| |
UYGARLIK, DEMOKRASİ VE AVRUPA BİRLİĞİ
Bu gün 10 Eylül 2002 yeni emekli olmuş Yargıtay Başkanı
Sami SELÇUK siyaset yapmaya karar verdi ve bir törenle
ANAVATAN PARTİSİ ne katıldı. Törende yaptığı konuşmayı
her kesimden arkadaşım beğendi; inandırıcı buldu.
Törende eski yargıtay başkanı demiş ki; (Ben bütün Hukuk
hayatımda demokrasiyi ve Hukuk Devleti ile hukukun
üstünlüğünü savundum. Devlet hizmetinden emekli olunca
ülkeme ve halkıma hizmete devam için önümde üç yol
vardı.
1) Üniversiteye girip ders vermek
2) Gazete köşe yazarı olup bildiğim doğruları savunmak,
3) Politikaya atılıp hizmet vermek.
üçüncü yolu seçtim. İkinci aşamada ise bir siyasi
partiye katılmam gerekiyordu. Benim devamlı savunduğum
Avrupa Birliği yolunda en büyük kavgayı en büyük çabayı
Anavatan Partisi ve onun Genel Başkanı sayın
Mesut
Yılmaz verdi. Ondan ötürü Anavatan Partisine katıldım).
Ben kendisiyle ilgili olayları yakından izlediğimden
dinsel kesime yakınlığıyla bilinen AKP nin ve onun üst
düzey yöneticilerinin kendisini saflarına katmak için ne
kadar büyük gayret sarfettiğini; teklifler ve davet için
kaç kere evine gittiğini gayet iyi biliyorum. Burada çok
önemli olan bir nokta var. Türkiye de dine yakın AKP nin
Cumhuriyet in kuruluşundan beri devam eden kemikleşmiş
bir oy potansiyeli var. Ve bu oylar 2002 seçimlerinde
bütün partileri açık farkla geçmiş gibi görünüyor. Bu
demektir ki: AKP Türkiye Büyük Millet Meclisi ne her
partiden fazla sandalye sokacak. Bu gerçekler ortada
iken sayın emekli yargıtay başkanı garanti seçilme ve
hatta, hatta Adalet Bakanı olabilme şansını bile elinin
tersiyle iterek % 10 barajını bile geçmesi şüpheli gibi
görünen Anavatan Partisine katılması zoru seçmek ve
ilkeleri doğrultusunda savaşmak anlamını taşıyor.
Bu bana gençliğimde beni çok etkileyen; çok
heyecanlandıran bir öyküyü hatırlattı.
ERNESTO
CHE
GUEVERA nın hikayesini..O Ernesto ki 58 kuşağının
kuyruklu yıldızı olmuştur O Ernesto ki 68 kuşağının
ilham kaynağı idolü olmuştur.O Ernesto ki ellili
yıllardakisilahlı mücadelesi ile 2000 li yıllarda
dünyayı biraz daha adil bir gelir dağılımına
zorlamıştır.Bende Ernestonun kuşağındanım.Gençliğimde
yapmak isteyipte yapamadığımı Ernesto yaptı diye
Ernestonun hayranıyım.Bizim kuşak ve Ernesto yirminci
yüzyılın ilk yarısında doğduk.Okullara gidip dünyada
olup bitenleri biraz öğrendiğimizde Türkiye,latin güney
Amerika gibii feodal yapıyı henüz kıramamış geri tarım
toplumlarında acımasız bir sömürünün insafsızca
sürdüğünü gördük. bu feodal ve ilkel sömürü Latin
Amerika da daha da belirgindi. İşte bu dönemde bıyıkları
terleyen, eli kalem ve silah tutabilen Ernesto bu zulüm
ve haksızlığa karşı ,elinde başka bir mücadele ve savaş
imkanı olmadığından hem kaleme,hemde silaha sarıldı...
Ernesto Thce Gueverra şöyle anlatıyor kendini (1958
yılında Havana Tıp Fakültesini bitirdiğim gün önümde iki
çanta buldum. Birisi içi ilaç dolu doktor çantası diğeri
içi mermi dolu savaş çantası; ikisini birden
taşıyamazdım. Mermi dolu çantayı alıp yoluma devam ettim.
Yeni milenyumda yirmibirinci yüzyılda savaşlar artık
mermilerle olmuyor bilgilerle, fikirlerle oluyor bu
bakımdan eski yargıtay başkanını yürekten
kutluyorum,.emekli yargıtay başkanının siyasete girme ve
parti seçme kararından15 gün önce yani 2002 yaz
ortalarında kendisine şöyle bir yorum ve öneride
bulundum.Öyle görünüyorki 11eylül,2001 Newyork ve
Washington saldırılarından sonra Amerika Birleşik
Devletleri Türkiye de ,danışmanları olan siyaset bilim
profesörleri ve özellikle Profesör Paul Samuel
Hungtington un önerilerine uyarak islami bir iktidar
veya islami bir iktidar kualisyonu oluşturacak.Bu
senaryo Washington da yazıldı. 3kasım,2002 tarihinde de
Türkiyede oynanacak.Amerika Birleşik Devletlerinin
bundaki amacı dünyada 1milyar 200 milyonu bulan
islamlara islamın demokrasi ve laiklik ile barış içinde
birarada beraber yaşayabileceğini kanıtlamak ve
gösterebilmek. Bu örnek ve böyle bir kanıt için şu anda
Türkiye den daha uygun bir ülke yoktur.Çünkü dünya
nüfusunun beşte birini oluşturan islam ülkeleri içinde
batı demokrasisi ölçülerine göre yönetilen tek bir islam
ülkesi bile yoktur
dünyada.Fundamentalisme,köktendincilik ve terörisme
buralarda kol gezmektedir.Amerika Birleşik Devletleri
fundamentalisme köktendinciliğe sarılmış hırçın islamı
aklı sıra adeta ehlileştirmek adeta terbiye etmek
istemektedir. Ben kitabımın ilk bölümlerinde islam
laiklikle uyuşmaz,demokrasi ile bağdaşmaz diye yazdım.
