygarlıklar doğurgan özellikler taşırlar. Gelişen zaman içinde yeni doğan ihtiyaçları karşılamak üzere kendilerinden büyük izler katarak yeni uygarlıklar doğururlar. İnsanoğlunun sıkı sıkıya bağlı olduğu İNANÇ dünyası da böyle bir gelişme gösterir. İşin enterasan tarafı'da inançların doğup gelişmesi'de bilimlerin, uygarlıkların gelişmesi ile paralel bir çizgi takip eder ve aynı coğrafi bölgelere rastlar. Din tarihi Profesörleri yer yüzünde tek tanrılı inanca sahip ilk kavminSABA melikesi BELKIZ'ın hakim olduğu SAABİLER olduğunu yazarlar. Saabilerin bıraktığı eşi bulunmaz tarihi eserler bugün Anadolu'muzda ZEUGMA ANTİK KENTİ diye adlandırılan BELKIZ HARABELERİNDE, bulunmaktadır. Yapmakta olduğumuz bir baraj nedeni ile ZEUGMA antik kentinin sular altında kalma ihtimali belirmiştir. Dünya ve Türkiye UNESCO öncülüğünde bu soruna çare aramaktadır. Bu kutsal topraklar, aynı zamanda Hazreti İBRAHİM ile başlayan tek tanrılı SEMAVİ dinlerin, ZEBUR'un, TEVRAT'ın İNCİL'in, en sonunda'da KURANI KERİM'in çıktığı yerlerdir. SAABİLER'den çok daha evvel bu bölgelerde, ön Asya'da, Mezopotamya'da ASUR-BABİL uygarlıkları vardı. Yine tarihçi-lerin yazdıklarına bakılırsa ilk defa ZEBUR ve TEVRAT'ta yer alıp diğer kutsal kitaplarda'da bulunan 10 AMMENDEMENT (10 KUTSAL KAİDE) çok daha evvel yaşamış ASUR-BABİL kıralı HAMURABBİ'nin meşhur kanunlarında'da vardı. Konu semavi dinlerin doğduğu Ortadoğu ve Mezopotamya'ya gelince yarı dinsel, yarı tarihsel ve azıcık'ta bilimsel bir olaydan söz etmek isterim. 

Dr.Hasan HORTO

2006

 

 

 
  Bu bölüm ile ilgili görüş, eleştiri veya ilave edecekleriniz varsa
lütfen " info@demokrasidedevrim.com " adresine iletirseniz memnun olacağım.

 

 

SAYFA BAŞI

  AKSAK ADALET BİLİM ve TABABETZALIM SİYASET