| |
YEDİ UYURLARIN SIRLARI
Geçen yıl sınıf toplantımızda topluca Tarsus civarındaki
Yedi Uyurlar Mağarasını ziyaret ettik. Aynı zamanda
tarihçi olan rehberimizin anlattığına göre Yedi Uyur
Mağaraları Anadolu'nun ve Mezopotamya'nın değişik
yörelerinde vardır. Her yöre insanları'da Yedi Uyur
Maağara-sının kendi mağaraları olduğunu iddia etmektedir
.Ve yine reh-berimizin söylediğine göre derin ve serin
mağaralarda geçen Yedi Uyurlar'a ait bilgilerin
Kuranı-Kerim'de, İncil'de, Tevrat'ta, Zebur'da olduğu
gibi 5000-6000 yıl önceki Asur-Babil yazılarında'da
vardır. Tarsus ve civarındaki arazi yapısı dikkatimi
çekti. Toprak üstünde ve toprak altında kirli beyaz
renkli büyük kalker kayaları yörenin çoğu yerini
kaplıyordu. Kirli-beyaz renkli kalker kayalarının ve
kalker taşlarının iki önemli özelliği vardır. Birincisi
uzun süre yeraltı sularının etkisi ile erimesi; İkincisi
ısıyı az geçirmesi; Bu yüzden'de hem soğuğu, hem de
sıcağı muhafaza eder. Bu yöre yakınlarındaki Chasm of
the haven (CENNET ÇÖKÜĞÜ) 250 mere uzunluğunda 110 metre
genişliğinde ve 70 metre derinliğinde büyük bir çöküktür;
Dibine 450 basamak merdivenle inilmektedir, dibe yakın
yerinde'de çok eskiden küçük bir kilise yapılmıştır. Bu
harika doğa oluşumunun 100 metre ötesinde de Pitt of the
hell (CEHENNEM ÇUKURU) denilen çok büyük çok derin ve
korkunç bir çukur vardır. Dibi derinlere kadar su ile
doludur. Gerek çok büyük, çok derin, çok serin Yedi
Uyurlar Mağarası, gerek Cennet Çöküğü ve gerekse'de
Cehennem Çukuru yeraltını teşkil eden kalker kayalarının
binlerce yılda yeraltı suları etkisi ile erimesinden
oluşmuşlardır. Kalker tipi kaya ve taşların ısıyı
geçirmediğine dair örneği de doğup büyüdüğümüz Ege'nin
zeytin bölgesi Ayvalık tan vereceğim. Bazı zeytin
tarlalarında bu tür kirli beyaz kalker taş ve kayaları
çok bol bulunur. Mahsül bakımından en verimli
tarlalar'da bunlardır. Bir zamanlar zeytin üretici
çiftçiler mahsul bollaşsın diye bu taşları toplayıp bazı
yerlere yığdılar. Bir'de baktılar'ki: Mahsül artacağı
yerde azaldı, ağaçlar kuruma tehliketi atlattı. Sonradan
öğrendiler'ki: Bu küçük kalker kayalar, bu kalker taşlar
yazın serin kalıp topraktaki suyun buharlaşarak
kaybolmasını önlemede, toprağı nemli tutmaktadır. Sıcak
yaz gecelerinde de bu taşlar serin olduğundan tıpkı
üzerine çiğ düşen çimenler, yapraklar gibi üzerlerinden
geçen havadaki su buharını yoğunlaştırarak su haline
getirmekte ve toprağa çekmektedir. Yani küçük çapta bir
suni yağmur oluşturmaktadır. Suni yağmurda ve anlatılan
olayda aynı fiziksel kanun geçerli'dir. Havanın ısısını
düşürerek, tuttuğu su buharını yoğunlaştırmak çalmak
esasına dayanır; Bir farkla'ki: Bulutların ısısını
düşürmek için uçaklarla veya top mermileri ile kimyasal
maddeler püskürtmek lazımdır. Bunun'da önemli bir bedeli
masrafı vardır. Halbuki kalker kayacıkların yarattığı
faydalı olay tamamen masrafsız, bedelsiz olup
kendiliğinden bir doğa olayı olarak oluşmaktadır.
Şimdiye kadar yarı jeoloji, yarı meteoroloji yarı'da
çiftçilik-ten bahsettik. Rehberimiz mağara girişinde
yedi uyurları anlattıktan sonra ben o yörede gördüğün,
edindiğim jeolojik, meteorolojik bilgilerle, tıp
bilgilerimi kafamda harmanlayıp bir sentez çıkardım.
