AKSAK ADALET BİLİM ve TABABETZALIM SİYASET
   

Dr.Hasan Horto Biyografi

 
 
 

BİR GİRİT BİR AYVALIK ÖYKÜSÜ

(YİRMİBİRİNCİ YÜZYILDA HARMANLANAN AYVALIK, KÜLTÜRLEŞEN CUNDA )

 

1924 yılı mühaceret,daha doğru bir deyimle mübadele denilen zorunlu göçle,Girit’ten gelenler,Midilli’den gelenler ve Rumeli muhacirleri ile harmanlaşan,harmanlaştıkça zenginleşen ve büyüyen Ayvalık,yirmibirinci yüzyılda,,yüksek ısıda eriyip karışan metaller,madenler gibi,adeta alaşımlaştı.

Adetleri,görgüleri farklı,kültürleri değişik yörelerden gelen,babalarımız,analarımız,dedelerimiz,nenelerimiz,öylesine birbirleri ile sarmaş,dolaş oldular ki: Tamamen karışıp harmanlaştılar.Bu karışmada,bu kaynaşmada,yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde,Midilli’den,Girit’ten,Rumeli’den gelen okumuş büyüklerimizin çok büyük yardımları,etkileri oldu .Bunlardan birkaçının adını yadetmekle yetinelim.Midilli’den Dr.Fazıl Doğan,Muhip Özyiğit,her zaman baston yutmuş gibi,dimdik yürüyen,Fransızca öğretmenimiz,Kulaksızoğlu Muhtar bey.Girit’ten,her yanı ile,kültür kokan, kültür yüklü Macit Uygur,tam bir münevver,tam bir entellektüel idi.Şüphesiz bunlar gibi daha yüzlercesi,binlercesi var.Hepside Rumeli de,Giritte, Midilli de doğdular.

Yirminci yüzyılın ortalarına gelindiğinde,eski kuşaklar,kültür işini,Ayvalık ta doğan,birinci kuşağa,biz Cumhuriyet çocuklarına devir ve teslim ettiler.Bu birinci kuşaktan da,çok değerli kültür insanları yetişti.Hepsi de Ayvalık kültürüne yardım ettiler,katkı kattılar.Ayvalık kültürünü en çok zenginleştirenler arasında,Ahmet Yorulmaz arkadaşımıza,Ahmet Yorulmaz kardeşimize değinmezsek,haksızlık etmiş oluruz,sanırım.Ağabeğisi Mahmut Yorulmaz,Dereboyu’nda,şekerci ve kahveci dükkânı açınca,yaz kış giydiği Girit çizmeleri ile her zaman dikkat çekenlerden babası Mehmet efendi,ve dayısı Hasan efendi ile birlikte çocuk yaşındaki Ahmet’i dükkânda,çalışırken görüyoruz.Daha sonraları,ağabeğisi Rumeli kökenli kitapçı ve Ceylân kitabevinin sahibi Fuat beyin kızı Meral ile evlenince,Ahmet artık Ceylân kitabevinde çalışmağa başlıyor.Tam da istediği,tam da özlediği mesleği bulmuştu sanki.

Aradan yıllar geçmiş,1962 yılının yazında,Uzmanlık çalışmaları için gittiğim Amerika’dan Ayvalığ’a dönünce,Ahmet’i gene,Ceylân kitabevinde çalışırken buldum.Bir gün,patronu Fuat bey,göğsünden rahatsızlanıp hastalanınca,bana göstermek istedi.Ben de bir dükkânın üst katında,hastayı muayene edince kati teşhisimi koymuş ve Fuat beye çok uzun bir süre dükkânda çalışmamasını sağlık vermiştim.Tavsiyeme uyuldu,Fuat bey uzunca bir süre istirahate çekildi,ama,Ahmet’te,kendisini uzun yıllar yoğrulacağı,adeta ismi ile özdeleşeceği Ceylân kitabevini kucağında buldu . Belki hazırlıklı,belki de hazırlıksız olarak.

Ahmet arkadaşım,uzun yıllar içinde,tam bir özveri ile çalışarak,gecesini gündüzüne katarak,Ceylân kitabevini,ülkemizdeki tüm yazaların,çizerlerin,bilim adamlarının ,sanatçıların,Ayvalığ’a geldiklerinde uğramadan edemiyecekleri Ayvalık kültür merkezi haline dönüştürmeyi başaracaktı.Diyebilirim ki:Ahmet Yorulmaz arkadaşım,Ceylân kitabevinde ,Ayvalık halkı ile,ülke yazarlarımızla,fikir insanlarımızla,bilim adamları ile,sanatçılarla yoğuruldu,Ceylân kitabevinde gelişti,Ceylân kitabevinde büyüdü,gelişti.

Eğer Ahmet arkadaşım,hem öğrenicisi,daha çokta, öğretmeni olduğu Ceylân kitabevindeki tecrübelerini,Ceylân kitabevindeki anılarını bir gün anlatmak isterse,yazı dizimizin bu sayfaları kendisine herzaman açık olacaktır.

Aradan uzun yıllar geçmiş,yaş kemali bulmuş,tabii ki:sağlıkta sorunlar başlamıştı.Kızım Seher, ekonomi okumuştu.O ekonomist olarak.bende hekim olarak,hep birlikte,Ahmet beyi, Ahmet amcayı bu yorucu işten kurtarıp,kendisine buradaki mütevazi sermaye ile geçimini sağlıyacak,geçimini sürdürecek nasıl hafif bir iş sağlarız,diye düşünmeğe başladık.Çünkü,Ceylân kitabevi,Ahmet kardeşimden ve herzaman yanında birlikte çalışan zarif eşi Işık hanımdan,başkalarına yaptıramıyacakları,günde 16 saat ayakta hizmet bekliyordu.Bu ise, ancak genç yaşlarda olur,ve dayanıklı ve sağlıklı vücutlar gerektirirdi.Yani anlıyacağınız,hekim olarak ağırlığımı koydum.Tabir caizse,başlangıçta hekim olarak,kucağına verdiğim Ceylân Kitabevinin yorucu çalışmasından,Ahmet Yorulmaz arkadaşımı da zarif eşini de, gene uzaklaştıran ben olmuştum.İyi ki:Bunu yapmışım.İyi ki: Kendisini fiziksel çalışmadan uzaklaştırmıştım.Çünkü:Ahmet arkadaşım,Şimdi rahmetli olmuş,mücadele adamı,fikir adamı Uğur Mumcu’ya komşu olarak yerleştiği ,eski adı Kadastro sitesi,yeni adı bahçeli evler olan mütevazi sitede,fikir ürünlerini,fikir meyvelerini vermeğe başlıyacaktı.Yani Ahmet için,bu bir ayrılıkk ve son değil,aksine bir başlangıç olacaktı.