Hiristiyanlık hazreti İsa dan beri birkaç kez evrime
reforma uğramıştır. Hiristiyanlığın ilk mezhebi olan
Monitarizm kilisesi hazreti İsa dan 103 yıl sonra
kurulmuştur. Monitarizm kilisesinin kalıntıları son
zamanlarda Mardin ilimiz cıvarında bulundu.Bundan sonra
hiristiyanlık 1000 yılında Ortodoks kilisesi evrimine
uğradı.Bunu takip eden yüzyıllarda 13üncü ve 14üncü
yüzyıllarda protestan,lutheran,anglikan,evangelikan gibi
evrimler gelişti.İslam tarihinde ise bu tür reform ve
evrimler asla yoktur.İslam ve Kuran Hazreti Muhammed
zamanında ne ise bugünde odur. Reform ve evrim
tekliflerine ise islam büyüklerimiz,islam ulemamız,islam
alimlerimiz islam yeryüzünde en yeni ve en son
dindir.İslam zaten yenidir. Bundan böyle de islamın
yeniliğe ve evrime asla ihtiyacı yoktur diye karşı
çıkıyorlar.Bu gerçekler ortada iken Amerika Birleşik
Devletlerinin Türkiye ile dünya islamlarına göstermek
istediği örnek ve yapmak istediği deney herne kadar ham
bir hayal ve düş gibi görünsede hep birlikte başarılı
olmasını dileyelim ve dünya islam ülkelerinde de bu
örneğe uygun olarak laik demokrasi çiçeklerinin
yağmurdan sonra patlayan beyaz mantarlar gibi birbiri
arkasından topraktan fışkıracağını umalım ve görebilelim.
Ondokuzuncu yüzyilda ludwig feuerbach karl marx ve
frederic engels o devirde bilinenbütün bılgileri
birleştirerek evrenin ve evreni oluşturan bütün
maddelerin milyarlarca yıl önceki
BİG BANG denilen büyük
patlama ve büyük oluşumdanberi devamlı degişim içinde
olduğunu ve evrenin küçük bir parçası olan dünya ile
ınsan aklının da bu devamlı değişimin içinde ve
etkisinde olduğunu buldular.Bunun adınada dialectic
materyalızm, tarihi maddecilik , monizm dediler.
Yirminci yüzyılda da dialectic materyalizmi en iyi
anlayan devlet adamları Mustafa Kemal Atatürk, Viladimir
İlyuşin Lenin ile şair Nazım Hikmet oldular. Mustafa
Kemal Atatürk bu devamlı değişim ile evrimi Türkiye
Cumhuriyetinin temeline koydu.Şair Nazım Hikmet te
dialectic materyalizmi bilim, sanat ve aşkla ustaca
harmanlayıp şiirlerinde yaşattı. Nazım ın kendi gitti ,dizeleri
kaldı yadiğar bağrımızda.
Yeni milenyumda, yirmibirinci yüzyılda dialectic
materyalizmi en iyi anlayan devlet adamlarından biride
Amerika Birleşik Devletleri eski başkanı Bill Clinton
dur.Bakınız Bill Clinton ekim,2oo2de Blackpool deki
İngiliz işçi partisinin yıllık kongresinde verdiği
konferansta söyledigi sözlerle bu kaabiliyetini bu
becerisini ne güzel kanıtlıyor. evrenin yahut kainatın ,yahut
kosmos un durduraksız değişimi içindeyiz. evrende
galaksiler doğuyor,galaksiler ölüyor, galaksilerin
içinde milyarlarca güneş ve uydular doğuyor, ölüyor,
sonra tekrar doğuyor.bizde bunlardan minicik birinin
üstünde dünyada yaşıyoruz.dünyanın insanın ve insan
aklının evrenin yahut kosmos un sürekli değişimi dışında
kalması mümkün değil ,çünkü bizde kosmos un bir
parçasıyız. ben kitabımın ilgili bölümlerinde iki yıl
önce soğuk savaş stratejilerine göre kurulan Nato ve
birleşmiş milletlerin yeni milenyumda dünyanın değişen
koşul ve şartlarına göre yeniden yapılandırılmalıdır
diye yazdım.Bill Clinton da Blakpool da bu konuda aynen
şöyle söylüyor.benim ummutlandığım Birleşmiş Milletler
ve Nato beş on yada yirmi yıl içinde ortaya
çıkacak.Birleşmiş Milletlerin hala soğuk savaş
sırasındaki, hatta daha öncesindeki artık geçerliliğini
yitirmiş, ulusal çıkar görüşleri üstüne
yapılandırdıkları oylama anlayışı dünyanın ne gittiğimiz
istikametine nede güncel çıkarlarına uyuyor..Ben
dememiştimki, tarihi maddeciliği,diyalektik materyalizmi
veya monizmi yeni milenyumda,yirmibirinci yüzyılda en
iyi anlayan devlet adamlarından biri Bill Clinton
dur.Ona çok şeyler,bu arada binlercede Monica helal
olsun. Ben'de şimdiye kadar edindiğim bilgilerimi
toparlıyarak DİYALEKTİK MATERYALİZMİ Ve MONİZMİ tek
cümle ile şöyle ifade edebilirim: Yalnız dünyada değil,
tüm evrende olup-biten ve tekrar oluşan her şeyi yaratan
basit bir enerji değiş-tokuşudur. Dikkat edilirse seçim
tarihi yaklaştıkça ,Türkiyede basın ve görsel
medyanın3kasım,2002 Türkiye seçimlerini Amerika Birleşik
Devletlerinin stratejisi doğrultusunda sosyal demokrat
Cumhuriyet Halk Partisi ile dinsel AKP ekseninde
kızıştırdığı açıkça görülür. sanki diğer partiler
ortadan kaybolmuş,adeta silinmiş gibidirler.umarımki bu
gözlemler halkımıza ve seçmenimize kendisini müstakil,
bağımsız sanıp,bağımsız tanıtmağa çalışan basın ve
medyamızın hangi etkenlerle,nasıl yönlendirildiği
hakkında çarpıcı fikirler verir.
