|
Hungtington WEST AND THE REST=
BATI VE DİĞERLERİt diye
tanımladığı uygarlıkları kesin
çizgilerle ikiye ayırıyor. Batı
uygarlığını Eski Helen, Eski
Yunan ve Roma uygarlığına
dayandırıyor. Bu sav ilk bakışta
doğru gibi görünüyor. Fakat
unutulan çok önemli bir nokta
şudur'ki: Eski Helen, Eski Yunan
ve Roma uygarlıklar ından en az
2000 yıl önce Afrika'da Mısır
uygarlığı, Asya'da Mezopotamya,
ASUR-BABİL uygarlıkları vardır.
Bu uygarlıklar ilk defa yazıyı
geliştirdikleri gibi batı
uygarlığının başlayıp
gelişebilmesi için kaynak
oluşturdular; Ve de Orta Doğu da,
Kudüs de, Mekke de tek tanrılı
üç semavi dinin doğması için
zemin hazırladılar. Bundan böyle
batı uygarlığının doğuşu Afrika;
Asya-Mezopotamya uygarlığından
başlar. Eğer bugün batıda
kendine has gibi görünen
değerler varsa bunların
başlangıcı Afrika ve Asya
uygarlıklarıdır. Uygarlıklar
insanoğlunun ortak çabasından
doğar ve uygarlıklar
insanoğlunun ortak malıdır.
Uygarlıklar biribirinden
ayrılmazlar, uygarlıklar
birbirlerini etkiler ve
uygarlıklar birbirlerini
doğururlar. Uygarlıklar
arasındaki etkileşim gelişen
teknoloji ile giderek
artmaktadır. İnsanoğlu varolduğu
sürece'de Bu ETKİLEŞİM giderek
artacak ve yeni nesillere yeni
değerler yaratacaktır. İstanbul
medeniyetler buluşmasının iki
önemli başarısı olmuştur.
Bunlardan birincisi DİYALOG
arayışının İSTANBUL RUHU adı
altında devam ettirilmek
istenmesidir. Bu yılın ikinci
yarısında İSTANBUL RUHU'nun
Katar'da buluşması
kararlaştırılmıştır. İstanbul
medeniyetler buluşması
toplantısına ben şöyle bir mesaj
gönderdim:
|
Medeniyetler
Buluşması Komite Başkanlığına,
Aşağıdaki çağrımı sunabilmem
için fırsat verilmesini mümkün
olmazsa bu çağırımın konferansa
sunulmasını saygı ile rica
ederim.
Bu davet bizim Ülkemizden
yükselir;,
Necip Fazıl ile Nazım Hikmet
barışabilir;
Eğer insan,
Bir ağaç gibi tek başına ve hür,
Bir orman gibi kardeşçesine
yaşarsa
Haçla hilal bir araya gelir;
Meteniyetler çatışmadan
uzlaşabilir.
Dr.Hasan HORTO
|
Konferansta ikinci önemli kazanç
teröre ortak bir tanımlama
bulunmasıdır. Terör bütün
delegelerin oybirliği ileşöyle
tanımlanıyor. "EKONOMİK, DİNSEL,
POLİTİK ÇIKAR İÇİN ŞİDDETE
BAŞVURMAK TERÖRDÜR" Şimdiye
kadar her ülke terörü, istediği,
arzuladığı gibi görmüştür. Bu
bapta ülkemi-zin yüreği hepten
de yanıktır. Terörden çok
çekmiş, teröre onbinlerce can
vermiş ülkemiz, çırpınıyor,
çırpınıyor amma PKK'nın terör
örgütü olduğunu Avrupa
ülkelerine bir türlü kabul
ettiremiyor. Çünkü ülkeler
arasında terörün anlamı
birbirinden çok farklı. Gerçi
bunda bizim'de çok büyük
yanlışlarımız var. 1994-1995
yıllarında terör ülkemizin her
yerinde çok şiddetli esiyor,
etrafa korkular saçıyordu.
Özellikle Güney Doğu da daha da
şiddetleniyor, her geçen gün
onlarca can alıyordu. O zamanın
Genel Kurmay Başkanı Sayın
Orgeneral Doğan Güreş Güneydoğu
teftişinden Ankara'ya döndüğünde
televizyon ka-meralarının
karşısına geçip kahramanlık
taslarcasına "Ayağımın tozu ile
cepheden geliyorum" diyordu.
CEPHE düzenli orduların
çarpıştığı yerin adıdır.