Gerçi ,( Ayvalık’ı gezerken ) adlı,güzel bir tarih ve rehber kitabını daha işten ayrılmadan yazmış,birkaç nüsha yapmıştı ama,asıl meyveli kitaplarını işten ayrıldıktan sonra,düşünmeye ve tasarlamağa bol zaman bularak yazmağa başlamıştı.Bunların en etkilisi,en önemlisi,ilk kaleme aldığı ( Savaşın Çocukları ) olacaktı.Ahmet kardeşim,bu kitabında,Gönlündeki sevgi ve sıcaklığı da katarak,halkların dostluğunu,kardeşliğini anlatıyordu.Savaşın Çocukları,halkların kardeşliğini işliyerek ve Ege’nin doğusundan yükselerek,Ege’nin batısından yükselen,( Benden selâm olsun Anadolu’ya ) ile Ege’nin ortasında buluşup selâmlaşıyordu.Bu iki kitap sanki birbirini tamamlıyordu.

2005 yılına gelindiğinde,savaşın çocukları kültür bakanlığınca,İngilizceye,Fransızcaya ve diğer dillere çevrilecek, tercüme edilecek 10 kitap arasında seçiliyordu.Ardından,birbirinden güzel iki kitap daha yazdı.Birisi Girit’ten Cunda’ya,diğeri Kuşaklar ( Ayvalık yaşantısı ).Bir kitap daha yazıyormuş.Ama,eşi ışık hanımın dediğine göre adını sır gibi saklıyormuş.Ege’nin doğusunda yaşayanlar da,Ege’nin batısında yaşayanlarda,ayni şekilde,yakırırlar.Ayni şekilde yakarırırlar ve ayni şekilde yakınırlar. (Homeros'un dilindeki,yakırmak kelimesi harcıalem,yani güncel dilde,(yalvarmak),yakarmak(Tanrılar'dan istemek),yakınmak ise(şikâyet) ile eş anlamlıdır.) Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında,Osmanlı’da,Batı Anadolu ile,adalar arasındaki tütün kaçakçılığını konu alıp,2000 li yılların başında çevrilen ( Kurşun Yarası ) dizisinin iç sahneleri Ayvalık Sakarya mahallesinde,İzmir’de Anadolu’yu,kılıcı ile beraber,Mustafa Kemâl’e teslim eden Yunan general’i Trikopis’in evi olarak bilinen,şimdilerde ise Kız Meslek Lisesi olarak kullanılan güzel konakta,diş sahneleri Ayvalık Kozak yaylası ve Cunda adası Patriça’sında,sokak sahneleri de,Cunda TAHSİYARHİS  kilese meydanında çekildi.Bu güzel dizide,Katina adlı,düşmüş bir helen kızı bakınız nasıl yakınıyor bahtsız kaderinden. ( Osmanlı olmuş,İngiliz olmuş,Yunan olmuş,Katina için ne değişir Vre..Öylede putana.Böylede putana.Öylede orospu.Böylede orospu.).

Türk olmuş,  olmuş, Kürt  olmuş,Yunan olmuş,Arap olmuş, ne fark eder bree ? Hepsi de insan Değil mi moré ?

Kimin diğerinden ne farkı var sanki ?

İnsan olmak yetmez mi ? İnsan olmak en büyük nimet..

 

Ege’nin doğusunda da,Egenin batısında da, insanlar,Katina’nın bu içten yakınışında,bu yürekten haykırışında,ayni elemi hissederler.Ayni hüznü duyarlar.

Yirminci yüzyılda Ayvalık halkı,hem doğusundaki,hem batısındakilerle,hemde,midilli’den,Girit’ten,Rumeli’den gelenlerle,böyle güzel kaynaştı,böyle güzel karmaştı,böyle güzel harmanlaştı.

Yirmibirinci yüzyıla girdiğimizde,Ayvalık’ta,Girit’ten,Midilli’den,

Rumeli’den gelen kültüre,Afrika kültürü de eklendi.Bu katkı,bu eklenti,Mustafa Olpak arkadaşımızın ( Kölelikten Özgürlüğe Arap Kadın Kemale ) ile başladı.

        

(Resimleri daha büyük izlemek için lütfen üzerlerine tıklayınız.)

Mustafa kardeşimin,annesi Arap kadın Kemale adını verdiği kitabının daha önsözünü okurken gözlerim yaşarmağa başladı.Hayata bizden daha düşük,daha buruk başlıyanlar var diye.Doğup büyüdüğüm mahallede,iki yakın komşumuz Arap’tı.Evimizin hemen karşısında,Arap Emin,karısı Ferdane abla,oğlu Yüksel,kızı Arap hatice.Arap Hatice’nin sonradan beyaz kocası olacaktı.Az ilerimizdeki sokakta,Arap Saki,benim çocukluk arkadaşım,boncuk ortağım Arap Saki.Arap Saki’nin kardeşleri Arap İbraam ile Arap Emine,yirminci yüzyılın ilk yarısında,henüz daha çocuk yaşlarında,asrın vebası ince hastalık tüberküloza yenik düştüler.Ayvalık’ta,Afrika kökenli siyah derili komşularımızdan,belki onbeş,belki yirmi aile vardı.Bunlardan biriside,Pulatlar’dan,Gözlüm Mehmet ailesinden,Mustafa’nın annesi Arap Kemale,1955 doğumlu olan Mustafa’nın babası Girit göçmenlerinden Mehmet Olpak.Rengi beyaz.Mustafa’nın rengi kırma.Bizden de buruk büyüyen kırma renkli Mustafa,çok güzel isimlendirdiği kitabı, ( Kölelikten Özgürlüğe Arap Kadın Kemale ) kitabını,Ayvalık’ta 2002 yılı Aralık ayında bitirince,2003 yılı Ekim ayında bastı.Ayvalık kökenli olan yazar Hakan Gülseven Radikal gazetesinde,Arap kızı Kemale kitabından bahsedince,TRT nin dikkatini çekiyor.TRT-2 Gül Munyan yönetiminde,( Kölelikten Özgürlüğe Arap Kadın Kemale ) kitabını belgesel haline getirmeğe karar veriyordu.Kitabın yazarı Mustafa’yı da anlatımcı olarak belgesel’e çağırdılar.Belgeselin adı da ( Arap Kızı Camdan Bakıyor ) olacakmış.Dam üstünde saksağan.Vur beline kazmayı.Doğrusunu isterseniz,bu ad ,bu güzel isimli kitaba hiç yakışmadı.