İktidar veya iktidar ortağı olacak bir islami parti
yanında garantör olarak birde güçlü bir sol parti
bulunacaktır.Yaşlanan ve hastalanan genel başkanı ile bu
sol parti demokratik sol parti olamıyacağına göre gayet
tabii ki Cumhuriyet Halk Partisi olacak.Eski yargıtay
başkanı sayın Sami Selçuğ'a Özgürlük ve demokrasi
kavganızı da bu sol partide sürdürmenizi sağlık veririm
dedim.Bu öneri ve arzum doğrultusunda da kendisinin
haberi olmadan o sol partiye yeni katılan sayın Kemal
Derviş nezdinde de bazı girişimlerde bulundum.Sayın
Selçuktan özür dileyerek 24ağustos,2002tarihinde sayın
Kemal Derviş in Ankara daki seçim bürosuna kendi adıma
çektiğim faxı buraya almakta yarar görüyorum. 24
ağustos,2002 saat 17 tel no. 031204471553 . Sayın Kemal
Derviş e en acele iletilmek üzere özeldir. Sayın Kemal
Derviş. Ben eski yargıtay başkanı Sami Selçuğun
bacanağıyım. 1970 yılındanberi de Cumhuriyet Halk
partiliyim,Sizin Türkiye hakkındaki ekonomik
görüşleriniz ile sayın Selçuğun hukuk yönündeki
görüşleri tamamen birbiri ile örtüşüyor.Kendisine
Cumhuriyet Halk Partisinde hukuksal deneyimleri ile
sizin ekonomik deneyimlerinizi birleştirmesini
önerdim.Bana dedi ki diğer iki parti üst düzey
yetkilileri evime kadar gelerek beni davet ettikleri
halde Cumhuriyrt Halk Partisinden hiçbir ciddi teklif
almadım. Ülkemizin geleceği yararına bu birlikteliğin
sağlanması için kişisel katkılarınızı umar ve
dilerim.Ülkemiz,halkımız ve hepimiz adına yolunuz da
bahtınız da açık olsun. Dr. Hasan Horto.
Burhaniye,Artur.Benim çok arzuladığım bu birliktelik ne
yazık ki sağlanmadı veya sağlanamadı.Amma Amerika
Birleşik Devletleri evvelki cumhurbaşkan Bill Clinton un
ekim 2002 de Blackpool de İngiliz işçi partisi
kongresinde söyledikleri ile Japon asıllı fakat
Amerikalı ve Amerikan dış politikasının oluşmasında
etkili siyaset profesörü Francis Fukuyama nın yine
2002yılı ekim ayında Istanbul kalite toplantılarında
verdiği konferans,kitabımın evvelki bölümlerinde 2 yıl
önce Nato ve Birleşmiş Milletler hakkında yazdıklarımı
ve 2002 yılı yaz aylarında Türkiye 3 kasım seçimleri
hakkında söylediklerimi adeta tasdik eder,adeta doğrular
mahiyette idiler.
Fukuyama diyordu ki Washington yeni
milenyumda islam profilli amma,bikiniyle tangonun
serbest olduğu,kişi başına düşen milli geliri
Yunanistana yaklaşmış,Avrupa birliği üyesi bir Türkiye
görmek
istiyor.Çünkü,budistler,Japonlar,Yahudiler,katolikler,protestanlar,ortodokslar,anglikanlar,çağdaş
olmuşlar ,sadece 1milyar 200milyon islam dünyası
bunların dışında kalmış. Amerika demokrasi ve laikliği
yanında çok büyük çoğunluğu islam olan modern Türkiyeyi
köktendinciliğe,fundamentalisme,terörizme bürünmüş geri
islam ülkelerine örnek göstermek istiyor. Fukuyama şunu
da ilave ediyor.Türkiyeyi dünyada global bir marka
olarak pazarlıyabilmek için Türkiyeye düşen görev
demokratik,laik yapısını güçlendirmek,bürokrasi ve
yolsuzluk sorununu acilen çözmektir.Bill Clinton un
Blackpool deki sözleri ise çok daha çarpıcı ve
ilginçtir.Evrenin,yahut kainatın, yahut kosmos un
durduraksız değişimi içindeyiz.Evrende galaksiler
doğuyor,galaksiler ölüyor,galaksilerin içinde
milyarlarca güneş ve uydular doğuyor,ölüyor,tekrar
doğuyor. Bizde bunlardan minicik birinin üstünde dünyada
yaşıyoruz.Dünyanın insanın ve insan aklının evrenin
yahut kosmos un sürekli değişimi dışında kalması mümkün
değil, çünkü bizde kosmos un bir parçasıyız. Ben
kitabımda iki yıl önce soğuk savaş stratejilerine göre
kurulan Nato ve Birşmiş Milletlerin yeni milenyumda
dünyanın değişen koşul ve şartlarına göre yeniden
yapılandırılması gerektiğini yazdım.Bill Clinton da bu
konuda aynen şöyle söylüyor. Benim umutlandığım
Birleşmiş Milletler ve Nato beş, on yahut yirmi yıl
içinde ortaya çıkacak. Birleşmiş Milletlerin hala soğuk
savaş sırasındaki,hatta daha öncesindeki artık
geçerliliğini yitirmiş, ulusal çıkar görüşleri üstüne
yapılandırdıkları oylama anlayışı dünyanın ne gittiğimiz
istikametine nede güncel çıkarlarına uyuyor. Ben
dememiştim ki tarihi maddeciliği,diyaletik materyalizmi
veya monizmi yeni milenyumda 21 inci yüzyılda en iyi
anlayan devlet adamlarından biri Bill Clinton dur.ona
çok şeyler,bu arada binlercede Monica helal olsun.
