AKSAK ADALET BİLİM ve TABABETZALIM SİYASET
   

Dr.Hasan Horto Biyografi

 
 
 

UYGARLIK, DEMOKRASİ VE AVRUPA BİRLİĞİ  

Bu gün 10 Eylül 2002 yeni emekli olmuş Yargıtay Başkanı Sami SELÇUK siyaset yapmaya karar verdi ve bir törenle ANAVATAN PARTİSİ ne katıldı. Törende yaptığı konuşmayı her kesimden arkadaşım beğendi; inandırıcı buldu. Törende eski yargıtay başkanı demiş ki; (Ben bütün Hukuk hayatımda demokrasiyi ve Hukuk Devleti ile hukukun üstünlüğünü savundum. Devlet hizmetinden emekli olunca ülkeme ve halkıma hizmete devam için önümde üç yol vardı. 

1) Üniversiteye girip ders vermek

2) Gazete köşe yazarı olup bildiğim doğruları savunmak,

3) Politikaya atılıp hizmet vermek.

 

üçüncü yolu seçtim. İkinci aşamada ise bir siyasi partiye katılmam gerekiyordu. Benim devamlı savunduğum Avrupa Birliği yolunda en büyük kavgayı en büyük çabayı Anavatan Partisi ve onun Genel Başkanı sayın Mesut Yılmaz verdi. Ondan ötürü Anavatan Partisine katıldım). 

Ben kendisiyle ilgili olayları yakından izlediğimden dinsel kesime yakınlığıyla bilinen AKP nin ve onun üst düzey yöneticilerinin kendisini saflarına katmak için ne kadar büyük gayret sarfettiğini; teklifler ve davet için kaç kere evine gittiğini gayet iyi biliyorum. Burada çok önemli olan bir nokta var. Türkiye de dine yakın AKP nin Cumhuriyet in kuruluşundan beri devam eden kemikleşmiş bir oy potansiyeli var. Ve bu oylar 2002 seçimlerinde bütün partileri açık farkla geçmiş gibi görünüyor. Bu demektir ki: AKP Türkiye Büyük Millet Meclisi ne her partiden fazla sandalye sokacak. Bu gerçekler ortada iken sayın emekli yargıtay başkanı garanti seçilme ve hatta, hatta Adalet Bakanı olabilme şansını bile elinin tersiyle iterek % 10 barajını bile geçmesi şüpheli gibi görünen Anavatan Partisine katılması zoru seçmek ve ilkeleri doğrultusunda savaşmak anlamını taşıyor. 

Bu bana gençliğimde beni çok etkileyen; çok heyecanlandıran bir öyküyü hatırlattı. ERNESTO CHE GUEVERA nın hikayesini..O Ernesto ki 58 kuşağının kuyruklu yıldızı olmuştur O Ernesto ki 68 kuşağının ilham kaynağı idolü olmuştur.O Ernesto ki ellili yıllardakisilahlı mücadelesi ile 2000 li yıllarda dünyayı biraz daha adil bir gelir dağılımına zorlamıştır.Bende Ernestonun kuşağındanım.Gençliğimde yapmak isteyipte yapamadığımı Ernesto yaptı diye Ernestonun hayranıyım.Bizim kuşak ve Ernesto yirminci yüzyılın ilk yarısında doğduk.Okullara gidip dünyada olup bitenleri biraz öğrendiğimizde Türkiye,latin güney Amerika gibii feodal yapıyı henüz kıramamış geri tarım toplumlarında acımasız bir sömürünün insafsızca sürdüğünü gördük. bu feodal ve ilkel sömürü Latin Amerika da daha da belirgindi. İşte bu dönemde bıyıkları terleyen, eli kalem ve silah tutabilen Ernesto bu zulüm ve haksızlığa karşı ,elinde başka bir mücadele ve savaş imkanı olmadığından hem kaleme,hemde silaha sarıldı... Ernesto Thce Gueverra şöyle anlatıyor kendini (1958 yılında Havana Tıp Fakültesini bitirdiğim gün önümde iki çanta buldum. Birisi içi ilaç dolu doktor çantası diğeri içi mermi dolu savaş çantası; ikisini birden taşıyamazdım. Mermi dolu çantayı alıp yoluma devam ettim.