Cephenin oluşması için iki ayrı
ordunun çatışması gerekir.
Oysa'ki Güneydoğu da Fedakar
Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı
ordu değil teröristler vardı.
Şanlı ordumuz teröristlere karşı
insanlarını ve yurdunu
savunuyordu. Cepheden geliyorum
demekle Sayın Orgeneral Güreş
ordu mertebesine yükseltiyordu.
Teröristlerin de istediği buydu
zaten. Hemen kaseti alıp Avrupa
ilgili mercilerine Birleşmiş
Milletler'e gidiyor ve "İşte
Türkiye Genel Kurmay Başkanının
beyanatı. Cepheden geldiğini
söylüyor; Ortada bir savaş var.
Gelin bizi bir masaya oturtun,
uzlaştırın." Diyorlardı.
İstanbul Medeniyetler
buluşmasında dinsel bir örgüt
olan İslami Konferans Örgütü
delegeleri ile bölgesel bir
örgüt olan Avrupa Birliği
delegeleri biraraya geldiler;
Tanışmaya, tartışma-ya
anlaşmaya, uzlaşmaya çalıştılar.
Taraflardan biri dinsel diğeri
ise bölgesel olduğundan
elmalarla armutların biraraya
gelmesi gibi bir durum ortaya
çıktı. Buna rağmen bazı faydalı
sonuçlar yaratmayı başardılar.
Konferansta dikkat çeken başka
bir hususta islami konferans
örgütü dinsel olmasına rağmen
kendileri adına din adamları
değil siyasetçilerin
konuşmasıydı. Dünyanın her
yerindeki siyasetçiler
ülkelerindeki, bölgelerindeki,
dünyadaki olaylara yaklaşırken
öyle veya böyle; Az veya çok
önyargılar taşırlar. Bu
önyargılar'da yeniden
seçilebilme kaygılarından doğar.
Bundan böyle siyasetçiler halkın
hoşlanacağı şekilde konuşmak
anlamına gelen Halk-Dalkavukluğu
yani POPÜLİST politikalar
izlerler. POPÜLİZM siyaset ve
politikacının en zararlı
hastalığıdır. Bu hastalıktan
soyutlanmadan ülkeler, bölgeler
ve dünya sorunlarına bilimsel
açıdan yaklaşmakta ne yazık'ki:
Mümkün değildir. Gene ne
yazık'ki: Dünyanın her yerindeki
siyasetçiler az veya çok bu
hastalıkla malüldürler.
Bünyelerinde bu özürü her zaman
taşıyan siyasetçiler dünyayı
zaman zaman yok olmanın eşiğine
getirirler. Çok şükür'ki: Yok
olmanın eşiğine itilen insanoğlu
son anda aklını başına toplar ve
felaketin çukuruna
yuvarlanmaktan döner.
İngilizlerin Karl Marx'tan şöyle
bir serzenişleri vardır. Londra
kütüphanesini Marx'ın hizmetine
açtık; Karl Marx'ta 10 yıl
boyunca kütüphanemize kapanıp
İngiltere tarihini, daha doğrusu
Endüstri tarihini tetkik ederek
DİYALEKTİK MATERYA-LİZM=TARİHİ
MADDECİLİK tezini ve KOMÜNİZMİ
geliştirdi. Bir ekonomist, bir
sosyolog olarak Karl Marx bütün
tarih boyunca üretim
araçlarındaki teknolojinin
devamlı gelişerek toplumları
yoğurduğunu, şekillendirdiğini
buldu. Ve geçmişte, günümüzde
geçerli olduğu kadar
gelecekte'de herzaman geçerli
olan şu bilimsel gerçeği yazdı:
"EĞER TOPLUMLARIN MÜLKİYET
İLİŞKİLERİ, EĞER TOPLUMLARIN
SİYASAL-SOSYAL YAPI-LARI GELİŞEN
TEKNOLOJİYE AYAK UYDURAMAZSA,
GELİŞEN TEKNOLOJİ MÜLKİYET
İLİŞKİLERİNİ'DE SİYASAL-SOSYAL
YAPILARI'DA KIRAR, PARAMPARÇA
EDER, BİR KENARA ATAR,
YERLERİNE'DE YENİLERİNİ YARATIR
ve KOYAR" Sosyal gelişmelere ve
toplumlara pek az politikacı bu
bilimsel açıdan bakar.