Dikkat edilirse seçim tarihi yaklaştıkça,Türkiyede basın
ve görsel medyanın seçim yarışını,seçim kavgasını
Amerika Birleşik Devletlerinin stratejisi doğrultusunda
dinsel AKP ile solcu Cumhuriyet Halk Partisi ekseninde
yoğunlaştırıp kızıştırdığı açıkça görülür.Sanki diğer
partiler ortadan kaybolmuş,sanki sahneden silinmiş
gibidirler.Hep birlikte umalım ki bu gözlemlerde
seçmenimize ve halkımıza kendisini müstakil,bağımsız
sanıp,herşeyden bağımsız tanıtmağa çalışan basın ve
medyamızın hangi etkenlerle,nasıl yönlendirildiği
hakkında çarpıcı fikirler verir. Gelişmiş,zengin
ülkelerin üniversiteleri bünyelerinde ülkelerin ve
halkların seçim psikolojilerini inceleyen,seçim
tercihlerinin nasıl etkilenebileceğini araştıran
kürsüler kurmuşlardır.Bu gelişmiş,zengin ülkelerin
hükümetlerinde de , diğer ülkelerin seçimlerini
etkileyecek gizli veya açık bölümler,departement lar
vardır. Bu bölüm ve departement lar zamanı gelince o
gelişmiş zengin ülkenin çıkarları doğrultusunda harekete
geçerler. 1959 yılındaki Amerika Birleşik Devletleri
genel seçimlerini,adeta dünyanın kaderini değiştirecek
biçimde etkileyen çarpıcı ve önemli bir olayı buraya
yazmakta yarar var sanırım. 1959 yılı seçimlerinde
Richard Nixon a karşı kıl payı bir farkla galip gelen
John Fizgerald F. Kennedy Amerika cumhurbaşkanı oldu.
President John F, Kennedy 1960 yılı ortalarında
Avusturyanın başkenti Viyanada o dönemin Sovyet
Sosyalist Cümhuriyetler Birliği başkanı Nikita Kruchev
ile buluşur. Amaç iki süper gücün dünya sorunlarını
tartışıp çözüme kavuşturmaktır.Birkaç sohbet ve hal
hatır sormadan sonra Nikita Kruchev president Kennedy ye
bilirmisiniz ki mister president, sizi Amerikan
cumhurbaşkanlığına seçtiren benim.der. Bu acayip söze
president Kennedy evvela şaşırır.Yani nasıl
der.Kruchev
de şaşırmayın sayın president musaade edin de
anlatayım.Biliyorsunuz ki Amerika Birleşik Devletleri
seçimleri öncesinde yapılan kamu oyu araştırmaları at
başı bir seçimin geçeceğini gösteryordu. Hatta mister
Nixon un oyları sizden biraz daha fazla görünüyordu.Ben
mister Nixon ile sizi mukayese edince sizi daha
akıllı,inandırıcı buldum.ve Amerikan seçimlerinde
ağırlığımı sizden yana koydum.Buna tabii ki nasıl olur
diyeceksiniz. İzin verin mister president onu da
anlatayım.Mister Nixon o zaman Amerikan cumhurbaşkanı
olan president
Eisenhoover in
başkan yardımcılığı görevini sürdürüyordu.Ben ve
President Eisenhoover SUBMİT diye adlandırılan dünya
zirvesinde buluşup dünya sorunlarına çözüm arayacaktık.
Bütün dünya submit denen dünya zirvesine klitlenmiş
zirveden ne sonuç çıkacak diye merak ve sabırsızlıkla
bekliyordu.İşte tam o kiritik dönemde seçimlerden önce
moskova da dünyaca ünlü U 2 olayı meydana geldi. Biz
geliştirdiğimiz radar sistemi ile sizin o zamanlarda çok
yükseklerde uçuş kabiliyeti olan ve ozamana kadar mevcut
radarlara yakalanmayan casus uçağınızı tesbit edip yine
yeni geliştirdiğimiz roket sistemimizle vurduk ve casus
uçağınız U2 yi moskova üzerinde düşürdük.Uçağın pilotu
Garry Powers yüzüğünde intihar için siyanür olduğu halde
paraaşütle atlayarak bize esir düştü.President
Eisenhoover bütün dünyaya bu casus uçaklarından haberi
olmadığını ilan etti ve inkarda da ısrar
etti.Sonradan olayların gelişmeleri ve pilot Garry powers
ın konuşup ötmesinden sonra bu casus uçaklarının 4
yıldır kendi emri ile Türkiyedeki Adana İncirlik
üssünden kalkıp Sovyetler Birliği üzerinde casusluk
yaptıklarını itiraf etmek zorunda kaldı.Bende bu olayı
fırsat bilip sizin oylarınızı geçer gibi görünen mister
Nixon un oylarını kırmak amacı ile kasten ülkem Sovyet
Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine düşmanlık için casus
uçakları gönderen bir başkanla buluşmam diyerek dünya
zirvesi SUBMİT toplantısını iptal ettim. Ve siz 150
milyona yaklaşan seçmeni olan Amerika da 250 bin gibi
cüzi bir oy farkıya mister Nixon a galip gelip Amerikan
cumhurbaşkanı seçildiniz.Eğer ben SUBMİT I iptal
etmeseydim mister Nixon bu 250bin oy farkını rahatça
lehine çevirip sizi yenerdi. Zira president Eisenhoover
ve president Nizon iktidarda idiler.Eğer SUBMİT
yapılsaydı dünya ve Amerikan oyunda bunun yaratacağı
olumlu hava,etki, perestij ve destek president
Eisenhoover ile başkan yardımcısı Nixon a
gidecekti.Sizin seçilmeniz de bir bakıma hayal olacaktı.