Yeni milenyumda yirmibirinci yüzyılda savaşlar artık mermilerle olmuyor bilgilerle, fikirlerle oluyor bu bakımdan eski yargıtay başkanını yürekten kutluyorum,.emekli yargıtay başkanının siyasete girme ve parti seçme kararından15 gün önce yani 2002 yaz ortalarında kendisine şöyle bir yorum ve öneride bulundum.Öyle görünüyorki 11eylül,2001 Newyork ve Washington saldırılarından sonra Amerika Birleşik Devletleri Türkiye de ,danışmanları olan siyaset bilim profesörleri ve özellikle Profesör Paul Samuel Hungtington un önerilerine uyarak islami bir iktidar veya islami bir iktidar kualisyonu oluşturacak.Bu senaryo Washington da yazıldı. 3kasım,2002 tarihinde de Türkiyede oynanacak.Amerika Birleşik Devletlerinin bundaki amacı dünyada 1milyar 200 milyonu bulan islamlara islamın demokrasi ve laiklik ile barış içinde birarada beraber yaşayabileceğini kanıtlamak ve gösterebilmek. Bu örnek ve böyle bir kanıt için şu anda Türkiye den daha uygun bir ülke yoktur.Çünkü dünya nüfusunun beşte birini oluşturan islam ülkeleri içinde batı demokrasisi ölçülerine göre yönetilen tek bir islam ülkesi bile yoktur dünyada.Fundamentalisme,köktendincilik ve terörisme buralarda kol gezmektedir.Amerika Birleşik Devletleri fundamentalisme köktendinciliğe sarılmış hırçın islamı aklı sıra adeta ehlileştirmek adeta terbiye etmek istemektedir. Ben kitabımın ilk bölümlerinde islam laiklikle uyuşmaz,demokrasi ile bağdaşmaz diye yazdım. Hiristiyanlık hazreti İsa dan beri birkaç kez evrime reforma uğramıştır. Hiristiyanlığın ilk mezhebi olan Monitarizm kilisesi hazreti İsa dan 103 yıl sonra kurulmuştur. Monitarizm kilisesinin kalıntıları son zamanlarda Mardin ilimiz cıvarında bulundu.Bundan sonra hiristiyanlık 1000 yılında Ortodoks kilisesi evrimine uğradı.Bunu takip eden yüzyıllarda 13üncü ve 14üncü yüzyıllarda protestan,lutheran,anglikan,evangelikan gibi evrimler gelişti.İslam tarihinde ise bu tür reform ve evrimler asla yoktur.İslam ve Kuran Hazreti Muhammed zamanında ne ise bugünde odur. Reform ve evrim tekliflerine ise islam büyüklerimiz,islam ulemamız,islam alimlerimiz islam yeryüzünde en yeni ve en son dindir.İslam zaten yenidir. Bundan böyle de islamın yeniliğe ve evrime asla ihtiyacı yoktur diye karşı çıkıyorlar.Bu gerçekler ortada iken Amerika Birleşik Devletlerinin Türkiye ile dünya islamlarına göstermek istediği örnek ve yapmak istediği deney herne kadar ham bir hayal ve düş gibi görünsede hep birlikte başarılı olmasını dileyelim ve dünya islam ülkelerinde de bu örneğe uygun olarak laik demokrasi çiçeklerinin yağmurdan sonra patlayan beyaz mantarlar gibi birbiri arkasından topraktan fışkıracağını umalım ve görebilelim.  

Ondokuzuncu yüzyilda ludwig feuerbach karl marx ve frederic engels o devirde bilinenbütün bılgileri birleştirerek evrenin ve evreni oluşturan bütün maddelerin milyarlarca yıl önceki BİG BANG denilen büyük patlama ve büyük oluşumdanberi devamlı degişim içinde olduğunu ve evrenin küçük bir parçası olan dünya ile ınsan aklının da bu devamlı değişimin içinde ve etkisinde olduğunu buldular.Bunun adınada dialectic materyalızm, tarihi maddecilik , monizm dediler.  

Yirminci yüzyılda da dialectic materyalizmi en iyi anlayan devlet adamları Mustafa Kemal Atatürk, Viladimir İlyuşin Lenin ile şair Nazım Hikmet oldular. Mustafa Kemal Atatürk bu devamlı değişim ile evrimi Türkiye Cumhuriyetinin temeline koydu.Şair Nazım Hikmet te dialectic materyalizmi bilim, sanat ve aşkla ustaca harmanlayıp şiirlerinde yaşattı. Nazım ın kendi gitti ,dizeleri kaldı yadiğar bağrımızda. 

Yeni milenyumda, yirmibirinci yüzyılda dialectic materyalizmi en iyi anlayan devlet adamlarından biride Amerika Birleşik Devletleri eski başkanı Bill Clinton dur.Bakınız Bill Clinton ekim,2oo2de Blackpool deki İngiliz işçi partisinin yıllık kongresinde verdiği konferansta söyledigi sözlerle bu kaabiliyetini bu becerisini ne güzel kanıtlıyor. evrenin yahut kainatın ,yahut kosmos un durduraksız değişimi içindeyiz. evrende galaksiler doğuyor,galaksiler ölüyor, galaksilerin içinde milyarlarca güneş ve uydular doğuyor, ölüyor, sonra tekrar doğuyor.bizde bunlardan minicik birinin üstünde dünyada yaşıyoruz.dünyanın insanın ve insan aklının evrenin yahut kosmos un sürekli değişimi dışında kalması mümkün değil ,çünkü bizde kosmos un bir parçasıyız. ben kitabımın ilgili bölümlerinde iki yıl önce soğuk savaş stratejilerine göre kurulan Nato ve birleşmiş milletlerin yeni milenyumda dünyanın değişen koşul ve şartlarına göre yeniden yapılandırılmalıdır diye yazdım.Bill Clinton da Blakpool da bu konuda aynen şöyle söylüyor.benim ummutlandığım Birleşmiş Milletler ve Nato beş on yada yirmi yıl içinde ortaya çıkacak.Birleşmiş Milletlerin hala soğuk savaş sırasındaki, hatta daha öncesindeki artık geçerliliğini yitirmiş, ulusal çıkar görüşleri üstüne yapılandırdıkları oylama anlayışı dünyanın ne gittiğimiz istikametine nede güncel çıkarlarına uyuyor..Ben dememiştimki, tarihi maddeciliği,diyalektik materyalizmi veya monizmi yeni milenyumda,yirmibirinci yüzyılda en iyi anlayan devlet adamlarından biri Bill Clinton dur.Ona çok şeyler,bu arada binlercede Monica helal olsun. Ben'de şimdiye kadar edindiğim bilgilerimi toparlıyarak DİYALEKTİK MATERYALİZMİ Ve MONİZMİ tek cümle ile şöyle ifade edebilirim: Yalnız dünyada değil, tüm evrende olup-biten ve tekrar oluşan her şeyi yaratan basit bir enerji değiş-tokuşudur. Dikkat edilirse seçim tarihi yaklaştıkça ,Türkiyede basın ve görsel medyanın3kasım,2002 Türkiye seçimlerini Amerika Birleşik Devletlerinin stratejisi doğrultusunda sosyal demokrat Cumhuriyet Halk Partisi ile dinsel AKP ekseninde kızıştırdığı açıkça görülür. sanki diğer partiler ortadan kaybolmuş,adeta silinmiş gibidirler.umarımki bu gözlemler halkımıza ve seçmenimize kendisini müstakil, bağımsız sanıp,bağımsız tanıtmağa çalışan basın ve medyamızın hangi etkenlerle,nasıl yönlendirildiği hakkında çarpıcı fikirler verir.