Rehberimizin sözü bittikten sonra söz aldım. Yedi
uyrların bilimsel izahını yapacağım dedim.
Bütün kutsal kitaplarda yedi uyurlara ait bilgiler hemen
birbirine benzer. Yeni inançlara sahip inananlar eski
inançların sahiplerince koşturuluyor, kovalanıyor,
yakalanırlarsa eski inançlar uğruna zulümlere uğruyorlar.
Bunlarda inançlarından vazgeçmediklerinden selameti
böyle derin ve serin ulaşılmaz mağralara kaçmakta,
gizlenmekte buluyorlar. Uzun yıllar geçince mağaradan
çıktıktan sonra bıraktıkları yerleri bir türlü
tanıyamıyorlar. Toplumlar değişmiş, devletler değişmiş,
yanlarında getirdikleri paralar'da çoktan tedavülden
kalkmış, geçersiz olmuşlardır. Bu nasıl olmuştur acaba?
Ben bunun sebebi Hypothermie'dir, dedim. HYPOTHERMIE
hayvanlar ve insanların alışılmış vücut hararetinden çok
daha düşük hararetlerde yaşamak kabiliyetidir.Bu
fizyolojik olay 1940 yılına kadar hiç bilinmez ve
üzerinde düşünülmezdi. 1940 yılında çok ilginç ve çok
garip bir olayla tıp bilimine girmiştir. NewYork'ta çok
soğuk ve karlı bir günde sarhoş bir berduş çekmiş kafayı
caddede sızmış kalmış,zamanla'da donmuş. Çağrılan doktor
kendisini muayene ediyor; Hiçbir hayat emaresi
göremeyince donmaktan ölmüş diye rapor veriyor ve berduş
morga kaldırılıyor. Birkaç gün sonra morgta ölü olan
berduş diriliyor, başlıyor etrafta dolaşmaya.
Etrafındakilere de bir haylı korkulu anlar yaşatıyor.
Doktorlar bunun üzerine bu nasıl oluyor diye düşünmeye
başladılar. Böylecinekte "Hypothermie" doğuyor ve tıp
bilimine giriyor. Vücut hararetini, hayatiyeti
gaybetmeden, hastaya zarar vermeden ne kadar
düşürebiliriz diye çalışmalar başlıyor. Bugün büyük
hastahanelerde gereğinde, özellikle çok kanlı geçecek
büyük ameliyatlarda kanamayı azaltıp, hastaya zarar
vermeden ameliyat süresini uzatabilmek için vücüt
hararetini, dolayısı ile vücut metabolizmasını azaltan
HYPOTHERMIE sık sık kullanılan bir tedavi metodudur.
İnsanoğlunun yarattığı bu yapay hypothermie yanında
hayvanlar aleminde doğal hypothermie kabiliyeti
yaygındır. Bazı hayvanlar ayılar, özellikle REPTİLES
denilen soğuk kanlı hayvanlar Kış uykusuna yatarlar; Kış
aylarını yemeden içmeden yarı donmuş vaziyette
geçirirler. Bahar gelip havalar ısınınca tekrar
hayatiyetlerini kazanırlar. Uzun yıllar önce Amerikan
Televizyonunda bu olayı somut bir şekilde gösterebilmek
için su yılanlarını buz dolabına koyup taş gibi
dondurdular. Vücutları cam gibi sert ve kıvrık kıvrık
olmuş donmuş yılanları kuyruklarından tutup bir havuzun
içine attılar; Havuza atılan donmuş yılanların hepsi
hemen aynı anda biraz ısınınca yılankavi hareketlerle
yüzmeğe başladılar. Meraklı olanlar yakaladıkları
yılanları buzdolabında dondurduktan sonra aynı tecrübeyi
tekrarlayabilirler.Bir konu bilimin eline düşmeye görsün;
Artık bilim onun peşini bırakmaz. Bir sorunu çözerken
bilim on yeni sorun yaratır. Bu bilimin doğasında vardır.
İşte Hypothermie de de böyle oldu. Tıpta Hypothermie
tedavi usulü daha'da gelişti. Olay burada da kalmadı.
Ölümcül hastalığa yakalanıp hayatının sonuna gelen
insanı mezara koymak, toprağa vermek veya Cremation
fırınları'nda küllerini saklamak yerine ölümünden hemen
önce dordurarak yarı canlı muhaafaza etmek fikri doğdu.