Amma ben bu durumu sizin lehinize tersine çevirdim.Çünkü
beyaz sarayda mister Nixon yerine sizi görmek
istedim.Dünya televizyonları ve dünya kamu oyu önünde bu
görüşme ve izahat karşısında president Kennedy tekrar
şaşırdı amma haklısınız sayın başkan demekten başka
birşey söyliyemedi. Kruchev in 1959 Amerikan
seçimlerinde uyguladığı yabancı etki,iktidarda olanların
oylarını azaltıp onlara seçim kaybettirmeğe yönelik bir
örnekti.1999yılında Türkiye seçimlerinde Amerika nın
yaptığı yabancı etki ise iktidarda olan sayın Bülent
Ecevit e seçimi kazandırmağa yönelik bir
örnektir.Amerika nın seçimler öncesinde Abdullah Öcalan
ı Apo yu yakalatıp Türk yetkililere teslim etmesi
iktidardakiEcevit in Demokratik Sol diye adlandırdığı
partisinin oylarını arttırıp onu seçimi kazanan birinci
parti yapmağa yetmişti. 2002 yılına
gelindiğnde,özellikle 2001 yılı 11 eylül Newyork ve
Washington saldırılarından sonra dünya çok
değişmişti,dünyadaki korkularda sevinçlerde tercihlerde
çok değişmişti.Değişen dünya koşulları içinde Washington
da yazılan senaryo 3kasım,2002 tarihindeki Türkiye
seçimlerinde dozunu da aşarak ve arttırarak oynadı.
İslamcı bir parti olarak kurulan AKP seçimi
bekleninenden de büyük bir başarı ile kazandı.
AKP,seçimi kazandığı anlaşıldığı akşam hiçvakit
kaybetmeden Avrupa birliği yolunda hızla
ilerleyeceğini,IMF bağlantılarına sadık kalacağını
açıklayıp taahhüt ediyordu.Bu açıklama ve taahhütler
Türkiye nin,Amerika nın ve Avrupa nın beklentileri
doğrultusunda yapılan olumlu açıklamalardı.Hep beraber
umalım ki bu amaç ve hedefler bir an evvel gerçekleşsin.
AKP nin Avrupa birliğine giriş konusunda sergilediği bu
tutum ve tavır bana 1974-1975-1976 yıllarında Cumhuriyet
Halk Partisi bünyesinde özgürlükler özellikle fikir ve
düşünce özgürlüğü konusunda verdiğim zorlu mücadeleyi
anımsattı.Gerilere gidip hep birlikte hatırlamakta yarar
var.27 mayıs,1960 darbesi ve onunla birlikte gelen 1961
Anayasası ülkemizde fikir ve düşünce açısından çok
şeyleri değiştirdi.1961 anayasasının getirdiği özgürlük
ortamında evvelce yasaklanıp toplatılan kitaplar tekrar
basıldı.Dünya klasikleri ile sol ve sağ içerikli
kitaplar basıldı,tercüme edildi ve piyasayı
kapladı.Fikir ve düşünce özgürlüğü içinde ülkemizde çok
kısa sürede bomba gibi bir gençlik yetişti.Bu dönemde
yetişen gençlere ve şimdiki genç kuşaklara fikir vermesi
açısından ondan öncesini 1950 li yılları hatta daha
öncesini yazmakta yarar vardır sanırım.Bu yıllar fikir
ve düşünme açısından Türk aydınlarının karanlık
günleridir.Bu yıllar benim de gençlik yıllarıma
rastlar. Istanbul Tıp Fakültesinde öğrenici olduğumdan
olayları bugünmüş gibi hatırlıyorum.O dönem emniyet
müdürlüğü Sirkeci deki meşhur sansaryan handa
bulunuyordu.Biraz sesli düşünen, ağzına sol kelimesini
alan aydın sansaryan handaki parmaksız Hamdi'nin
karşısında bulurdu kendini.Acımasız komiser parmaksız
Hamdi biz aydın gençlerin korkulu rüyası
idi.Döverdi,söverdi,hapse atardı.Hükümetin
politikalarını izleyip,uygulayan sağcı gençler ise
olasıya,doyasıya özgürdü ve devletten teşvik ve para
yardımı alırdı.Milli Türk Talebe Birliği ve Istanbul
üniversitesi talebe birliği adı altında iki büyük
kuruluşta örgütlenen bu kesim lüks ve şaşaalı lokallere
sahipti.Bayazıt'ın en muhteşem binası olan Marmara
palasta maroken koltuklarla döşenmiş bir lokalleri
vardıki:görmeğe değerdi.Bu genç kardeşlerimiz
kendilerini ogünlerin hükümet politikalarına uygun
olarak statükocu,milliyetçi, maneviyatçı,muhafazakar
olarak tanımlıyor,tanıtıyorlardı.Biz ise daha ileri,daha
adil bir toplumu özlüyor,savunuyorduk.Bizimde ISTANBUL
YÜKSEK TAHSİL DERNEĞİ adıyla bir derneğimiz
vardı.Derneğimize ancak Süleymaniye camisinin arka
varoşlarında medreselere yakın bir yerde 30-40 metre
karelik köhne bir oda kiralayabilmiştik.Kendi yaptığımız
tahta taburelerde oturur toplantılar yapardık.14
mayıs,1950 de Türkiye genel seçimleri yapıldı.Sayın
Celal Bayar ve Sayın
Adnan
Menderes'in öncülük edip
kurduğu
Demokrat Parti o sıraların yaygın deyimi ile
Kahir ekseriyet, günümüzün deyimi ile büyük çoğunlukla
iktidara geldi.İktidar sarhoşluğu içinde politik bir
jest olarak ülkede genel af kanunu hazırlamağa
başladı.Büyük Türk şairi Nazım Hikmet Bursa
hapishanesinde damda yatıyordu.Yazdığı şiirler muska
gibi,kırışık,buruşuk kağıtlar halinde bizlere
ulaşırdı.Kazara bir aramada polis bunları üzerimizde
bulsa halimiz dumandı.Parmaksız Hamdi'nin yolu gözükürdü
bizlere.Hükümet hazırladığı af kanunu taslağında
kendinden bekleneceği gibi ,fikir suçlusu Nazım Hikmet'i
af kanunu kapsamı dışında tutuyordu.