İktidar veya iktidar ortağı olacak bir islami parti yanında garantör olarak birde güçlü bir sol parti bulunacaktır.Yaşlanan ve hastalanan genel başkanı ile bu sol parti demokratik sol parti olamıyacağına göre gayet tabii ki Cumhuriyet Halk Partisi olacak.Eski yargıtay başkanı sayın Sami Selçuğ'a Özgürlük ve demokrasi kavganızı da bu sol partide sürdürmenizi sağlık veririm dedim.Bu öneri ve arzum doğrultusunda da kendisinin haberi olmadan o sol partiye yeni katılan sayın Kemal Derviş nezdinde de bazı girişimlerde bulundum.Sayın Selçuktan özür dileyerek 24ağustos,2002tarihinde sayın Kemal Derviş in Ankara daki seçim bürosuna kendi adıma çektiğim faxı buraya almakta yarar görüyorum. 24 ağustos,2002 saat 17 tel no. 031204471553 . Sayın Kemal Derviş e en acele iletilmek üzere özeldir. Sayın Kemal Derviş. Ben eski yargıtay başkanı Sami Selçuğun bacanağıyım. 1970 yılındanberi de Cumhuriyet Halk partiliyim,Sizin Türkiye hakkındaki ekonomik görüşleriniz ile sayın Selçuğun hukuk yönündeki görüşleri tamamen birbiri ile örtüşüyor.Kendisine Cumhuriyet Halk Partisinde hukuksal deneyimleri ile sizin ekonomik deneyimlerinizi birleştirmesini önerdim.Bana dedi ki diğer iki parti üst düzey yetkilileri evime kadar gelerek beni davet ettikleri halde Cumhuriyrt Halk Partisinden hiçbir ciddi teklif almadım. Ülkemizin geleceği yararına bu birlikteliğin sağlanması için kişisel katkılarınızı umar ve dilerim.Ülkemiz,halkımız ve hepimiz adına yolunuz da bahtınız da açık olsun. Dr. Hasan Horto. Burhaniye,Artur.Benim çok arzuladığım bu birliktelik ne yazık ki sağlanmadı veya sağlanamadı.Amma Amerika Birleşik Devletleri evvelki cumhurbaşkan Bill Clinton un ekim 2002 de Blackpool de İngiliz işçi partisi kongresinde söyledikleri ile Japon asıllı fakat Amerikalı ve Amerikan dış politikasının oluşmasında etkili siyaset profesörü Francis Fukuyama nın yine 2002yılı ekim ayında Istanbul kalite toplantılarında verdiği konferans,kitabımın evvelki bölümlerinde 2 yıl önce Nato ve Birleşmiş Milletler hakkında yazdıklarımı ve 2002 yılı yaz aylarında Türkiye 3 kasım seçimleri hakkında söylediklerimi adeta tasdik eder,adeta doğrular mahiyette idiler. Fukuyama diyordu ki Washington yeni milenyumda islam profilli amma,bikiniyle tangonun serbest olduğu,kişi başına düşen milli geliri Yunanistana yaklaşmış,Avrupa birliği üyesi bir Türkiye görmek istiyor.Çünkü,budistler,Japonlar,Yahudiler,katolikler,protestanlar,ortodokslar,anglikanlar,çağdaş olmuşlar ,sadece 1milyar 200milyon islam dünyası bunların dışında kalmış. Amerika demokrasi ve laikliği yanında çok büyük çoğunluğu islam olan modern Türkiyeyi köktendinciliğe,fundamentalisme,terörizme bürünmüş geri islam ülkelerine örnek göstermek istiyor. Fukuyama şunu da ilave ediyor.Türkiyeyi dünyada global bir marka olarak pazarlıyabilmek için Türkiyeye düşen görev demokratik,laik yapısını güçlendirmek,bürokrasi ve yolsuzluk sorununu acilen çözmektir.Bill Clinton un Blackpool deki sözleri ise çok daha çarpıcı ve ilginçtir.Evrenin,yahut kainatın, yahut kosmos un durduraksız değişimi içindeyiz.Evrende galaksiler doğuyor,galaksiler ölüyor,galaksilerin içinde milyarlarca güneş ve uydular doğuyor,ölüyor,tekrar doğuyor. Bizde bunlardan minicik birinin üstünde dünyada yaşıyoruz.Dünyanın insanın ve