Ben bir hekim olarak, ( Arap kızı camdan bakıyor ) cümlesinde,insanlara tepeden,yükseklerden bakan,insanları ezen,insanların ezikliğine eziklik katan bir Megalomania=( Büyüklük böbürlenmesi ) görüyorum.TRTnin sayın yöneticileri,sayın sanatçıları,cam ardına koyup baktırdıkları Arap kızının da,kendileri gibi bir insan olduğunu,en az kendileri kadar onurlu olduğunu hiç mi düşünmezler acaba? Belgesel 2006 yılı Kasım ayında tamamlanıp,gösterime girecekmiş.Sabırsızlıkla seyretmeyi bekliyoruz.Umarız belgeselin içeriği de adı gibi yozlaştırılmaz.

Hangi yaşta olursa olsun,düşünen kafa,ya alır,bir şeyler koyar içine.Ya,da,içinden bir şeyler çıkarır.Ve yazar.Bu alıntıyı ,Ayvalık ta Arap Mustafa diye tanınan,hemşehrim Mustafa Olpak arkadaşımdan yaptım.Değişmenin ve gelişmenin yolu budur işte


Mustafa Olpak arkadaşımız,başkan.Fatoş Konaca hanımefendi sekreter,kurucu üyelerBadavut’tan Hüseyin,levent,Gürkan,İsmail,Şevket olarak, ( AFRİKALILAR KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ ) Adında bir dernek kurarak, 10 gün önce,yani yaklaşık 8 Ağustos 2006 tarihinde Ayvalık Emniyet Müdürlüğü ,dernekler masasına müracaat ettiler.Böyle bir dernek ülkemizde ilk defa,bu müteşebbis ve girişimci kişilerin çalışmaları ile Ayvalık’ ta kuruluyor.Buna sevinmemek,bundan gurur duymamak mümkünmü?.Zaten ilk olmak öncü olmak hep Ayvalı’ğa yakışır.İşte böylece de,bu saygıdeğer,kıymetli arkadaşlarımız ,yirmibirinci yüzyılda,Ayvalık’ğa,Girit,Midilli,Rumeli kültürü yanında,birde Afrika kültürünü kattılar.Onların katkıları ile,Yirminci yüzyılda iyice harmanlaşan Ayvalık kültürü,Yirmibirinci Yüzyıllda,iyice karıştı.Karmaştıkça kaynaştı.Harmanlaşmaktan da öte,yüksek ısıda eriyip karışan madenler gibi ALAŞIMLAŞTI.Alaşımı ( amalgamation ) okuyucularımıza, daha iyi tarif edebilmek için kalay örneğini verelim.Kalay bakır madeni ile çinko madeninin yüksel ısıda bir araya getitilmesi,birleştilmesi ile oluşur.Kalay artık ne bakırdır,ne de, çinko.Ama kalay, her iki madenin de karakterlerini bünyesinde barındıran yeni bir madendir Yani birALAŞIM dır.

Hemşehrim,kardeşim,arkadaşım Mustafa Olpakın 7 çocuk sahibi annesi Arap Kemâle,çektiği sıkıntıları hafife almak için, ( Kardeşim dokuz çocukla dağda mı kaldın sanki? ).Dermiş.

Bunu duyduğumdan beri,bunu okuduğumdan beri,ne zaman çaresiz kalsam,ne zaman dara düşsem,ne zaman zora düşsem Hemşehrim Arap Kemâle'nin metanet, dayatma ve direniş haykıran bu sözünü hatırlar, cesaret bulurum.kuvvet bulurum kendimde.

Ne zaman bir yarışa girsem,Pulat'lardan.hemşehrim Arap Kemâle'ninmetanet.dayatma ve direniş haykıran sözünü düşünürüm.Kendi kendime,kardeşim, ipi göğüslemene ne kaldı sanki? Der. kuvvet, gayret kazanır, daha da hızlanırım.

Yirmibirinci yüzyılda,Rumeli,Girit,Midilli kültürü yanında,Ayvalık kültürüne Afrika kültürünü de katarak Ayvalık halkını,Ayvalık kültürünü alaşımlaştıran,Afrika kökenli tüm siyah komşularımıza,tüm siyah kardeşlerimize,tüm siyah arkadaşlarımıza buradan selâmlar ,saygılar yolluyor,teşekkür ediyoruz.

---------------------------------------------------------------------------------------------------

Mustafa Olpak’a Ayvalık’ta Arap Mustafa derler.Bence,Arap Mustafa yerine,Kara Mustafa,Ayvalık ve Girit’lilerin çok kullandığı bir deyimle, Mavro Mustafa dense daha uygun olacak.1955 doğumlu Mustafa olpak, gözlerini,babası Girit’in Resmo’sundan, beyaz tenli,yakışıklı Gözlüm Mehmet’ten,rengini de,annesi kuzgunî siyah Arap Kemale’den aldı.
( Kenya-Girit-Istanbul Üçgeninde Köle Manzaraları ) adlı kitabında, ( Günleri,günler,haftaları aylar,ayları yıllar izledi ) Diyor. 3000 yıl öncede, Homeros, ( Aylar devrildi. Mevsimler evrildi.Göz açıp kapayıncaya kadar, koca bir yıl geçti ) Diyordu.Homeros’tan beri devam eden,Ege kültürünün bir parçası olduğunu kanıtlıyor Mustafa Olpak.

