| |
TÜRK SİYASETİNDE
LİDERLER SULTASI
TÜİSAD bu yıl KALDER ile birlikte kalite toplantıları
düzenledi. Devlet ve birey sempozyumuna bende dinleyici
olarak katıldım. Hukukçular ve Polikitacılar'ın ortak
yakınması liderler sultası ile delege hegomonyasının
yarattığı demokrasi yozlaşması idi. Siyasal yelpazemizde
bazı partilerde ön seçim müessesesi vardır. Partiler ön
seçim ile delegeleri seçerler. Delegeler'de üyeler adına
parti organlarını ve Milletvekili ile yerel yönetim
adaylarını seçerler. Seçim pusulalarındaki sıralama
delegelerin verdiği oylara göre yapılır ve adaylar için
seçim pusulasındaki sıra: Ya seçilmek veya seçilmemek;
Olmak yada olmamak kadar önemlidir. Bu yüzden delegeler
ön seçimlerde çok mağrur olurlar, çok ağır satarlar
kendilerini; "Benim şu kadar bu kadar delegem var" diye
bazıları pazarlığa bile girişirler. "Benim şu kadar
koyunum, bu kadar koyunum var" der gibi; İlkellik ve
çirkinlik örnekleridir bunlar; Amma ne yazık'ki: en
köklü partilerimizde bile yaşanan olaylardır. Sıra genel
kongreye veya kurultaya gelir. Buraya katılan bin ile
bin iki yüz kişilik delegeler partinin en üst yönetim
kurulları ile genel başkanlarını seçerler genel başkan
bir defa seçildikten sonra partinin mutlak hakimidir
artık. Yani delegeler kendi oyları ile partide diktatör
yaratırlar. İl ilçe teşkilatları genel başkanla-rının
telkini doğrultusunda feshedilir. Görevden alınır. Veya
yeniden atanır. En önemlisi milletvekili adaylarının
seçim pusulalarındaki sırası ya genel başkanın drekt
iradesi ile veya telkini ile belirlenir. Yürürlükteki
siyasi partiler yasası bu müdahaleyi mümkün kılmaktadır,
hal böyle olunca millet vekilinin TBMM'deki oyları parti
başkanlarının isteği doğrultu-sunda olur; Aksi mümkün
değildir. Çünkü milletvekillerinin siyasi geleceği
mevcut partiler yasasına göre genel başkanın iki dudağı
arasındadır. Genelde bu iradeye karşı gelecek çok az
milletvekili çıkar; Onlar'da lider tarafından zaten
etkisiz hale getirilir ve partiden elenir; Hal böyle
olunca TBMM'de lidere bağımlı ve liderin uydusu
milletvekilleri oluşur; geçmişte ulus olarak bunun
sıkıntılarını çok çektik; Hala'da
çekmekteyiz.Hafızalarımızı tazeleyerek biraz gerilere
gidelim. 1970'li yılların ortalarında ve sonlarında
Türkiye kabus gibi olay-lar yaşıyordu. Sokaklarda pusu
kurarak sağcı gençler solcu gençleri, solcu gençler
sağcı gençleri öldürüyordu. Gün geçmiyordu'ki cinayet
olmasın. Bizim çocukluğumuzda ilk ve orta öğretimde
tarihimizden kaynaklanan savaşlar kahramanlıklar
hakimdi. Düşmana saldırmak ve yiğitlik ön planda
işlendiğinden yüksek öğrenimde sağcı gençler düşman
belle-dikleri solcu gençleri, acımasızca öldürüyordu. O
dönemlerin başbakanı şimdinin dokuzuncu Cumhurbaşkanı
Sayın Süleyman Demirel'in iti ite kırdırıyorum dediği
rivayet ediliyordu. İt de-diği sağcı Türk gençleri idi;
İt dediği solcu Türk gençleri idi. Ne hazin ve ağlanacak
bir manzara. Bu manasız ve amansız çatışmalar içinde
1979 yılına gelindi. 1979 yılında yeni cumhur-başkanı
seçilecekti ve o dönemde Adalet Partisi Başkanı Sayın
Süleymen Demirel ile CHP Başkanı Sayın Bülen Ecevit
anlamsız ve manasız bir inatlaşma içine girdiler.