insan aklının evrenin yahut kosmos un sürekli değişimi dışında kalması mümkün değil, çünkü bizde kosmos un bir parçasıyız. Ben kitabımda iki yıl önce soğuk savaş stratejilerine göre kurulan Nato ve Birşmiş Milletlerin yeni milenyumda dünyanın değişen koşul ve şartlarına göre yeniden yapılandırılması gerektiğini yazdım.Bill Clinton da bu konuda aynen şöyle söylüyor. Benim umutlandığım Birleşmiş Milletler ve Nato beş, on yahut yirmi yıl içinde ortaya çıkacak. Birleşmiş Milletlerin hala soğuk savaş sırasındaki,hatta daha öncesindeki artık geçerliliğini yitirmiş, ulusal çıkar görüşleri üstüne yapılandırdıkları oylama anlayışı dünyanın ne gittiğimiz istikametine nede güncel çıkarlarına uyuyor. Ben dememiştim ki tarihi maddeciliği,diyaletik materyalizmi veya monizmi yeni milenyumda 21 inci yüzyılda en iyi anlayan devlet adamlarından biri Bill Clinton dur.ona çok şeyler,bu arada binlercede Monica helal olsun. Dikkat edilirse seçim tarihi yaklaştıkça,Türkiyede basın ve görsel medyanın seçim yarışını,seçim kavgasını Amerika Birleşik Devletlerinin stratejisi doğrultusunda dinsel AKP ile solcu Cumhuriyet Halk Partisi ekseninde yoğunlaştırıp kızıştırdığı açıkça görülür.Sanki diğer partiler ortadan kaybolmuş,sanki sahneden silinmiş gibidirler.Hep birlikte umalım ki bu gözlemlerde seçmenimize ve halkımıza kendisini müstakil,bağımsız sanıp,herşeyden bağımsız tanıtmağa çalışan basın ve medyamızın hangi etkenlerle,nasıl yönlendirildiği hakkında çarpıcı fikirler verir. Gelişmiş,zengin ülkelerin üniversiteleri bünyelerinde ülkelerin ve halkların seçim psikolojilerini inceleyen,seçim tercihlerinin nasıl etkilenebileceğini araştıran kürsüler kurmuşlardır.Bu gelişmiş,zengin ülkelerin hükümetlerinde de , diğer ülkelerin seçimlerini etkileyecek gizli veya açık bölümler,departement lar vardır. Bu bölüm ve departement lar zamanı gelince o gelişmiş zengin ülkenin çıkarları doğrultusunda harekete geçerler. 1959 yılındaki Amerika Birleşik Devletleri genel seçimlerini,adeta dünyanın kaderini değiştirecek biçimde etkileyen çarpıcı ve önemli bir olayı buraya yazmakta yarar var sanırım. 1959 yılı seçimlerinde Richard Nixon a karşı kıl payı bir farkla galip gelen John Fizgerald F. Kennedy Amerika cumhurbaşkanı oldu. President John F, Kennedy 1960 yılı ortalarında Avusturyanın başkenti Viyanada o dönemin Sovyet Sosyalist Cümhuriyetler Birliği başkanı Nikita Kruchev ile buluşur. Amaç iki süper gücün dünya sorunlarını tartışıp çözüme kavuşturmaktır.Birkaç sohbet ve hal hatır sormadan sonra Nikita Kruchev president Kennedy ye bilirmisiniz ki mister president, sizi Amerikan cumhurbaşkanlığına seçtiren benim.der. Bu acayip söze president Kennedy evvela şaşırır.Yani nasıl der.Kruchev de şaşırmayın sayın president musaade edin de anlatayım.Biliyorsunuz ki Amerika Birleşik Devletleri seçimleri öncesinde yapılan kamu oyu araştırmaları at başı bir seçimin geçeceğini gösteryordu. Hatta mister Nixon un oyları sizden biraz daha fazla görünüyordu.Ben mister Nixon ile sizi mukayese edince sizi daha akıllı,inandırıcı buldum.ve Amerikan seçimlerinde ağırlığımı sizden yana koydum.Buna tabii ki nasıl olur diyeceksiniz. İzin verin mister president onu da anlatayım.Mister Nixon o zaman Amerikan cumhurbaşkanı olan president Eisenhoover in