 

24.10.2008 tarihinde Haber Türk TV'de Mustafa Olpak ile yapılan söyleşi Filmi için Tıklayın

 

Ege de yaz çok çabuk geçer bre kardaşım. Çok çabuk geçer.

Bir bakarsın kırlangıçlar gelmişler. Bir bakarsın kırlangıçlar gitmişler


Birinci kuşak yaşar. İkinci kuşak saklar. Üçüncü kuşak araştırır ve yazar, diyerek kendini yazmağa mahkûm sayıyor. Bende,bir hekim olarak küçük bir katkıda bulunmak isterim.
Mustafa Olpak Afrikalı kölelerin üçüncü kuşağıdır ama Siyah-Beyaz karışımının ilk kuşağıdır. Ve melezler akıllı olurlar.
 

İlave: 12.01.2006

---------------------------------------------------------------------------------------------------

 

16 Mart,2007 günü,biz Ayvalıklı üç hemşeri ,Ömer Madra,Mustafa Olpak ve ben,Midilli,Girit,Ayvalık ve Afrika üzerine sohbet ederken,söz savaştan açıldı.Ertesi gün yani 17 Mart,2007 günü,Irak savaşının başlangıç yıldönümü olduğundan bütün dünyada ve İstanbul da savaş karşıtı gösteriler yapılacaktı.Ben hemen söze karıştım.Dedim ki:Biz internet sitemizin (SAVAŞA KARŞI SAVAŞA KATILANLAR) bölümünde, ( Savaşın tek onurlu yanı,savaşa karşı savaşmaktır ) Diye yazdık.Mustafa Olpak ta hemen atıldı. ( Savaşlar çıkar için yapılır. ) Dedi.Ağzına sağlık Mustafa Olpak arkadaşım.Ne güzelde söyledin.Zaten çıkarın girdiği yerden Onur alır başını çeker,gider.

 

İlave: 17.03.2007

 

----------------------------------------------------------------------------------------------------

Yirmibirinci yüzyılda, kültürleşen Cunda’ya girmeden önce,10 yaşındaki torunum Kerem Arpacıoğlu’nu dinliyelim.

Ben Kerem Arpacıoğlu.(Uzay ile ilgili yazımdan beni hatırlarsınız) Cunda Adasında gezerken “PAPALİNYUM” adlı bir büfe gördüm. Adına bakılırsa bu büfe papalina satıyor dedim içimden. Lokantaya dönünce bunu anneme söyledim. Annem de papalina balığına bayıldığı (çok sevdiği) için Papalinyum’un önünden geçerken üstündeki resimlere baktık. Resimlerde papalina resimleri vardı. Papalina sevenler Cunda adasına (Alibey adasına) gidip orada papalina yemenizi , yemeseniz bile denemenizi sağlık veririm.. Bu arada hatırlatayım, papalina çoğu lokantalarda vardır.

2006 yılı ağustos ayının ortalarında, Kerem’ le birlikte,ailece Cundayı gezerken,çok büyük değişiklikler gördük.İnci boncuk satanlar,Cunda sahiline tezgâh kuran,tüm seyyar satıcılar kaldırlmış.Daha içlerdeki evlere taşınmıştı.Böylece içlerdeki evlerin her biri yeni bir dükkân olmuş,Cunda büyümüştü.Sahil meydanı da,,daha genişlemiş,Cunda, birdenbire,modern bir turizm şehri haline dönüşüvermişti sanki.İçerlerde,salaş gibi boş duran eski evler,ya dükkâna çevrilmiş,ya da restore edilerek,pansiyon,otel,apart otel haline dönüşmüştü.İçerlerde boş arsalar üzerine de,kasabanın tarihsel yapısını bozmadan,Yeni oteller,yeni Apart oteller inşa edilmişti.Bunlardan birini örnek gösterelim.Her zaman gittiğimiz,bay Nihat’ın çocukları büyümüş,Amerikada Turizm öğrenmişlerdi.Vizyonlarını,öğrendiklerini de katarak,içerlerde,boş bir arsaya bay Nihat lokantası için,tamamen çevre ile uyumlu yeni bir konaklama tesisi,bir otel,bir apart otel inşa etmişlerdi.Çocuklara ruhsat almanız kolay oldu mu? Diye sorduğumda,içlerini çektiler.Yüksek anıtlar kurulundan 6 yıl sürdü, ruhsat dediler.Bu iç çekiş,tarihsel ve kültürel açıdan sevindirici,ağır,çok ağır işleyen bürokrasi yüzünden,zaman kaybına sebep olduğu için, çok ta üzücü idi.Cunda ve Ayvalık,Turizm alanında haddinden fazla zaman kaybetmişti zaten.Bu gün bunlar,yeni yapılan birkaç benzeri,eski evlerin restore edilip,birleştirilen,turizme kazandırılan onlarcası gibi,Cunda da, internet üzerinden,odalarını da göstererek,sergiliyorlar. Ülke Turizmine hizmet ediyorlar.Cunda da denizden içeri yürüdükçe,restore edilmiş,onarılmış,dükkân,Kafeterya haline çevrilmiş yüzlerce ev görüyorsunuz.Cunda adeta tepelere doğru yeniden büyüyor,yeniden zenginleşiyor.Kitabımızda konu aldığımız,Ceylân kitabevi bile,yeni sahibi Volkan arkadaşımızın becerikli kızı Heves öncülüğünde,Cunda da bir şube açmış,ama daha şimdiden şube merkezi geçmiş.Kitabevi-kafe karışımı.Oturabiliyorsunuz,sohbet edebiliyorsunuz,birşeyler içebiliyor,muzik dinliyebiliyorsunuz.Ne varsa, gençlerde var.Heves kızımızı kutlamamak mümkün mü? İçerlerde gezerken,Amerika’nın İndiana eyaletinden,küçük çocukları ile beraber cunda da,Ege kültürünü tadan,Ege kültürü ile tanışan mutlu bir aile gördüm.Ege’nin batısından,adalardan,Avrupa’dan,Amerika’dan gelen turistler cunda sokaklarında tur atıyorlar.Biraz daha yukarıda,TAHSİYARHİS  kilisesi meydanı turistlerle dolu.Kilise karşısındaki bir güzel konağın merdivenlerine oturmuş,yaşlı,eski bir Girit’li,turistleri eşeğine bindirip gezdiriyor.Turizme hizmet ediyordu.Bu güzel ev kimin ? Diye sorduğumda,eli ile sokaktaki diğer evleri de göstererek,Amerika dan biri geldi.Dolarları saydi.Hepsini satin aldı. Diyordu.TAHSİYARHİS  kilisesi arkasına isabet eden eski bir evi de,Zehra teyze satın almış.Pansiyon,kafe,restaurant haline dönüştürmüştü.Cunda da bunlar gibi yüzlerce,binlerce var.Ben üşenmeden oturup saydım,yeni yapılmış,evden restore edilerek oluşturulmuş elliden fazla otel,motel,apart otel saydım.Bunların içinde tepeye doğru Kapia ( Kapya ) Apart otel,eski ama tertemiz mimarisi ile görülmeğe değer.