Genellikle'de siyasetçiler ve
siyaset bilimcileri dünyadaki
güç dengelerini incelerler ve bu
dengelere göre dünyaya şekil
vermeğe çalışırlar hiç
düşünmezler'ki: Dünya
dengelerini oluşturan güçte
gelişen teknolojiye göre şekil,
şiddet ve yer değiştirir. Yanlış
yöntemlerinden dolayı'da
siyasetçilerin yanılgıları çok
olur. Sosyologlar özellikle
geleceğin sosyologları
toplumları bilimsel meteodlarla
incelerler, Marx gibi
teknolojinin gelişmesine bakarak
gelecekte toplumların alacağı
sosyal yapıları görmeğe
çalışırlar. Metodları bilimsel
olduğundan teşhisleri,
isabetleri çok daha fazla olur.
Gelişmelere bakarak dünyada 3
ekonomik bölgenin oluşacağını
söylüyorlar.
1.Amerika ve Avrupa Birliği'nin
birleşmesinden oluşan Batı
ekonomik bölgesi.
2.Japon ekonomik bölgesi
Çin ekonomik bölgesi .Tarih
felsefecisi Arnold Toynbee'ye
göre hiristiyanlık Greko-Romen
medeniyetinin yaptığı etkiye
yumuşak bir tepki; İslam ise bu
medeniyete karşı oluşan sert bir
tepkidir. Tanrı'nın hakkı
Tanrı'ya, Sezar'ın hakkı Sezar'a
düşüncesi İslam'da asla kabul
edilemez. Bundan dolayı İslam
diğerleri ile uzaşmasız'dır:
Hıristiyanlığın yanak çevirip
merhamete sığınmasına karşın
İslam'da dişe diş, göze göz,
ilkesi vardır. İslam laiklikle
uyuşmaz, demokrasi ile bağdaşmaz.
Kim aksini söylerse takiye yapar.
Kim aksini söylerse yalan söyler.
Demokratik olmaya çalışan islam
ülkesi Türkiye'de 10 yılda bir
askeri darbelerle kesi-len bir
demokrasi; Yine islam olan
Pakistan'da ise arasıra yapılan
seçimlerle kesilen askeri ve
bürokratik bir diktatorya vardır.
Demokrasisi çok çeşitli bir tür
olsa'da belli bir zaman
aralığında demokrasi tecrübesini
devam ettirebilen tek arap
ülkesi Nüfusunun %40 veya 50 si
Hıristiyan olan Lübnandır.
Müslümanlar nüfus ve siyasi
üstünlüğü sağlayınca'da Lübnan
demokrasisi çökmüştür. Bunun
dışında bir tek İslam ülkesinde
bile demokrasiden bahsedilemez.
Batı hıristiyanlığında Tanrı ile
Sezar Kilise ile Devlet her
zaman varolmuştur. Çin'de ve
Japonya'da Sezar Tanrı'dır. Doğu
hıristiyanlığı Ortados'lukta ise
Tanrı Sezar'ın küçük ortağıdır.
İslam'da ise Allah indinde
ortaklık en büyük günahtır.
Allah'a ortak gösterenler
Allah'a eş koşanlar cehennemde
cayır cayır yanarlar.
Amerika'nın ünlü gelecek
sosyoloğu ELVIN TOFFLER 4 yıl
süren, 250 bin boşnak
kardeşimizin hayatına malolan
kanlı Bosna-Savaşının nedenini
bulmak üzere savaşın en şiddetli
döneminde Bosna'ya gider. Orada
Belgrad'lı gazeteci MILOS
VASIC'le tanışır. Kimsenin
ulaşamadığı gerçeği bulur ve
katap-larında yazar. Bosna
Hersek savaşına dinsel görüntü
vermek isteyen siyaset
bilimcileri, yazarlar Bosna
savaşını en acı şekilde
yaşayan14 yaşındaki Bosna'lı kız
ZLATA'nın seslenişlerine,
haykırışlarına kulak versinler.