NAZIM HİKMET'İN ÖLÜM ORUCU
Tüm dünya aydınlarından Nazım Hikmet'in de serbest
bırakılması için hükümete telgraflar yağıyordu.
Nazım
Hikmet te bu haksızlığı protesto etmek için açlık
grevine başladı.Nazım Hikmet'in annesi Cemile hanım
elinde OĞLUMU İSTERİM pankartları olduğu halde meşhur
Galata köprüsünde bir Eminönüne gidiyor,bir karaköye
geliyor,yurtdaşlardan destek ve yardım bulmağa
çalışıyordu.Polis kendisini alıyor karakola
götürüyor,sonra serbest bırakmak zorunda
kalıyordu.Cemile hanımda köprüde eylemini
sürdürüyor,oğluna destek arıyordu.Nazım Hikmet'in açlık
grevi bir haftayı bulunca hayati tehlike başladı,onu
Cerrahpaşa tıp fakültesine kaldırdılar.Biz Istanbul
Yüksek Tahsil Derneği olarak Lalelide Çiçek palas
otelinde NAZIM'A DA ÖZGÜRLÜK toplantısı
düzenledik.Dernek gençleri bizler Istanbul'un dörtbir
yanına dağılarak hazırladığımız ilan ve afişlerle bu
özgürlük toplantısını yurtdaşlarımıza duyurmağa
çalışıyorduk. Türkiye gençliğinin o günlerdeki eğilim ve
fikir yapısını açıkça sergilemesi açısından önemli
saydığım bir anımı burada nakledeceğim.Şimdi Kanada'nın
VanCouver şehrinde yaşayan yakın arkadaşım prof.Dr.Şadi
Bayrakal ile ben bekledik ki: hava kararsın elimizdeki
ilan ve afişleri Beyoğlu,Gümüşsuyunda bulunan Teknik
Üniversite yanındaki duvarlarada yapıştırarak toplantıyı
orada okuyan öğrenici kardeşlerimize de duyurmak
istedik.Afişleri hemen yapıştırıp polise yakalanmamak
için yan sokağa sıvıştık.Yakında bulunan teknik
üniversiteli genç kardeşler ilanı okuyup hemen
üniversitede hazır bulunan polisi aradılar ve bizi
arasokakta yakalattılar.Bu basit olay o zamanki Türk
gençliğinin fikir yapısını açıkça sergiler.Bizde
gençtik,onlarda gençti. Aradan 10 yıl geçip 1960 lı
yıllara gelince,özellikle 1961 anayasasının getirdiği
özgürlük ortamında ülkemizde köprülerin altından çok
sular akmıştı.Gençliğimizin yapısı tamamen değişmiş
tersine dönmüştü.Amma 1950 yılındaki Türk gençliğinin
durumunu Bizim derneğimizin çiçek palas otelinde
düzenlediği NAZIM'A DA ÖZGÜRLÜK TOPLANTISI çok açık
olarak sergiler.Biz aydın gençler çiçek palas oteline
sadece 250-300 kişi toplayabilmiştik.Oysaki Istanbul
üniversitesinda o zaman 13000 öğrenici öğrenim
görüyordu.Toplantı konuşmacıların sözleri ile başladı .Çok
konuşmacı vardı.Şair ve yazar Attila ilhan konuşmaya
başlayınca dışardan yakışıksız sözlerin gelmeğe
başladığını duyduk.Dışarı baktığımızda otelin ve
etrafımızın Nazım Hikmet ve bize karşı olan gençlerce
sarıldığını gördük. Bizi saran ve meydanı dolduran
gençler okadar kalabalıktı ki:iğne atsan yere
düşmezdi.Sanki Istanbul üniversitesinin tüm öğrenicileri
bizi linç etmek üzere orada toplanmıştı.Ne büyük günah ,ne
büyük suç işlemiştik.Öyle ya Nazım'ında serbest
bırakılmasını,Nazım'a da özgürlük istiyorduk,bunu
savunuyorduk.Polis araya giriyor ,toplantı yarım
kalıyordu.Polis bizi GMC denilen askeri kamyonlara
doldurup oradan uzaklaştırdı.Hüviyetlerimizi tesbit
edip,ifadalerimizi aldı.Bunları detay ve ayrıntıları ile
anlattım ki;genç kuşaklar 1950 yılı ve önceki yıllarda
Üniversitelerimizdeki öğrenicileri iyi öğrenebilsin,iyi
değerlendirebilsinler. Çünkü 1961 anayasasının getirdiği
özgürlükler sayesinde Türk gençliği tam anlamıyla aydın
bir yapıya bürünmüş tamamen değişmişti.1960 lı yıllarda
kendilerini çok geliştirdiler ve ülke sorunlarında
ağırlıklarını koydular.12 Mart,1971 askeri müdahelesi
ile Türkiyede solcu partiler kurulması yasaklandığından
aydın gençlerin çoğu kendilerine en yakın gördükleri
Cumhuriyet Halk partisine girerek politika yapmayı
yeğlediler.Sayın İsmet İnönü ile genel sekreteri sayın
Bülent Ecevit arasında geçen genel başkanlık yarışında
sayın İnönü partide mütegallibeyi yani zengin egemenleri
temsil eder,sayın Ecevit ise gençliği ve aydın oluşu ile
halkı temsil edre umudu ile sayın Ecevit'i
desteklediler,dağlara taşlara başbakan Ecevit,karaoğlan
yazılarını yazdılar.Bu gençlerin yılmayan çalişmaları
sayesinde sayın Ecevit Ekim,1974 seçimlerinde birinci
parti olmayı başararak başbakan olabildi.Bende bu genç
kardeşlerimizin gerekçesi ile 1971 yılında Cumhuriyet
Halk partisine girdim.1975 ve 1976 yıllarında fikir ve