Cunda-Ayvalık kültürü,iç içe geçmiş yapısı ile,Ege’nin doğu kıyısında da,Ege’nin batı kıyısında da geçerli Saf Ege kültürünü yansıtır.Bodrum da,Kuşadasın da ise Ege kültürü yanında yörük kültürü hakimdir.Cunda Ayvalık kültüründe ise,Doğu kıyısındaki Efe kültürü ile batı yakasındaki Palikarya kültürünü birleştiren Ege kültürü hakimdir.Ege kültürü Homeros tan,günümüze,Nazım Hikmet’e kadar uzanır.Umarız bu kültür,evrende değişip gelişen her nesne gibi,devamlı değişecek,devamlı gelişecek.Biz de bir makale ve dizi olarak başladığımız bu yazımızı,Cunda ve Ayvalıkta devamlı değişip gelişen kültüre paralel olarak,değiştirecek,geliştirecek,bir kitap halinde büyüteceğiz.

Ahmet Aga Pandagurya:Ahmet Yorulmaz kardeşime:

23 Ağustos,2006 günkü e-mail mektubunda diyorsun ki:yirmibirici yüzyılda harmanlaşan Ayvalık Kültürleşen Cunda, adlı yazınla,sabahın köründe,beni aşureye çevirdin. palüzaleştirdin.

Ah! İşte oldu.Ben başlatmadım kavgayı. Sen başlattın.Ben başlatmadım düeti.Sen başlattın.Artık bu kavgadan kaçış yok.Bu duetten kaçış yok.Aslında,bu kavgada,bu duette,yorulmak,nakavt olmak,yere serilmek lüksümüz de yok.Kavgayı,düeti sürdürmek zorundayız.Taa ki:Kültürleştik,diyene kadar.

Pandagurya ile girdik.İstersen pandagurya ile sürdürelim kavgayı.Bu pandagurya lâfı da, nereden çıktı?

Sakarya mahallesinde çocuktuk.Belki beş,belki altı yaşında.Mahallemize bir Giritli dadandı.Hergün sırtında bir boş çuvalla gelir,mahallemizden geçerdi.Boş çuvala ne koyar,ne doldurur bir türlü bilemezdik.Her gün öğleden sonra geçer.Akşam üstü dönerdi.Biz peşine takıldık.O bize kızdı.Ağzından,angurya,pandagurya diye bazı sözler döküldü.Biz bunları bilmiyorduk.Sonradan öğrendik.Angurya Hıyar anlamına gelirmiş,yani,bildiğimiz ince uzun salatalık.Bundan sonra biz,ihtiyarın adını,Ahmet aga Pandagurya koyduk.Mahallemizde görününce,peşine takılır.Ahmet Aga Pandagurya diye bağırırdık.İhtiyar giritli, buna çok kızar.Başlar Rumca küfürler yağdırmaya.Asto more Diyavlo.Yalleçsapasamenos.More çucuk,dövecem.öldürecem seni.

Biz,hemen hergün,ihtiyarın yolunu gözler|;Gördük mü ihtiyarı, başlardık,Ahmet Aga Pandagurya,pandaguryana,pandapsuryana diye kızdırmaya .Pandapsuryana lâfını da,biz,diğer giritlilere sorduk.Kendimiz uydurduk.Ben haalâ ne anlama geldiğini bilmem.Ahmet agayı, bir güzel kızdırıyordu,o kadar işte.Günler böyle geçti.Biz Ahmet agaya alıştık.Ahmet ağa da bize.Biz onun yolunu gözler,o da sokaklarda bize bakardı.Bu piç kuruları nerelerdedir?Diye.

Ahmet Aga, bize tiryaki oldu.Bizde Ahmet agaya.O mahalleye gelince gözleri bizi arar.Biz ara sıra gizlenirdik.Bizi bulamayınca,daha da sinirlenir,ben şimdi kime küfredeceğim diye,söylenir dururdu.O günlerden, bugüne pandagurya adı hep aklımdadır.Bir sana,Ahmet aga Padagurya derim.Bir de,Dr.Ahmet Al-Mallah'a.

Ahmet Al-Mallah,Musull'lu zenginlerden olup,Beyrut Amerikan kolejinde okumuş.1948 yılıunda da,Istanbu'a tıp öğrenmeye gelmişti.Kendi sınıfından,Şadiye Cebeci ile tanışmış,anlaşmış, daha öğrenici iken evlenmeğe karar vermişlerdi.Dikkat edilirse,tanışmışlar,anlaşmışlar dedim de,sevişmişler demedim.Ahmet bey,dini bütün,Musull'u Arap Müslüman.Şadiye hanım ise,dini bütün Istanbu'lu Türk müslüman.Şimdilerde,ne oluyor, bilmem ama,o zamanlar,müslüman Araplarda da,Müslüman Türker'de de,evlenmeden önce sevişmek adeti,göreneği yoktu.Bu çok büyük ayıp,hatta namus sayılırdı.