TBMM'de liderlerin vesayetinden ve iradesinden
kurulamayan CHP ve AP Milletvekilleri hep liderlerinin
istediği doğrultuda oy kullandılar. AP'nin Cumhurbaşkanı
adayı o zaman Senato Başkanı ve eski Dış İşleri Bakanı
Sayın İhsan Sabri Çağlayangil, CHP'nin Cumhurbaşkanı
adayı ise Senato Başkan Vekili Sayın Rahmi Erdem'di;
CHP'li milletvekilleri İhsan Sabri Çağlayangil'e oy
vermiyor; AP'li milletvekilleri de Rahmi Erdem'e oy
vermiyordu. Ne yazık'ki TBMM içinden veya dışından bir
başka Cumhurbaşkanı adayı üzerinde de anlaşma basiretini
gösteremediler. İki lider arasında kendi
milletvekillerine de yansayan inatlaşma sürdü gitti. Ta
ki Türkiye Demokrası gemisi 12 Eylül kayalarına çarpana
kadar. Hiç şüphemiz olmasın eğer AP'den çok değil 20
milletvekili CHP'den de 20 milletvekili başkanlarının
sultasın-dan kurtulup bu anlamsız inatlaşmaya karşı
olduklarını açıklama cesaretini gösterebilse idiler inan
olsun 12 Eylül olmazdı. Çünkü Genel Kurmay Başkanlığı
çeşitli defalar TBMM'nin bir Cumhurbaşkanı seçebilme
temennisi açıkça ortaya koyup, dile getiriyordu. Ne
yazık'ki bu kadar az sayıdaki milletvekilleri bile
kendilerini liderlerinin sultasından kurtaramadılar.
Özgür iradelerini kullanamadılar; Sırası gelmiş-ken
belirtmekte yarar var; Amerikalı siyaset bilimcileri
Türkiye için şöyle bir teşhiste bulunuyorlar: Türkiye'de
laiklik için gerekli uyarıları hep ordu yapıyor;
Demokrasi için balans ayarı ordu tarafından yapılıyor;
Ne yazık'ki siyasiler yeteri kadar demokrat
olmadıklarıdan demokrasiyi korumak'ta hep orduya
düşüyor. Benim haklı ve doğru bulduğum bu teşhiste
siyasiler kendi vic-danlarına dönsünler ve öz
eleştirilerini bizzat kendileri yapsın-lar.
Komutanlarımızın 23 Nisan 2001 kutlamalarına bir bakıma
canlarını da tehlikeye atarak otobüs ve minibüslerle
gitmeleri sevinçten gözlerimi yaşarttı. Komutanlarımız
Ulusal Egemenlik Bayram'ında belki'de Türkiye'de ilk
defa yetkilerini değil, yurttaş olarak demokratik
haklarını kullandılar; Ülkemizde uygarlık ve demokrasi
yolunda çok şeylerin değiştiği işaretini verdiler.
Atatürk ordusu komutanlarımızın bu soylu davranışı
sadece tasarrufa davet, israfa uyarı değil, yönetim ve
siyasetteki yolsuzluklara, hırsızlıklara atılmış ağır
bir tokattır. Sağ olsunlar var olsunlar. Kitabımın
birinci bölümünde Türkiye'de adaletle tababet iki büyük
rezalet demiştim. Siiyaset'te bunlarla beraberdir. Amma
çok şükür askerlik bu rezalete dahil değildir. Hiçbir
ülkede politikacı ortak olmadan mafya çalışamaz,
banka-da boşaltılamaz. Sözümüz askeriyeden açılmışken
milletçe bizi çok üzen, adeta yürekten yaralayan bir
kazadan bahsetmek yararlı olacaktır sanırım
Dr.Hasan HORTO
|
|