düşünce özgürlüğünü engelleyip,cezalandıran faşist
İtalyan ceza kanunundan alınan 141 ve 142 inci
maddelerin Türk ceza yasasından çıkarılma taahhüdünü
Cumhuriyet Halk Partisinin programına aldırmayı kendime
misyon edindim.Cumhuriyet Halk Partisi toplantılarında
elime mikrofonu alıp bu maddelerin kötülüklerini ,aydınlarımıza
çektirdiği eziyetleri anlatıyor,1976 kurultayına öneri
olarak sunmak üzere parti
üyelerimizden,milletvekillerimizden imza
topluyordum.Neticede oldukça fazla imza ile önerimi 1976
kurultayına getirdim.Herkes bu öneriyi alkışlıyor,kimse
karşı çıkmıyordu.Kurultayda yanliş hatırlamıyor isem
sayın Ziya Müezzinoğlu ve sayın Besim Üstünel parti
programı komitesinde görevli bulunuyordu.Allem
edildi,kallem edildi,kimsenin karşı çıkmamasına rağmen
programa fikir ve düşünce özgürlüğü önündeki engeller
kaldıılacaktır diye somut olmayan tatlı suya tirit bir
kayıt koydurabildim.Sanki parti programına açık seçik
141 ve 142 inci maddeler kaldırılacaktır diye kayıt
koymaktan korkuluyordu.İşin tuhafına bakınki;sağcı olan
Anap iktidarında sayın Turgut Özal döneminde Anap'ın
programında olmamasına rağmen meclise getirilen bir
kanun teklifi ile ayni maddeler şıp diye yürürlükten
kaldırılıyordu.Solcu geçinen sosyal demokratlara ve
özellikle sayın Bülent Ecevit'e kına yakmak
düşüyordu.Şimdi 2002 yılının sonlarında dinsel yönüde
inkar edilemiyecek,muhafazakar,sağcı AKP iktidarında
parti yetkililerinin ve özellikle genel başkan sayın
Recep Tayyip Erdoğan'ın gayretleri ile Avrupa birliğine
giriş AKP'nin başarısı gibi olacak ve bir evvelki
iktidarı 3 yıl sürdürebilen solcu geçinen Demokratik Sol
Parti ile onun genel başkanına ve koalisyon ortaklarına
yine kına yakmak düşecek.
3Kasım,2002 seçimleri ile beraber demokrasideki
eksikliklerimiz hemen ortaya çıkmaya başladı. Seçimlerin
bitişinden bir hafta bile geçmeden kimin nasıl ve ne
yolla başbakan olacağı tartışmaları başladı.Seçimden
sonra ortaya çıkan tablo bir garip,tam manası ile bir
acayip görünüm sergiliyordu.Çünkü AKP ye seçim
kazandıran ,en çok çalışan en etkili kişi genel başkan
sayın Recep Tayyip Erdoğan göreneklerin,geleneklerin
teammüllerin ve beklentilerin aksine başbakan
olamıyordu,zira milletvekili değildi,zira
yasaklıydı.Adeta adaletle siyaset karşıkarşıya
gelmiş,adeta adaletle siyaset birbiriyle çatışıyordu. Bu
acayip görünüm içinde,bu sıkıntılar,bu açmazlar içinde
Cumhuriyetin 80 inci yılında Atatürk mezardan çıkacak
şöyle diyecek..."Yurtdaşlarım, az zamanda çok ve büyük
işler yaptık.Cumhuriyet in kuruluşundanberi yaptığımız
en büyük yanlış,devleti demokrasiye uydurmak yerine
demokrasiyi devlete uydurmaktır." Atatürk ümüzün yine
veciz olacak bu sözleri herzaman olduğu gibi
sıkıntılarımıza da,yanlışlarımıza da, açmazlarımıza da
tam bir isabetle ışık tutacaktır.Nedir
yanlışlarımız,nedir açmazlarımız.Bana göre demokrasi
azınlığı çoğunluğa, çoğunluğu azınlığa ezdirmeden barış
içinde birarada,beraber mutlu yaşatma
sanatıdır.Demokrasilerde amaç başkalarına zarar vermeden
özgürlükleri olabildiğince doyasıya yaşayabilmektir.
Uzun yıllardanberi ,atları arabanın önüne
koşacağımıza,arabayı atların önüne koşup
haydamağa,ırmağı yokuş yukarı,dağa doğru akıtmağa
çalışıyoruz..Belki de Osmanlı dan gelen bir gelenekle
devleti kutsal sayıp dondurduk. Oysaki devletin
kalıplaşmak,katı olmak ,donmuş olmak gibi bir lüksü
yoktur..Olmamalıdır'da..Ancak ceberrut, despot
devletlerdir ki katıdırlar,zalimdirler..Modern dünyada
devlet dediğimiz yapı esnek olmak,yumuşak olmak, viscose
yani akışkan olmak zorundadır.Özellikle 21 inci
yüzyılda,yeni milenyumda devlet yalnız dünyanın
değil,evrenin'de durduraksız değişen şartlarına,değişen
koşullarına göre herzaman daima evrime de devrime de
açık olmalıdır. İnsanlar hakkında bir hüküm onları
karşıtları ile benzerleri ile çağdaş ve yaşıtları ile
karşılaştırarak verilebilir. Örneğin Atatürkü, İnönü,
Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Celal Bayar ile
karşılaştırmak gerekir. Yargıtay başkanını da, Anayasa
Mahkemesi Başkanı, Danıştay Başkanı ile karşılaştırmak
lazım-dır. Bu karşılarştırmayı yaparken de yaptıkları
işler ve verdikleri eserler esas alınır.