başkan yardımcılığı görevini sürdürüyordu.Ben ve President Eisenhoover SUBMİT diye adlandırılan dünya zirvesinde buluşup dünya sorunlarına çözüm arayacaktık. Bütün dünya submit denen dünya zirvesine klitlenmiş zirveden ne sonuç çıkacak diye merak ve sabırsızlıkla bekliyordu.İşte tam o kiritik dönemde seçimlerden önce moskova da dünyaca ünlü U 2 olayı meydana geldi. Biz geliştirdiğimiz radar sistemi ile sizin o zamanlarda çok yükseklerde uçuş kabiliyeti olan ve ozamana kadar mevcut radarlara yakalanmayan casus uçağınızı tesbit edip yine yeni geliştirdiğimiz roket sistemimizle vurduk ve casus uçağınız U2 yi moskova üzerinde düşürdük.Uçağın pilotu Garry Powers yüzüğünde intihar için siyanür olduğu halde paraaşütle atlayarak bize esir düştü.President Eisenhoover bütün dünyaya bu casus uçaklarından haberi olmadığını ilan etti ve inkarda da ısrar etti.Sonradan olayların gelişmeleri ve pilot Garry powers ın konuşup ötmesinden sonra bu casus uçaklarının 4 yıldır kendi emri ile Türkiyedeki Adana İncirlik üssünden kalkıp Sovyetler Birliği üzerinde casusluk yaptıklarını itiraf etmek zorunda kaldı.Bende bu olayı fırsat bilip sizin oylarınızı geçer gibi görünen mister Nixon un oylarını kırmak amacı ile kasten ülkem Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine düşmanlık için casus uçakları gönderen bir başkanla buluşmam diyerek dünya zirvesi SUBMİT toplantısını iptal ettim. Ve siz 150 milyona yaklaşan seçmeni olan Amerika da 250 bin gibi cüzi bir oy farkıya mister Nixon a galip gelip Amerikan cumhurbaşkanı seçildiniz.Eğer ben SUBMİT I iptal etmeseydim mister Nixon bu 250bin oy farkını rahatça lehine çevirip sizi yenerdi. Zira president Eisenhoover ve president Nizon iktidarda idiler.Eğer SUBMİT yapılsaydı dünya ve Amerikan oyunda bunun yaratacağı olumlu hava,etki, perestij ve destek president Eisenhoover ile başkan yardımcısı Nixon a gidecekti.Sizin seçilmeniz de bir bakıma hayal olacaktı. Amma ben bu durumu sizin lehinize tersine çevirdim.Çünkü beyaz sarayda mister Nixon yerine sizi görmek istedim.Dünya televizyonları ve dünya kamu oyu önünde bu görüşme ve izahat karşısında president Kennedy tekrar şaşırdı amma haklısınız sayın başkan demekten başka birşey söyliyemedi. Kruchev in 1959 Amerikan seçimlerinde uyguladığı yabancı etki,iktidarda olanların oylarını azaltıp onlara seçim kaybettirmeğe yönelik bir örnekti.1999yılında Türkiye seçimlerinde Amerika nın yaptığı yabancı etki ise iktidarda olan sayın Bülent Ecevit e seçimi kazandırmağa yönelik bir örnektir.Amerika nın seçimler öncesinde Abdullah Öcalan ı Apo yu yakalatıp Türk yetkililere teslim etmesi iktidardakiEcevit in Demokratik Sol diye adlandırdığı partisinin oylarını arttırıp onu seçimi kazanan birinci parti yapmağa yetmişti. 2002 yılına gelindiğnde,özellikle 2001 yılı 11 eylül Newyork ve Washington saldırılarından sonra dünya çok değişmişti,dünyadaki korkularda sevinçlerde tercihlerde çok değişmişti.Değişen dünya koşulları içinde Washington da yazılan senaryo 3kasım,2002 tarihindeki Türkiye seçimlerinde dozunu da aşarak ve arttırarak oynadı. İslamcı bir parti olarak kurulan AKP seçimi bekleninenden de büyük bir başarı ile kazandı. AKP,seçimi kazandığı anlaşıldığı akşam hiçvakit kaybetmeden Avrupa birliği yolunda hızla ilerleyeceğini,IMF bağlantılarına sadık kalacağını açıklayıp taahhüt ediyordu.Bu açıklama ve taahhütler Türkiye nin,Amerika nın ve Avrupa nın beklentileri doğrultusunda yapılan olumlu açıklamalardı.Hep beraber umalım ki bu amaç ve hedefler bir an evvel gerçekleşsin. AKP nin Avrupa birliğine giriş konusunda sergilediği bu tutum ve tavır bana 1974-1975-1976 yıllarında Cumhuriyet Halk Partisi bünyesinde özgürlükler özellikle fikir ve düşünce özgürlüğü konusunda verdiğim zorlu mücadeleyi anımsattı.Gerilere gidip hep birlikte hatırlamakta yarar var.27 mayıs,1960 darbesi ve onunla birlikte gelen 1961 Anayasası ülkemizde fikir ve düşünce açısından çok şeyleri değiştirdi.1961 anayasasının getirdiği özgürlük ortamında evvelce yasaklanıp toplatılan kitaplar tekrar basıldı.Dünya klasikleri ile sol ve sağ içerikli kitaplar basıldı,tercüme edildi ve piyasayı kapladı.Fikir ve düşünce özgürlüğü içinde ülkemizde çok kısa sürede bomba gibi bir gençlik yetişti.Bu dönemde yetişen gençlere ve şimdiki genç kuşaklara fikir vermesi açısından ondan öncesini 1950 li yılları hatta daha öncesini yazmakta yarar vardır sanırım.Bu yıllar fikir ve düşünme açısından Türk aydınlarının karanlık günleridir.Bu yıllar benim de gençlik yıllarıma rastlar. Istanbul Tıp Fakültesinde öğrenici olduğumdan olayları bugünmüş gibi hatırlıyorum.O dönem emniyet müdürlüğü Sirkeci deki meşhur sansaryan handa bulunuyordu.Biraz sesli düşünen, ağzına sol kelimesini alan aydın sansaryan handaki parmaksız Hamdi'nin karşısında bulurdu kendini.Acımasız komiser parmaksız Hamdi biz aydın gençlerin korkulu rüyası idi.Döverdi,söverdi,hapse atardı.Hükümetin politikalarını izleyip,uygulayan sağcı gençler ise olasıya,doyasıya özgürdü ve devletten teşvik ve para yardımı alırdı.Milli Türk Talebe Birliği ve Istanbul üniversitesi talebe birliği adı altında iki büyük kuruluşta örgütlenen bu kesim lüks ve şaşaalı lokallere sahipti.Bayazıt'ın en muhteşem binası olan Marmara palasta maroken koltuklarla döşenmiş bir lokalleri vardıki:görmeğe değerdi.Bu genç kardeşlerimiz kendilerini ogünlerin hükümet politikalarına uygun olarak statükocu,milliyetçi, maneviyatçı,muhafazakar olarak tanımlıyor,tanıtıyorlardı.Biz ise daha ileri,daha adil bir toplumu özlüyor,savunuyorduk.Bizimde ISTANBUL YÜKSEK TAHSİL DERNEĞİ adıyla bir derneğimiz vardı.Derneğimize ancak Süleymaniye camisinin arka varoşlarında medreselere yakın bir yerde 30-40 metre karelik köhne bir oda kiralayabilmiştik.Kendi yaptığımız tahta taburelerde oturur toplantılar yapardık.14 mayıs,1950 de Türkiye genel seçimleri yapıldı.Sayın Celal Bayar ve Sayın Adnan Menderes'in öncülük edip kurduğu Demokrat Parti o sıraların yaygın deyimi ile Kahir ekseriyet, günümüzün deyimi ile büyük çoğunlukla iktidara geldi.İktidar sarhoşluğu içinde politik bir jest olarak ülkede genel af kanunu hazırlamağa başladı.Büyük Türk şairi Nazım Hikmet Bursa hapishanesinde damda yatıyordu.Yazdığı şiirler muska gibi,kırışık,buruşuk kağıtlar halinde bizlere ulaşırdı.Kazara bir aramada polis bunları üzerimizde bulsa halimiz dumandı.Parmaksız Hamdi'nin yolu gözükürdü bizlere.Hükümet hazırladığı af kanunu taslağında kendinden bekleneceği gibi ,fikir suçlusu Nazım Hikmet'i af kanunu kapsamı dışında tutuyordu.

