AKSAK ADALET BİLİM ve TABABETZALIM SİYASET
   

Dr.Hasan Horto Biyografi

 
 
 

YALANA  İTİLMİŞ KOMİSYONCU TABABETİMİZ  

Tababetimizin yalana itilişi ile açalım sayfamızı. Biz doktorlar diploma alırkenhipokrat yemini ederiz. 1953 yılında okulu bitirdiğimizde diplomalarımız hazırlanmamıştı. Tıp fakültesinden çıkış belgesi alarak askere gittim; Arkadan Havran hükümet tabibi olarak 2 yıl çalıştım. 1957 yılında Amerika'ya giderek uzman oldum. 1962 yılında yurda dönerek diplomamı almak için İstanbul Tıp Fakültesine başvurdum. Diplomayı bana vermeden önce sayın dekanım beni karşısına aldı; "Elini kaldır yemin edeceksin" dedi. Elimi kaldırdım. Dekanım başladı HİPOKRAT YEMİNİ'ni okumağa; Ben de her okunan cümleyi tekrar ediyordum. Yemin öyle bir yere geldi ki; Birden kendime geldim, adeta irkildim. Hemen sol ayağımı kaldırdım çünkü yalan yere yemin etmeğe başlamıştım. Çünkü Türkiyede çalıştığım iki yılda yeminde belirtilen ilkelerin çoğunu çiğnemiş,ihlal etmiştim. Hipokrat yemininde yalan tamamen yasaklanıyor, doğruluk, dürüstlük, daima dürüstlük vurgulanıyor, isteniyordu. Gelin görün ki: dostlar Türkiyede yalan söylemeden, yalan yere rapor vermeden hekimlik yapmak, meslek icra etmek çalışmak mümkün değildir. Türkiyedeki sistem; Mevzuat dediğimiz ka-nunlar hekimi yalana zorlar. Birkaç örnek vermekle yetinelim. Evlenmek isteyen kişiler belirli bir süre askıda bekler. Askı süre-sini beklemeden evlenmek için mahkeme hakimi doktordan "Şahsın falan hastalığı veya durumu gereği acilen evlenmesi gerekir" diye rapor ister, bu rapor gelmeden hakim bey mümkün değil karar veremez; Çünkü kanunlar onu engeller. Doktor beyler genelde kadınlara falan hastalığı gereği acilen evlenmesi gerekir diye rapor yazar. Bu rapor mahkeme dosyasına konduk-tan sonradoır ki ancak hakim bey karar yazar. Ne var ki dostlar: Tıpta acilen evlenmeyi gerektirecek ne bir durum, ne de hasta-lık vardır. Üstelik'te kadınlarımıza kondurduğumuz, uydurduğu-muz bu husus ta kadınlarımız için yüz kızartıcı, onur kırıcıdır. Amma ne yapalım ki: kanunlarımız böyle ister. Olayı biraz so-mutlaştırırsak hakimlerimiz askıyı ortadan kaldırmak için mutlaka doktora yalan söyletir, sonra da bu yalana istinaden karar verir. Bunun haricinde büyüklü küçüklü, hatırlı, hatırsız ki-şiler, amirler, memurlar kanun karşısında sıkıştıkça başka yolu yok diye doktorun raporuna sığınırlar Biz hekimler de bu sıkışan yurttaşlarımızı kurtarmak için raporlarımızda yalan yere ne hastalıklar uydururuz. Bu iki örnekte yazdıklarım benim vicdanı-mı rahatsız ettiği gibi mutlaka tüm meslektaşlarımı'da rahatsız etmektedir. Doğruluk ve dürüstlük insan olmanın ilk şartı ve en büyük erdemidir. Bizim nesil böyle geldi böyle geçti; Hiç değilse çocuklarımızı torunlarımızı yalana zorlamayalım. Sayın hakim-lerimize hekimlere yalan söyletmeden karar verme yetkisi vere-lim. Bu da hiç zor olmasa gerekir. 

Karşılaştırma olsun diye Amerikadaki bir anımı buraya nakledeceğim. Türkiyeyi ziyaret için Amerikadan çıkış yaparken bir doktor arkadaşın evraklarıma "Geçerli çiçek aşısı vardır" diye imza etmesi gerekiyordu. Amerikalı meslektaşıma gittim tamam derhal dedi hemen kolumu sıvamağa başladı. Türk usulü hekimlikten geldiğimden ne lüzum var gibi yüzüne baktım o buna hiç aldırmadı, kolumu açtı, önce aşımı yaptı sonra bel-gemi imzaladı. Biraz da utandım; İşte iki ülke arasında anlayış, uygulayış farkı.  