O seste tarih içinde, birarada
beraberce ve kardeşçe yaşamaktan
doğan BALKAN ORTAK DEĞERLERİNİN
etnik ve dinsel ayrılıklarndan
daha fazla, çok daha kuvvetli
olduğunu göreceklerdir. Bu
sesleniş, bu haykırış ve
Bosna'da olan haksızlıklar,
tatsızlıklar kitabımızın
HALKLARI HALKLARA DÜŞMAN EDENLER
bölümünde etraflıca
anlatılmıştır. İstanbul
Uygarlıklar, Medeniyetler
Buluşması Konferansının ikinci
gününde siyasetçi konuşmacılar
bütün gün boyunca düşman
dedikleri öteki tarafı aradılar:
Aradılar, taradılar bir türlü
bulamadılar.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Yazdığı ( Şeytan
Ayetleri ) adlı kitabı yüzünden,İslâm dünyasının
tepkilerini üzerine çekip,1989 yılında, İranın en büyük
Ayetullahı Humeyni tarafından ( katli vaciptir )
fetvası yiyerek o günden beri öteki olmanın en acı en
kötü sıkıntılarını yaşayan Hint asıllı Müslüman yazar
Salman Rüşdî 2007 yılının Mart ayında bakınız ne diyor:
( Eğer bir insan,öteki diye ayırt edilenlere yakından
bakmayı becerebilirse ötekinde kendine benzer birçok yan
bulur.Ayırımcı olmaktan,ırkçı olmaktan,milliyetçi
olmaktan kurtulur.Vazgeçer.Ben de,bir hekim olarak küçük
bir ilâve yapmak isterim.Eğer bir insan ötekine yakından
bakabilirse, kendinde ötekiyle özdeleşen birçok yan
bulur.Fanatik,bağnaz olmaktan,fundamentalist,köktendinci
olmaktan vazgeçer.Kurtulur.
İlave: 19.03.2007
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Oysa Nato Genel
Sekreteri Sayın WILLY CLEAS
düşman denen ötekini çoktan
bulmuştu bile. Aynen şöyle
diyordu Willy Cleas. Bundan böle
batının yeni düşmanı "Fundamentalizm
yani köktendinciliktir. Yıllarca
savaştığımız Kominizm'i
Marksizm'i yıktık. Şimdi düşman
olarak karşımızda Fundamentalizm
var onunla savaşacağız. Komünizm
ve Marksizmin yıkıldığı
konferansta hemen bütün
delegeler tarafından dile
getirildi. Amerikan
politikasının ve batı
politikalarının oluşmasında
etkili büyük siyaset
yazarları'da yazılarında,
kitaplarında sık sık Kominizm ve
Marksizmin yıkıldığını
tekrarlıyorlar. Günümüze ve
tarihe dair saptamalar,
tespitler yaparken, bilimsel ve
tarihsel gerçeklere sadık kalmak
gerekiyor. Bugün Avrupa'nın çoğu
ülkesinde ve İskandinav
ülkelerinde seçimle işbaşına
gelmiş sosyal demokratlar
iktidardadır. Sosyal-Demokrasi
ise tarih içinde kapitalizmin
değil Marksizmin uzlaşmacı ve
demokratik bir ürünüdür. Tamamen
Marksizm'den doğmuştur. Bu büyük
bu tarihsel gerçek ortadayken
Komunizmi, Marksizmi yıktık
demek tarihsel, bilimsel
gerçeklerle ne derece bağdaşır
anlamak mümkün değildir.
Beklentiler başka, temenniler
başka gerçekler ise, gene
başkadır. Böyle yazan siyaset
bilimciler gerçekleri değil
arzuladıklarını söylüyorlar.
İngilizce çok yaygın olan bir
terimle WISHFULL THINKING
yapıyorlar yani, arzuladıkları
gibi düşünüyorlar.Bu tür düşünen
yazarlar uygarlıkları,
medeniyetleri yıkmayı çok
seviyorlar. Uygarlıklar,
medeniyetler niye yıkılsın'ki?
Uygarlıklar insanoğlunun ortak
ürünüdür.İğneyle kuyu kazarak,
Kerem olup dağ devirerek oluşur
uygarlıklar. İnsanoğlunun kafası
ve kolunun yarattığı uygarlık ne
yıkılır, ne de yok olur. Gelişen
zaman içinde etkiler, etkileşir
yeni sentezler doğurur. 19 uncu
yüzyılın astığı astık, kestiği,
kestik acımasız burjuvasından
çalışanlar demokratik yoldan,
uzlaşmayla adil bir pay, sosyal
hak alabilirmiydi. Bütün gücü
bütün zenginliği elinde tutan
burjuva buna asla izin vermezdi
ve vermedi'de. Geriye göze göz,
dişe diş mücadeleden başka hangi
yol kalırdı'ki? İşte Marksizm'in
ilk aşaması işçi sınıfı silahlı
mücadelesi ve işçi sınıfı
diktatoryası bu bilimsel,
tarihsel zarunluluğun ürünüdür.
Çünkü o zamanlarda çalışanların
ve işçi sınıfının hak
alabilmesinin başka yolu yoktu.