 NAZIM HİKMET'İN ÖLÜM ORUCU 

Tüm dünya aydınlarından Nazım Hikmet'in de serbest bırakılması için hükümete telgraflar yağıyordu. Nazım Hikmet te bu haksızlığı protesto etmek için açlık grevine başladı.Nazım Hikmet'in annesi Cemile hanım elinde OĞLUMU İSTERİM pankartları olduğu halde meşhur Galata köprüsünde bir Eminönüne gidiyor,bir karaköye geliyor,yurtdaşlardan destek ve yardım bulmağa çalışıyordu.Polis kendisini alıyor karakola götürüyor,sonra serbest bırakmak zorunda kalıyordu.Cemile hanımda köprüde eylemini sürdürüyor,oğluna destek arıyordu.Nazım Hikmet'in açlık grevi bir haftayı bulunca hayati tehlike başladı,onu Cerrahpaşa tıp fakültesine kaldırdılar.Biz Istanbul Yüksek Tahsil Derneği olarak Lalelide Çiçek palas otelinde NAZIM'A DA ÖZGÜRLÜK toplantısı düzenledik.Dernek gençleri bizler Istanbul'un dörtbir yanına dağılarak hazırladığımız ilan ve afişlerle bu özgürlük toplantısını yurtdaşlarımıza duyurmağa çalışıyorduk. Türkiye gençliğinin o günlerdeki eğilim ve fikir yapısını açıkça sergilemesi açısından önemli saydığım bir anımı burada nakledeceğim.Şimdi Kanada'nın VanCouver şehrinde yaşayan yakın arkadaşım prof.Dr.Şadi Bayrakal ile ben bekledik ki: hava kararsın elimizdeki ilan ve afişleri Beyoğlu,Gümüşsuyunda bulunan Teknik Üniversite yanındaki duvarlarada yapıştırarak toplantıyı orada okuyan öğrenici kardeşlerimize de duyurmak istedik.Afişleri hemen yapıştırıp polise yakalanmamak için yan sokağa sıvıştık.Yakında bulunan teknik üniversiteli genç kardeşler ilanı okuyup hemen üniversitede hazır bulunan polisi aradılar ve bizi arasokakta yakalattılar.Bu basit olay o zamanki Türk gençliğinin fikir yapısını açıkça sergiler.Bizde gençtik,onlarda gençti. Aradan 10 yıl geçip 1960 lı yıllara gelince,özellikle 1961 anayasasının getirdiği özgürlük ortamında ülkemizde köprülerin altından çok sular akmıştı.Gençliğimizin yapısı tamamen değişmiş tersine dönmüştü.Amma 1950 yılındaki Türk gençliğinin durumunu Bizim derneğimizin çiçek palas otelinde düzenlediği NAZIM'A DA ÖZGÜRLÜK TOPLANTISI çok açık olarak sergiler.Biz aydın gençler çiçek palas oteline sadece 250-300 kişi toplayabilmiştik.Oysaki Istanbul üniversitesinda o zaman 13000 öğrenici öğrenim görüyordu.Toplantı konuşmacıların sözleri ile başladı .Çok konuşmacı vardı.Şair ve yazar Attila ilhan konuşmaya başlayınca dışardan yakışıksız sözlerin gelmeğe başladığını duyduk.Dışarı baktığımızda otelin ve etrafımızın Nazım Hikmet ve bize karşı olan gençlerce sarıldığını gördük. Bizi saran ve meydanı dolduran gençler okadar kalabalıktı ki:iğne atsan yere düşmezdi.Sanki Istanbul üniversitesinin tüm öğrenicileri bizi linç etmek üzere orada toplanmıştı.Ne büyük günah ,ne büyük suç işlemiştik.Öyle ya Nazım'ında serbest bırakılmasını,Nazım'a da özgürlük istiyorduk,bunu savunuyorduk.Polis araya giriyor ,toplantı yarım kalıyordu.Polis bizi GMC denilen askeri kamyonlara doldurup oradan uzaklaştırdı.Hüviyetlerimizi tesbit edip,ifadalerimizi aldı.Bunları detay ve ayrıntıları ile anlattım ki;genç kuşaklar 1950 yılı ve önceki yıllarda Üniversitelerimizdeki öğrenicileri iyi öğrenebilsin,iyi değerlendirebilsinler. Çünkü 1961 anayasasının getirdiği özgürlükler sayesinde Türk gençliği tam anlamıyla aydın bir yapıya bürünmüş tamamen değişmişti.1960 lı yıllarda kendilerini çok geliştirdiler ve ülke sorunlarında ağırlıklarını koydular.12 Mart,1971 askeri müdahelesi ile Türkiyede solcu partiler kurulması yasaklandığından aydın gençlerin çoğu kendilerine en yakın gördükleri Cumhuriyet Halk partisine girerek politika yapmayı yeğlediler.Sayın İsmet İnönü ile genel sekreteri sayın Bülent Ecevit arasında geçen genel başkanlık yarışında sayın İnönü partide mütegallibeyi yani zengin egemenleri temsil eder,sayın Ecevit ise gençliği ve aydın oluşu ile halkı temsil edre umudu ile sayın Ecevit'i desteklediler,dağlara taşlara başbakan Ecevit,karaoğlan yazılarını yazdılar.Bu gençlerin yılmayan çalişmaları sayesinde sayın Ecevit Ekim,1974 seçimlerinde birinci parti olmayı başararak başbakan olabildi.Bende bu genç kardeşlerimizin gerekçesi ile 1971 yılında Cumhuriyet Halk partisine girdim.1975 ve 1976 yıllarında fikir ve düşünce özgürlüğünü engelleyip,cezalandıran faşist İtalyan ceza kanunundan alınan 141 ve 142 inci maddelerin Türk ceza yasasından çıkarılma taahhüdünü Cumhuriyet Halk Partisinin programına aldırmayı kendime misyon edindim.Cumhuriyet Halk Partisi toplantılarında elime mikrofonu alıp bu maddelerin kötülüklerini ,aydınlarımıza çektirdiği eziyetleri anlatıyor,1976 kurultayına öneri olarak sunmak üzere parti üyelerimizden,milletvekillerimizden imza topluyordum.Neticede oldukça fazla imza ile önerimi 1976 kurultayına getirdim.Herkes bu öneriyi alkışlıyor,kimse karşı çıkmıyordu.Kurultayda yanliş hatırlamıyor isem sayın Ziya Müezzinoğlu ve sayın Besim Üstünel parti programı komitesinde görevli bulunuyordu.Allem edildi,kallem edildi,kimsenin karşı çıkmamasına rağmen programa fikir ve düşünce özgürlüğü önündeki engeller kaldıılacaktır diye somut olmayan tatlı suya tirit bir kayıt koydurabildim.Sanki parti programına açık seçik 141 ve 142 inci maddeler kaldırılacaktır diye kayıt koymaktan korkuluyordu.İşin tuhafına bakınki;sağcı olan Anap iktidarında sayın Turgut Özal döneminde Anap'ın programında olmamasına rağmen meclise getirilen bir kanun teklifi ile ayni maddeler şıp diye yürürlükten kaldırılıyordu.Solcu geçinen sosyal demokratlara ve özellikle sayın Bülent Ecevit'e kına yakmak düşüyordu.Şimdi 2002 yılının sonlarında dinsel yönüde inkar edilemiyecek,muhafazakar,sağcı AKP iktidarında parti yetkililerinin ve özellikle genel başkan sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın gayretleri ile Avrupa birliğine giriş AKP'nin başarısı gibi olacak ve bir evvelki iktidarı 3 yıl sürdürebilen solcu geçinen Demokratik Sol Parti ile onun genel başkanına ve koalisyon ortaklarına yine kına yakmak düşecek.  