Hep biliriz.Biz Orta Asya'dan Anadolu'ya göç ederken,bir kısım soydaşlarımız oralarda kaldılar.Bunların bir kısmı da Gagavuz Türkleri.Gök Oğuzlar.Yani öz Türkler.Biz Anadolu'ya gelirken Müslüman olduk.Gagavuz Türkleri ise Hiristiyanlığı seçtiler.Gagavuz'ların çoğu,Moldavya'nın güneyinde,özerk bölgede yaşarlar.Son zamanlarda,Gagavuzlar,Istanbul da,Ankarada,İzmirde sık görülmeğe başladılar..Ekmek parası kazanmak için.Gagavuzlar'dan birkaçına da bizim Ar-Turda rastladım.Bunlardan biri de,komşumuz yaşlı bir hanımın bakımını üstlenen,61 yaşındaki Lana.Ayda 400 dolar alırmış.Biz ayni dili konuşuruz.Sizin dilinizle,bizim dilimiz,hep sürtüşür der,Lana.Gagavuzlar örtüşür diyemiyorlar.Sürtüşür diyorlar.Sordum Lana kadına,Gagavuzlar,evlenmeden önce sevişirmi? .Lana cevap verdi.Eskiden sevişmezlerdi.Şimdi önce sevişirler.Bakarlar iyi sevişirlerse evlenirler.Şimdi,Müslüman Araplar da da,Müslüman Türklerde de böyledir.Kimbilir?

Dr Ahmet Al-Mallah ve Dr. Şadiye Al-Mallah ile biz şöyle tanıştık.1969 yılı yazında,Pennsylvania'nın Aliquippa kendinde,Rahmetli kayınvalidem Hikmet Rumeli bizde misafirdi.Akşam eve döndüğümüzde,dedi ki:Ahmet Alimallah adında bir doktor aradı sonra yine arayacak.Rahmetli kayınvalidem Al-Mallah'ı nereden bilsin,onu Alimallah yapıvermişti işte.Bir güzel de,yakıştırmıştı .Sonra Ahmet ve Şadiye bizim hastane de çalışmaya başladı.Dostluğumuz uzun yıllar sürdü.Ben Ahmet-Almallah'a,ne zaman, Ahmet Aga Pandagurya desem,ben olduğumu anlardı.Tıpkı senin gibi.Nasıl ki:sen,Pandagurya sesini duyunca,ee yatre(doktor) diye cevap verirsin.Ben 1973 yılında yurda döndüm.Ahmet ile Şadiye Amerikayı yurt seçtiler.Çocukları ve torunları ile mutluca yaşıyorlar.Bırakalım Al-Mallah'lar Amerikada mutlu yaşasınlar.

Pandaguryadan sonra,benim,dilime doladığım,başka bir Rumca kelime,daha doğrusu rumca küfür, yalleçsapasamenos.Yalleçsapanamenos un öyküsü,çok galiz.Bilmem söylesemi? Söylemesem mi?Ben de kızdığımda,yalleçsapanamenos diye küfrederim.1948 yılında,birlikte kaldığımız Balıkesir talebe yurdunda,Girit kökenli olan Tahsin arkadaşıma da bu küfrü söylediğimde.Giritli şivesini düzeltememiş Tahsin arkadaşım,tepki verdi.Boyle soyleme, Allah aşkina.Çok kötü bir kûfûrdur.Sülâleye küfûrdur.Ölülerine de kûfûrdur.Doğacaklârina da.Tahsin'in bu tepkisi hoşuma gitti.Daha da sık tekrarlamağa başladım.Tahsin hepsine tepki gösterdikçe,ben gene tekrarlıyordum.Gönenli Halil de,tepkiyi gördü.Bundan hoşlandı.Benden Yalleçsapasamenosu iyice öğrendi.Belleğine yazdı.Tahsin'i ne zaman görse,hemen yapıştırıyordu.Yalleçsapasamenos diye.Tahsin de.köpürdükçe,köpürüyor,Bunları başına ben sardım diye,bana içerliyordu.Gönenli Halil'in,Giritli Tahsine takılmaları o hal aldı ki:Tahsin Halil'i gördükçe,yol değiştiriyor.Karşılalaşmamağa,görünmememeğe çalışıyordu.Tahsin'in,belki haklı,belki haksız alınmalarına ben de,çok üzülmeğe başladım.O,bunları ben çıkardım,başına sardım diye,bana darılıyordu.Tahsin'i nasıl,bu sıkıntıdan kurtarırım diye düşünmeğe başladım.Yurtta bizimle kalan rumca bilir,Giritli arkadaşlardan,bir cümlenin Rumca söyleşisini öğrendim.Tekrarlıya tekrarlıyı iyice ezberledim.Bir gün Halil'e,bak arkadaş Tahsin'e,fazla yükleniyorsun,çocuğu hasta edeceksin.Dedim.O da cevap verdi.Ben onu görünce,hemen yalleçsapanamenos aklıma geliyor.Birisi sanki.Söyle.Söyle .Diye, beni dürtüyor.Söylemesem.Ben rahatsız oluyorum.