Tabip Odaları sayın Başkanları yaptıkları açıklamalarda Türk tababetini şöyle eleştiriyorlar; İstanbulda Çapa ile Aksaray arasındaki çok pahalı MR (Magnetik Rezonance) ve bilgisayarlı tomografi teşhis merkezlerinin adedi Avrupadaki müstakil bir devletten çok daha fazladır. Dünya elektronik devlerinden Siemens satış müdürleri de yayınladıkları istatistiklerde herbiri birkaç milyon dolar olan bu pahalı teşhis makinalarının İstanbul-daki satışlarının avrupayı çok geçtiğini söylüyor ve öğünüyorlar. Bunun manası nedir? Avrupa sağlığına bizden daha mı az önem veriyor? Yoksa biz modern teşhis araçları yönünden Avrupayı çok mu gerilerde bıraktık? Bu konuları biraz araştırıp yukarıdaki iki soruya "Hayır, asla" yanıtını verirken tıp sahasında şişmiş, içi irin toplamış abseye yerinde neşter vurup cerahatı akıtmak zorundayız. Eskiden İstanbulun doktorları hep Cağaloğlu semtinde toplanmışlardı; Anadoludan Türkiyenin dört bir yanından gelen hastalar hep Cağaloğlunda dertlerine derman ararlardı. O zaman İstanbulda doktor simsarları türemişti. Yani bazı doktorlar simsarlığı kendilerine meslek seçmiş bu insanlara getirdikleri hasta başına komisyon verirlerdi. Onlar da muayenehanelere yakın yerlerde çöreklenir Anadoludan gelenleri istedikleri muayenehaneye göndermek için ne senaryo-lar, ne edebiyatlar üretirlerdi. Bu gün artık böyle bir simsar sis-temi ya yok oldu yada çok azaldı. Amma üzülerek söyleyeyim ki daha tehlikelisi daha kötüsü türedi. Artık böylesi ne bir kazanç tıp dışına kaçırılamıyor tıp içinde kalıyor. Tabib Odaları Başkanlarının'da söylemek istedikleri budur. Açıkça söyleyemiyorlar amma bu teşhis tanı merkezlerinin bu pahalı filmler için kendilerine hasta gönderen doktorlara pay ödediklerini ima ediyorlar. Bu payın %30, %40 a ulaştığı dillerde dolaşıyor. İş paraya dayanınca bu da pahalı makinalar lüzumsuz kullanılıyor ve de suistimal ediliyor. İşte bu yüzden Siemens ve diğer üretici firmalar İstanbul satışları için öğünüyor ve işte bu yüzden ve başka yolsuzluklardan Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar, Bağkur batıyor ve vatandaşın cebi gereksiz yerlerde boşalabili-yor. Buradaki amacımız kimsayı rencide etmek, incitmek; Değildir. Sadece ADALET ve TABABET sisteminin aksayan, bozuk yönlerini ve bunların nedenini göstermek içindir. Genelde yargı mensupları hep ayrı telden çalarlar. Bir kanun maddesinin yorumunda bile biri Magribi gösterirken diğeri Maşribi işaret eder. Yargıda birlik olmadığından da siyasiler istedikleri gibi at oynatırlar memlekette, bu at son günlerde tozu dumana katarak Atatürk'ün en büyük eserimdir dediği Türkiye Büyük Millet Mec-lisi'nde oynandı. Eşitlik ilkesine aykırı diye sekiz kez Anayasa Mahkeme'sinin reddettiği kıyak emeklilik yasası bir gece yarısı TBMM'den gene çıktı; Üstelik bu kere Anayasa Mahkemesin-den dönmesin ve ordudan tepki gelmesin diye yüksek dereceli hakimler ve yüksek rütbeli generalleri bünyasine katarak kamu oyu bunu siyasilerin yargıya ve orduya vermek istedikleri yasal rüşvet olarak algıladı. Amaç açık seçik belliydi, kamuoyunda beliren bu infial ve tepkiyi bilerek ve 65 milyon yurtaşının gözlerine bakarak sayın Cumhurbaşkanı çakıverdi imzasını yasaya. Bernard Shaw'a göre "Dünyada en büyük budalalık konuşacak yerde susmak, susacak yerde konuşmaktır" ( Bernard Show'un bu gerçekçi sözüne eşdeğer,Anadolu'da,söylemesi çok ayıp olacak,ama,söylenmese de,çok eksik,çok noksan kalacak,çok galiz bir deyim söylenir.Kendini bilmez çavuşlar,kendi bokunu avuçlar.) Üzücü ve garip bir tecelli olarak ülkemizde konuşan ilgililer çoğukez yetkisiz; Asıl konuşması gereken yetkililer ise ne yazık'ki ilgisiz. TÜRK ADALETİMİ YOKSA YUNAN ADALETİMİ DAHA ADİLDİR.