Saygıdeğer bir yazar Türkiyede hukukçuları
1. Aktif hukukçular
2. Pasif hukukçular
Diye ikiye ayırıyor. Pasiflerin başında Sayın Ahmet
Necdet Sezer, Aktiflerin başında yargıtay başkanı sayın
Sami Selçuk geliyor. Türkiye için hangi tür hukukçu
gerekir sorusuna ise yurttaşlar karar verir.
Şimdiki Yargıtay Başkanı Sami Selçuk Türkiye Yargıtay
tarihinde doçent ve hukuk doktoru ünvanını alan tek
kişidir. 15 yıl evvel Ankarada Yargıtay da görevli iken
zoru seçmiş İstanbul Üniversitesinde dışarıdan imtihana
girerek kazanmış ve bilimini kanıtlamıştır. Yazdığı
kitaplara gelince: Benim hatırımda kaldığına göre 10
kadar kitap yazmış ve yayınlamıştır. Bu kitaplarında
hukuk bilimini, felsefe ve sosyoloji ile gayet güzel
harmanlamıştır. Böylece Türkiye'de şimdiye kadar hiçbir
hukukçunun beceremediğini başarmıştır. Hukuku
anlaşılması zor, kuru kanun maddeleri karmaşık yumağı
olmaktan kurtarıp herkesin anlayabileceği ilginç bir
bilim haline sokmuştur. Bunu yaparken de olabildiğince
Türkçeleştirmeye çalıştığı hukuk terimlerini eski
hukukçular da kolay anlasın diye parantez açarak
Osmanlıca karşılıklarını yazmıştır. Bunlardan
beğeneceğinizi umduğum iki tanesinin adını burada
yazıyorum. Okumanızı tavsiye ederim.
Birinci kitabın adı "Demokrasinin kökeni ve erdemi"
ikinci-sinin adı ise "Zorba devletten hukuk devletine"
dir. Zorba devletler tarihin her döneminde ve yeryüzünün
her ülkesinde her zaman varola gelmiştir. Onurlu halklar
ise zorba devletleri hiç kabul etmemiş, zorba
devletlerle devamlı mücadele ederek zorba devletleri
hukuk devleti haline dönüştürmüşlerdir. Acaba biz
Osmanlıdan beri devam eden zorba devleti hukuk devleti
haline getirebildik mi? Sorulması gereken asıl sual
budur işte. Türkiye'de ilk defa bir Yargıtay Başkanı
adalet sisteminin aksayan yanlarını, yasaların
yanlışlarını görüyor ve gayet açık yüreklilikle "Türk
adaletinde devrim gerekir" diyor. Bu kervana Yargıtay
Başsavcısı Sayın Sabih Kanadoğlu ve Anayasa Mahkemesi
Başkanı Sayın Mustafa Bumin de katılıyor. Yargıtay
başsavcısı "Laikliği korumak benim görevim" diyor, "Ben
Anayasa Mahkemesine dava açtım dava uzuyor" diyor.
Anayasa Mahkemesi Başkanı da ona cevap veriyor. Türkiye,
şimdiye kadar olduğu gibi susan yargıçlar ülkesi
olmamalı; Konuşan, Tartışan Yargıçlar ülkesi olmalı. Ne
demiş Cevdet Paşa
"Müsademei efkardan hakikat doğar" Ne kadar doğru, ne de
güzel söylemiş. Gel de bu sözü alkışlama. Ağzına, diline
sağlık Cevdet paşa!! Gelde bu sözleri
çocuklara,torunlara söyle,Söylesen de anlamazlarki İşte
şimdi ben de
Cevdet Paşa ile kıran kırana tartışmaya
girerim. Neden Türkçe yazmadın diye... Halkımız bin
yıldan beri sessizce yakınıyor yargıdan "Ananı belleyen
kadı, kimi kime şikayet edeceksin" diye. Orhan Veli de
yakınıyor ve şöyle söylüyor.
Bu düzen böyle mi gidecek?
Pireler filleri yutacak
Yedi nüfuslu bir haneye
Birbuçuk tayın yetecek.
Eğer biz'de adalet düzelsin istiyorsak; 100 yıl süren
davalar olmasın istiyorsak Ali'nin Hakkı Veliye
verilmesin diyorsak; Konuşan, tartışan yargıçlarımızın
arkasında olalım, onlara destek verelim.
Hayvanlar söz veremez, insanlar verir ve insanlık onuru
aşkına da sözünde durur.
Bana gelince hekimlik olan meslek hayatımda hep kişisel
hastalıklarla uğraştım, onlara teşhis koydum ve reçete
yazdım. 1998 yılından itibaren emeklilik hayatımda
toplumsal hastalıklarımıza teşhis koymaya, reçetelerini
yazmaya çalışıyorum. Örneğin toplumsal ve nankörlük
konusunda yazdıklarımı buraya aynen almak isterim.
Ankara andlaşmasını konu alan 3 bölümlük yazı dizim
( 1 - 2 -
3 ),
andlaşmanın başmimarı, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Hükümetinin ilk Dışişleri Bakanlarından Yusuf Kemal
Tengirşek'in anlattıkları ile başlıyor ve memleketimizin
sayılı Türkçülerinden Prof. Dr. Sayın Reha Oğuz
Türkkan'ın tanıklığı ile sona eriyor.
Dr.Hasan Horto
|
|