Hiç olmazsa,ona,bazı güzel Rumca sözler söyle de,gönlünü al, hiç olmazsa.Nasıl yani? Ne söyliyeyim dedi.Bende,Giritli arkadaşlardan öğrenip ezberlediğim,Rumca cümleyi Halil'e söyledim.Başladı tekrarlamaya.Biraz sonra,kelimeleri de vurgulayarak kusursuz öğrendi.Elâ name gamisis.Bunun manası nedir diye sordu.Bende,İyi geceler,iyi uykular,iyi rüyalar ablamına gelir dedim.Tamam söylerim dedi.Tahsin'i sevindireceği için,Halil de sabırsızlanıyordu.Balıkesir Talebe yurdunda,tavan arasında büyük bir yatakhane vardır.Tahsin,Gönenli Halil,ben, hep ayni yatakhanede yatardık.Uyku zamanı yaklaşınca herkes yatağına girer,bir süre yatakhane sohbeti sürerdi.Sen dedim.Tahsin ve arkadaşlar,yatağa girip,sohbete başlayınca,Tahsin'in yatağına otur.Bu güzel sözleri ona söyle.Hiç değilse üzdüğümüz Tahsin,biraz sevinsin.Halil,akşam olup gece sohbeti başlayınca Tahsin'in yatağına oturdu.Ona sokularak, öğrendiklerini üstüne basa basa söylemeğe başladı.Tahsin duyduklarına inanamadı. Şöyle biraz sallandı.Sonra kendini toparladı.Yapardim ama,eskiden olsaydi.Şimdi çok kartladın. Diye mırıldandı.Halil,her halde söylediğimi iyi duymadı diye,daha da Tahsin'e sokuldu. Yüksek sesle başladı tekrarlamaya.Tahsin dayanamadı.Yatağında doğruldu.Ondan çok daha yüksek sesle.Arkadaşlar!Bakın yahu, bu adam ne söylüyor.Dedi.Tahsin'in rumca söylediğini Giritli şivesi ile Türkçe'ye tercüme etti.Halil'in neden sonra,ayakları suya değdi.Nasıl bir oyuna geldiğini anladı.Rumca bilenler,bu cümleyi Türkçeye tercüme etmesinler.Daha fazla ayıp olmasın.Ertesi gün Halil beni görünce,Tahsini memnun etmek istedin.Değil mi? Dedi.Bende,evet öyle dedim.Böylece Halil,Tahsin'i kızdırmaktan vazgeçti.Başka türlü, ne söylesek Halil'i vazgeçiremiyecektik.

Başka galiz bir girit fıkrası da,deveci ile bahçıvan bir Giritli kadın arasında geçer.Deveci,bir gün bahçenin önünden geçerken kervana mola verir.Giritli'nin yol kenarındaki incir ağacından,develer başlarlar yaprakları yemeye.Giritli kadın,Yarı Türkçe,yarı Rumca,başlar bağırmağa.Develer,sikami yedi,develer sikami yedi.Sika rumca incir anlamına gelir.Tabii deveci,Rumca

bilmediğinden,bu kadın ne diyor?Ne istiyor. Diye düşünmeğe başlar.Kendine göre,Girtli kadının söylediğine bir anlam verir.Her halde kadının istediği budur.Diye eve girer.Aklı sıra kadının isteğini yerine getirir.O, evde,içeride iken develer,oradan ayrılırlar,yola koyulurlar.Deveci evden çıkarken,Giritli kadın,deveciye söylenir.Kala mı yaptin şimdi?. (Rumca kala kelimesi türkçe iyi anlamına gelir.Bu sorunun Türkçesi=İyi mi yaptın şimdi? Dir). Deveci bunu,kendine göre,Kalsaydın iyi ederdin.Diye anlar.Ve kadına cevap verir.Kalırdım ama,develer gitti.Der.Oradan hızla ayrılır.Develerin peşine düşer. (Rumca kala=iyi=güzel kelimesi,dini bütün birer müslüman olan Girit'lilerin dillerine iyice yerleşmiştir.Örneğin,birisi,bir Girit'liye,Ti kanis more kala?=Nasılsın bre,İyimisin? Diye,sorsa,Girit'lilerden hep ayni cevabı alır. Kala,Ya Rabbü Şükür.Burada,Rumca Kala ile,Türkçe,Arapça, daha doğrusu islâmca ,Ya Rabbi Şükür cümlesi,kaynaşmış,harmanlaşmış,iç içe geçmiştir).

Temel'in,Karadenizli'nin fıkraları olur da,Girit'linin olmazmı?.Üstelik Girit Minos uygarlığı,Pontus uygarlığından da,Helen Uygarlığından da,hem daha eskidir.Hemde, daha köklüdür.Biz, galiz olan iki tane ile başladık.

Bilim ve Tababet ana bölümünde,Girit'in,Kandiyasında(Heraklion) başlayıp,Anadolu da biten ( Zeus sex efsanesini ),Aksak Adalet ana bölümünde,( İdada ki Afrodit ) i,Zalim Siyaset ana bölümünde,Bir Girit,Bir Ayvalık öyküsünde, 1915 yılında,Girit'in Resmo kentinde doğan,Ahmet oğlu,İbrahim Çilingiraki'ye ve kalabalık ailesine Ayvalık ta,neden DEVECİ dendiğini yazdık.

Pandagurya kardeşim:Girit'i,Giritlileri sen herkesten iyi bilirsin.Başka Girit fıkraları da topla.Bu sayfalara koyalım.Bundan kaçamazsın,yoruldum,yapamam diyemezsin.

Bir gün,kösnük Hüsnüye Girit ten kalkar da Ayvalığ'a gelirse.Haydi,ben geldim Aynakis.Derse.Ne cevap vereceksin?.Ben unumu eledim.Eleğimi astım mı? Diyeceksin.Hüsniye bundan anlamaz ki.Hemde,sakın unutma.Roman yazanlar,yarattıkları roman kahramanlarıyla,gerektiğinde aşk yapmak zorundalar.

İşte,kardeşim,bugünkü ürünümüz, bu kadar.Ben senin gibi,günde yirmi sayfa yazamam.