1985 yılında Girit Bankası Genel Müdürü Dimitri KOSTAKAS zimmetine 80 Milyon dolar geçirdi diye hala hapiste yatıyor. Bizde ise; Muhalefeti ve iktidarı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Milletvekilleri elbirliği yaparak kanunları değiştirdiler. Bankalardan 20 milyar doları hortumlayıp götürenler birer ikişer hapisten çıkıyorlar. İşte Yunan Adaleti ile Türk Adaletinin çarpıcı farkı. Bunu söylemek zorundayız. Devamlı söyleyelim'ki sağa sola tafra atmadan, kuru kuru böbürlenmeden kiminle, kime

karşı ne eksiğimiz ne fazlamız var bilelim; Ve yargıda devrim gerekir diyen kıymetli yargıçlarımıza destek verebilelim.Fransızca ve ingilizcede sık söylenen bir söz vardır.Fransızca zengin söyler,uzun söyler; İngilizce ise genelde kısa söyler,öz söyler;Bazende hiç söylemeden göstererek anlatır meramını.Fransız derki: la patriotisme est la derniére refuge,derniére abri pour le falcificateure,pour le fraudeur;İngiliz derki; The patriotism is a last refuge for crooked. Yani türkçesi sahtekarın son sığınağı vatanseverliktir. Gerçek vatan-sever vatanseverliğini hiçbirzaman söylemez, ancak sahtekar-lardır'ki; Kendilerini gizlemek için boyuna vatanseverlikten bahseder; Din elden gidiyor, iman elden gidiyor, bayrak elden gidiyor, Vatan elden gidiyor diye bar bar bağıranlar avanak ve enayi avına çıkmış sahtekar politikacılardır. Ülkelerde avanak ve enayi bataklığını kurutmadan'da sahtekar politikacıların kö-künü kazımak ne yazık'ki mümkün değildir. 

Gelelim Türkiye Büyük Millet Meclisinin aldığı kıyak emek-lilik yasasının son raunduna. Aynı günlerde Yargıtay Genel Kurulu 287 üyesiyle tam tekmil toplanıyor; Şimdiye kadar çok nakir ve çok zor gerçekleştirebildiği birlik ve oybirliği ile kıyak emeklilik yasası hakkında bir karar alıyordu. Kıyak emeklilik yasası eşitlik ilkelerine aykırı olduğu gibi hakimler için onur kı-rıcı idi. Onaylanmaması ve Anayasa Mahkeme'sinden dönmesi gerekirdi. Şayet herhangi bir şekilde onaylanır ve yasa kesinleşirse Yargıtay Üyeleri bu onur kırıcı maaşı almıyacaklardı. İşte yüzümüzü güldüren içimizi serinleten ve bize çok şükür Türkiye de'de hala onurlu hakimler var dedirten bir karar. Biz Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, şapkalarımızı çıkaralım ve bu onurlu Hakim'lerimiz önünde saygıyla eğilelim. İstersen sıkıcı ve acı bir eleştiri ile açtığımız Adalet sayfasını böyle tatlı bir son ile ka-patalım. Amma biz ne kadar kapatmak istesek'te Avrupa bizi birliğine alırken bu sayfayı tekrar tekrar açacak ve insan hak-ları, şeffaflık, özgürlükler diyerek bizi daha iyiye daha güzele çekecek. Bu yasal düzenlemeleri gene onurlu Yargıç'larımız yapacak. Şimdiden kolları sıvadıklarını görüyor ve haydi kolay gele diyorum...  

Hasan HORTO - Mart 2000

 

 

 
  Bu bölüm ile ilgili görüş, eleştiri veya ilave edecekleriniz varsa
lütfen " info@demokrasidedevrim.com " adresine iletirseniz memnun olacağım.

 

 

SAYFA BAŞI

  AKSAK ADALET BİLİM ve TABABETZALIM SİYASET