3Kasım,2002 seçimleri ile beraber demokrasideki eksikliklerimiz hemen ortaya çıkmaya başladı. Seçimlerin bitişinden bir hafta bile geçmeden kimin nasıl ve ne yolla başbakan olacağı tartışmaları başladı.Seçimden sonra ortaya çıkan tablo bir garip,tam manası ile bir acayip görünüm sergiliyordu.Çünkü AKP ye seçim kazandıran ,en çok çalışan en etkili kişi genel başkan sayın Recep Tayyip Erdoğan göreneklerin,geleneklerin teammüllerin ve beklentilerin aksine başbakan olamıyordu,zira milletvekili değildi,zira yasaklıydı.Adeta adaletle siyaset karşıkarşıya gelmiş,adeta adaletle siyaset birbiriyle çatışıyordu. Bu acayip görünüm içinde,bu sıkıntılar,bu açmazlar içinde Cumhuriyetin 80 inci yılında Atatürk mezardan çıkacak şöyle diyecek..."Yurtdaşlarım, az zamanda çok ve büyük işler yaptık.Cumhuriyet in kuruluşundanberi yaptığımız en büyük yanlış,devleti demokrasiye uydurmak yerine demokrasiyi devlete uydurmaktır." Atatürk ümüzün yine veciz olacak bu sözleri herzaman olduğu gibi sıkıntılarımıza da,yanlışlarımıza da, açmazlarımıza da tam bir isabetle ışık tutacaktır.Nedir yanlışlarımız,nedir açmazlarımız.Bana göre demokrasi azınlığı çoğunluğa, çoğunluğu azınlığa ezdirmeden barış içinde birarada,beraber mutlu yaşatma sanatıdır.Demokrasilerde amaç başkalarına zarar vermeden özgürlükleri olabildiğince doyasıya yaşayabilmektir. Uzun yıllardanberi ,atları arabanın önüne koşacağımıza,arabayı atların önüne koşup haydamağa,ırmağı yokuş yukarı,dağa doğru akıtmağa çalışıyoruz..Belki de Osmanlı dan gelen bir gelenekle devleti kutsal sayıp dondurduk. Oysaki devletin kalıplaşmak,katı olmak ,donmuş olmak gibi bir lüksü yoktur..Olmamalıdır'da..Ancak ceberrut, despot devletlerdir ki katıdırlar,zalimdirler..Modern dünyada devlet dediğimiz yapı esnek olmak,yumuşak olmak, viscose yani akışkan olmak zorundadır.Özellikle 21 inci yüzyılda,yeni milenyumda devlet yalnız dünyanın değil,evrenin'de durduraksız değişen şartlarına,değişen koşullarına göre herzaman daima evrime de devrime de açık olmalıdır. İnsanlar hakkında bir hüküm onları karşıtları ile benzerleri ile çağdaş ve yaşıtları ile karşılaştırarak verilebilir. Örneğin Atatürkü, İnönü, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Celal Bayar ile karşılaştırmak gerekir. Yargıtay başkanını da, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Danıştay Başkanı ile karşılaştırmak lazım-dır. Bu karşılarştırmayı yaparken de yaptıkları işler ve verdikleri eserler esas alınır.