O dönemlerde, ondokuzuncu
yüzyılda ve hatta yirminci
yüzyılın başlarında dünyanın
hiçbir ülkesinde oluşabilmiş bir
sosyal demokrasi denemesinden
bahsedilemez. Zaten Karl Marx'ta
sağlığında işçi sınıfı
diktatoryasının bilimsel
sosyalizmin birinci aşaması
olacağını onu doğuran tarihsel
şart ve nedenler değişen zaman
içinde yok olunca kendiliğinden
ortadan kalkacağını devamlı
söylüyor, kitaplarında yazıyordu.
Bu yalın gerçekler ışığında
bilimsel sosyalizm yıkıldı demek
yerine sonraki aşamasına,
sosyal-demokrasi aşamasına geçti
demek daha doğru, daha gerçekçi
olur sanırım. Yirminci yüzyılın
ikinci yarısında özellikle son
çeyreğinde sosyal-demok-rasiler
seçimle iktidar olma şansını
kazandılar. Sezar'ın hakkını
Sezar'a vermek gerekiyor.
Marksizm ve bilimsel sosyalizm
gelişmeseydi yeryüzünde; Bugün
sosyal demokrasiler olurmuydu
dünyada? Uygarlıklar'da gelişen
zaman içinde yeni doğan
ihtiyaçlara göre değişir; Bir
aşamadan başka bir aşamaya
geçerler; Amma hiçbir zaman yok
olmazlar. Dünyamızda bilinen en
eski uygarlıklar Afrika-Mısır
uygarlığı ile Asur-Babil
uygarlıkları 5000-6000 yıl kadar
eskidir; Bunlar yok olmadılar;
Girit-Minos uygarlığı ile, Yunan-Helen
ve Greko-Romen uygarlıklarını
etkileyip oluşturdular. Bunların
devamında'da bugün batı
uygarlığı dediğimiz ÇAĞDAŞ
UYGARLIK, Atatürkün o
dönemlerdeki deyimiyle MUASIR
MEDENİYET doğdu.Uygarlıkların
yok edici etkileri yoktur.
Aksine uygarlıklar doğurgan
özellikler taşırlar. Gelişen
zaman içinde yeni doğan
ihtiyaçları karşılamak üzere
kendilerinden büyük izler
katarak yeni uygarlıklar
doğururlar. İnsanoğlunun sıkı
sıkıya bağlı olduğu İNANÇ
dünyası da böyle bir gelişme
gösterir. İşin enterasan
tarafı'da inançların doğup
gelişmesi'de bilimlerin,
uygarlıkların gelişmesi ile
paralel bir çizgi takip eder ve
aynı coğrafi bölgelere rastlar.
Din tarihi Profesörleri yer
yüzünde tek tanrılı inanca sahip
ilk kavminSABA melikesi
BELKIZ'ın hakim olduğu SAABİLER
olduğunu yazarlar. Saabilerin
bıraktığı eşi bulunmaz tarihi
eserler bugün Anadolu'muzda
ZEUGMA ANTİK KENTİ diye
adlandırılan BELKIZ
HARABELERİNDE, bulunmaktadır.
Yapmakta olduğumuz bir baraj
nedeni ile ZEUGMA antik kentinin
sular altında kalma ihtimali
belirmiştir. Dünya ve Türkiye
UNESCO öncülüğünde bu soruna
çare aramaktadır. Bu kutsal
topraklar, aynı zamanda Hazreti
İBRAHİM ile başlayan tek tanrılı
SEMAVİ dinlerin, ZEBUR'un,
TEVRAT'ın İNCİL'in, en
sonunda'da KURANI KERİM'in
çıktığı yerlerdir. SAABİLER'den
çok daha evvel bu bölgelerde, ön
Asya'da, Mezopotamya'da
ASUR-BABİL uygarlıkları vardı.
Yine tarihçi-lerin yazdıklarına
bakılırsa ilk defa ZEBUR ve
TEVRAT'ta yer alıp diğer kutsal
kitaplarda'da bulunan 10
AMMENDEMENT (10 KUTSAL KAİDE)
çok daha evvel yaşamış
ASUR-BABİL kıralı HAMURABBİ'nin
meşhur kanunlarında'da vardı.
Konu semavi dinlerin doğduğu
Ortadoğu ve Mezopotamya'ya
gelince yarı dinsel, yarı
tarihsel ve azıcık'ta bilimsel
bir olaydan söz etmek isterim.
Dr.Hasan HORTO
2006
|