Çok galiz bu iki Girit fıkrasından sonra,kültürleşen Cunda dan Ayvalığ'a dönelim.Ayvalıkta da,dar sokaklar içindeki güzel evler,tarihi konaklar terkedilmiş duruyor.Umarız,Cunda da başlayan kültürleşme Ayvalık ta da olacak.Sahilden itibaren boş evler,birer ikişer,pansiyona,kafeye,tavernaya dönüşerek,tepelere,profitilya daki huzur evine kadar,tüm Ayvalık Cunda gibi olduğunda,Ayvalık ve Cunda birleşerek, Ege kültürünün merkezi olacak.Yirmibirinci yüzyılın başında başlayan bu güzel kültürleşme,devletten,bireylerdan,herkesten,yapabilecekleri ölçüde yardımlar,katkılar bekliyor.

www.demokrasidedevrim.com

adına,Dr.Hasan Horto, Kerem Arpacıoğlu

--------------------------------------------------------------------------------------------------------

      Yalnız, Rumeli, Girit, Midilli kültüründen değil, Ayvalık ta Arap Mustafa diye bilinen Mustafa Olpak arkadaşımızın ve sayıları 10 parmak kadar az, siyah kardeşlerimizin kattığı Afrika kültürü ile de, dört kıtadan karışıp harmanlaşan, adeta alaşımlaşan Ayvalık-Cunda kültürümüz HOMEROS tan bile çok eskilere giden EGE KÜLTÜRÜNÜN doğu yakasını simgeler.

      Sıcaklığının, renginin, güzel kokusunun ve nefis tadının yanında, şarap kadehlerini tokuşturup ÇINNN diye ses çıkartarak, şarabın sesinden de zevk alıp, yararlanmak gene, Ege kültürünün bir parçası sayılır.

      Ege’nin doğu yakası Ayvalık-Cunda da yaşananlar, düşünceler, duygular, hüzünler ve sevinçler Ege’nin batı yakası ile tıpa-tıp ta aynidir. ( Benden selâm olsun Anadolu’ya ) ve ( Savaşın Çocukları ) yapıtları, Ege’nin ortasında buluşur. Sarılıp kucaklaşır. Birbirini tamamlar.

      Çok galiz fıkra ve ifadeleri de içeren, gelişi güzel, çalakalem yazılmış bu yazı-dizimizin yazılışından beri Ayvalık ta Cunda da kültür alanında çok önemli gelişmeler oluyor. Ayvalık ta Filiz Ali hanımefendinin de katkılarıyla kurulmuş olan muzik okulu , Cunda da restore edilip hizmete sunulan akustiği ve ses düzeni çok güzel olan eski tarihi bir binada, her yaz nefis konserler veriyor. Dünyanın tanınmış üniversitelerinden üst lisans doktora öğrenicileri Cunda da öğrenim görüyorlar. Çalışmalarını sürdürüyorlar. Balıkesir Üniversitesinin Basın-Yayın fakültesi Lâle adasında yapılıyor. İnşaatı bitmek üzere. Kültür-sever iş adamımız Rahmi Koç Cunda’nın en yüksek tepesinde, yakın zamana kadar yelkenleri de olan eski bir yel-değirmenini alıp yanındaki bina ile birleştirerek kütüphane haline getirdi. Okurların hizmetine açtı. Duyduk ki: Yine Cunda da zeytinyağı mengene ve fabrikalarının tarihsel gelişimini gösterir , birde müze yapacakmış. Kendisine teşekkür ediyor. Kolay gelsin. Diyoruz. Güler Sabancı hanımefendi Cunda’nın en uç burnundaki PATRİÇİA köyünde, zeytin tarlaları ile birlikte eski evlerden 10 tane satın aldı. Asıllarına uygun olarak restore etti. Galiba yazları gelip hem oturuyor. Hem de Sabancı zeytinyağlarını imal ediyor. Şimdilik imalâtı kendi tüketimlerine ve eşe dosta ikram, beklide eşantiyon şeklinde oluyor. Ama ileride piyasaya dönükte olacak gibi görünüyor. Çünkü Ayvalık ta 500 dönüm gibi büyük bir arazi parçasını da satın aldıklarını  gazetelerde okuduk.

        Ayvalıklılar olarak biz umarız ve dileriz ki: İleriki günlerde Rahmi Koç beyefendi ile Güler Sabancı Hanımefendi Koç Üniversitesi ile Sabancı Üniversitelerinin en az birer fakültelerini Ayvalık bölgesine yönlendirirler.

       Ayvalık ve Cunda’nın EGE KÜLTÜRÜ yavaş, yavaş içerlere, Kozak yaylâsına ve Madra dağlarına doğru da yayılmaya başladı. Şimdiye kadar adını çok az kişinin duyduğu ARAPLAR köyü, adını MUTLU KÖY olarak değiştirdi. Midilli’nin zengin ve nefis yemek kültürünü de aldı. Zeytinlikler arasında fırınını ve mutfağını da kurdu.Gelip giden turistlere Midilli’nin içi-dolmuş ta denilen Suresini,keşkeğini ve nefis güveçlerini sunuyor.

       Ayvalık ve Edremit arasındaki Bostancı köyünde kurulu KÖRFEZ HAVA ALANI çok yakında uluslar arası uçakların inip kalkabileceği bir alan haline dönüştürülecek. Gerekli istimlâkler yapılmış olup. İnşaat başlamış durumdadır.

        Bölgemizdeki bu güzel gelişmelerden cesaret alan, biz AR-TUR’u sevenler, AR-TUR’la birlikte bölgeyi ve KÜLTÜRÜ de sevenler,2500 dönüm eşi bulunmaz güzellikteki arsa ve araziye sahip AR-TUR’da, 3-4 yıldır, DÜNYA-KONGRE KÜLTÜR MERKEZİ kurma çalışmaların başlattık. Çalışmalarımızı Kuzey-Egemiz de mevcut bütün belediye başkanlarına ve Ticaret odası başkanlarına duyurduk. Onların da desteğini istedik.

        Kuzey-Ege bölgemizin bahtını da değiştirebilecek bu faydalı çalışmalarımızı görmek için,  DÜNYA-KONGRE MERKEZİ KÜLTÜR PROJEMİZİ YALIN VE AÇIK VERİ VE GEÇEKLERİYLE PEKİŞTİRMEK yazımızı lütfen, hemen şimdi tıklayınız.

 

Dr.Hasan Horto,

İlave: 7 Nisan,2008)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

 

  Bu bölüm ile ilgili görüş, eleştiri veya ilave edecekleriniz varsa
lütfen " info@demokrasidedevrim.com " adresine iletirseniz memnun olacağım.

 

 

SAYFA BAŞI

  AKSAK ADALET BİLİM ve TABABETZALIM SİYASET