Saygıdeğer bir yazar Türkiyede hukukçuları  

1. Aktif hukukçular

2. Pasif hukukçular

 

Diye ikiye ayırıyor. Pasiflerin başında Sayın Ahmet Necdet Sezer, Aktiflerin başında yargıtay başkanı sayın Sami Selçuk geliyor. Türkiye için hangi tür hukukçu gerekir sorusuna ise yurttaşlar karar verir. 

Şimdiki Yargıtay Başkanı Sami Selçuk Türkiye Yargıtay tarihinde doçent ve hukuk doktoru ünvanını alan tek kişidir. 15 yıl evvel Ankarada Yargıtay da görevli iken zoru seçmiş İstanbul Üniversitesinde dışarıdan imtihana girerek kazanmış ve bilimini kanıtlamıştır. Yazdığı kitaplara gelince: Benim hatırımda kaldığına göre 10 kadar kitap yazmış ve yayınlamıştır. Bu kitaplarında hukuk bilimini, felsefe ve sosyoloji ile gayet güzel harmanlamıştır. Böylece Türkiye'de şimdiye kadar hiçbir hukukçunun beceremediğini başarmıştır. Hukuku anlaşılması zor, kuru kanun maddeleri karmaşık yumağı olmaktan kurtarıp herkesin anlayabileceği ilginç bir bilim haline sokmuştur. Bunu yaparken de olabildiğince Türkçeleştirmeye çalıştığı hukuk terimlerini eski hukukçular da kolay anlasın diye parantez açarak Osmanlıca karşılıklarını yazmıştır. Bunlardan beğeneceğinizi umduğum iki tanesinin adını burada yazıyorum. Okumanızı tavsiye ederim.  

Birinci kitabın adı "Demokrasinin kökeni ve erdemi" ikinci-sinin adı ise "Zorba devletten hukuk devletine" dir. Zorba devletler tarihin her döneminde ve yeryüzünün her ülkesinde her zaman varola gelmiştir. Onurlu halklar ise zorba devletleri hiç kabul etmemiş, zorba devletlerle devamlı mücadele ederek zorba devletleri hukuk devleti haline dönüştürmüşlerdir. Acaba biz Osmanlıdan beri devam eden zorba devleti hukuk devleti haline getirebildik mi? Sorulması gereken asıl sual budur işte. Türkiye'de ilk defa bir Yargıtay Başkanı adalet sisteminin aksayan yanlarını, yasaların yanlışlarını görüyor ve gayet açık yüreklilikle "Türk adaletinde devrim gerekir" diyor. Bu kervana Yargıtay Başsavcısı Sayın Sabih Kanadoğlu ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Mustafa Bumin de katılıyor. Yargıtay başsavcısı "Laikliği korumak benim görevim" diyor, "Ben Anayasa Mahkemesine dava açtım dava uzuyor" diyor. Anayasa Mahkemesi Başkanı da ona cevap veriyor. Türkiye, şimdiye kadar olduğu gibi susan yargıçlar ülkesi olmamalı; Konuşan, Tartışan Yargıçlar ülkesi olmalı. Ne demiş Cevdet Paşa

"Müsademei efkardan hakikat doğar" Ne kadar doğru, ne de güzel söylemiş. Gel de bu sözü alkışlama. Ağzına, diline sağlık Cevdet paşa!! Gelde bu sözleri çocuklara,torunlara söyle,Söylesen de anlamazlarki İşte şimdi ben de Cevdet Paşa ile kıran kırana tartışmaya girerim. Neden Türkçe yazmadın diye... Halkımız bin yıldan beri sessizce yakınıyor yargıdan "Ananı belleyen kadı, kimi kime şikayet edeceksin" diye. Orhan Veli de yakınıyor ve şöyle söylüyor.

Bu düzen böyle mi gidecek?

Pireler filleri yutacak

Yedi nüfuslu bir haneye

Birbuçuk tayın yetecek.

 

Eğer biz'de adalet düzelsin istiyorsak; 100 yıl süren davalar olmasın istiyorsak Ali'nin Hakkı Veliye verilmesin diyorsak; Konuşan, tartışan yargıçlarımızın arkasında olalım, onlara destek verelim.

Hayvanlar söz veremez, insanlar verir ve insanlık onuru aşkına da sözünde durur.

Bana gelince hekimlik olan meslek hayatımda hep kişisel hastalıklarla uğraştım, onlara teşhis koydum ve reçete yazdım. 1998 yılından itibaren emeklilik hayatımda toplumsal hastalıklarımıza teşhis koymaya, reçetelerini yazmaya çalışıyorum. Örneğin toplumsal ve nankörlük konusunda yazdıklarımı buraya aynen almak isterim.

Ankara andlaşmasını konu alan 3 bölümlük yazı dizim  ( 1 - 2 - 3 ), andlaşmanın başmimarı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin ilk Dışişleri Bakanlarından Yusuf Kemal Tengirşek'in anlattıkları ile başlıyor ve memleketimizin sayılı Türkçülerinden Prof. Dr. Sayın Reha Oğuz Türkkan'ın tanıklığı ile sona eriyor.

 Dr.Hasan Horto

 

 

 
  Bu bölüm ile ilgili görüş, eleştiri veya ilave edecekleriniz varsa
lütfen " info@demokrasidedevrim.com " adresine iletirseniz memnun olacağım.

 

 

SAYFA BAŞI

  AKSAK ADALET BİLİM ve TABABETZALIM SİYASET