İleride ölümcül hastalığın tedavi imkanı doğunca
dondurularak yarı canlı saklanan insanı hayata döndürüp
tedavi etmek amaçlanıyordu. Bu amaç için hypothermie
evlerindeki şartları ayarlayan, araştırma yapan bilimsel
şirketler doğdu. Bu şirketler bakım ve muhafaza için
oldukça çok yüksek olan ücreti diyebilen insanoğluna bu
umudu'da sunuyorlar, 1940 ve 1950 li yıllarda sinama
dünyasında geniş yer tutan MICKEY MOUSE (Fare Kardeş)
ördek, tavşan ve değişik türlerin toplandığı fantazi
alemi yaratılmıştı. Hayvanlar fantazi alemi sinema ve
eğlence sektöründe geniş yer tutuyor, çok para
kazanıyordu. İşte bu fantazi Aleminin sahibi ve
yaratıcısı dünyanın en zengin adamlarından
WALT DISNEY
1962 yılında ölümcül bir hastalığa yakalanıyor, isteği
ve vasiyeti doğrultusunda
Hypothermie'ye alınıp
donduruluyor.
Benim bildiğim kadarı ile de 40 yıldır
dondurucudadır ve bir gün uyandırılıp tedavi edilmeyi
beklemektedir. Hypothermie yoluyla dondurucuya alınıp
muhafaza edilen başka zengin insanlar'da vardır. Ben
onların kim olduklarını bilecek durumda değilim.
Maalesef bugüne dek Bilgisayar ve INTERNET dünyasına
giremedim. Bu yolda çok geç ve yaya kaldım. Günün
birinde gireceğime ve bu kitabımımı'da INTERNETTE
yayınlayacağıma inanıyordum. İnternet alemine dalmış
olan arkadaşlardan ve okuyuculardan rica ediyorum. Benim
gibi bir tembeli beklemesinler internet sitelerinden
ilgili yerleri tıklasınlar
Hypothermie konusunda ve
özellikle de WALT DISNEY'in durumu hakkında bilgi
alsınlar, ben'de onlardan öğreneyim.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
ÖLÜMSÜZLÜK ÜZERİNE
YAZILAR: (Lütfen Tıklayınız)
Hürriyet-Yaşam
06.Ocak.1999
Yenisafak
3 Aralık
2002 Salı
Bilim ve Teknik Dergisi (Doc.Dr.Ferda Şenel)
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Dr.Robert Bedford
|
 |
Dr.
Bedford was frozen by Robert Prehoda
(author of the 1969 book Suspended
Animation), Dr. Dante Brunol
(physician and biophysicist) and Robert
Nelson (President of the Cryonics
Society of California). Nelson then
wrote a book about the subject titled
We Froze the First
Man. Modern
cryonics
organizations perfuse cryonics patients
with an anti-freeze (cryoprotectant)
to prevent ice formation (vitrification),
but the use of cryoprotectants in
Bedford's case was primitive. He was
injected with some
DMSO,
so it is unlikely that his brain was
protected. He was truly "frozen".
Bedford's
body was maintained in liquid nitrogen
by his family until 1982. Then it was
moved to
Alcor Life
Extension
Foundation, and has
remained in Alcor's care to the present
day. In May 1991, his body's condition
was evaluated when he was moved to a new
storage
dewar.
The examiners concluded that "it seems
likely that his external temperature has
remained at relatively low subzero
temperatures throughout the storage
interval."
History of his
cryopreservation
 |
Cryopreservation is a process
where cells or whole tissues are
preserved by cooling to low
sub-zero temperatures, such as
(typically) 77 K or −196 °C (the
boiling point of liquid
nitrogen). At these low
temperatures, any biological
activity, including the
biochemical reactions that would
lead to cell death, is
effectively stopped. However,
when vitrification solutions are
not used, the cells being
preserved are often damaged due
to freezing during the approach
to low temperatures or warming
to room temperature.
Phenomena which can cause damage
to cells during cryopreservation
are solution effects,
extracellular ice formation,
dehydration and intracellular
ice formation. Solution effects
are caused by concentration of
solutes in non-frozen solution
during freezing as solutes are
excluded from the crystal
structure of the ice. (High salt
concentrations can be very
damaging.) When tissues are
cooled slowly, water migrates
out of cells and ice forms in
the extracellular space. Too
much extracellular ice can cause
mechanical damage due to
crushing, and the stresses
associated with cellular
dehydration can cause damage
directly. However, while some
organisms and tissues can
tolerate some extracellular ice,
any appreciable intracellular
ice is almost always fatal to
cells.
Vitrification provides the
benefits of cryopreservation
without the damage due to ice
crystal formation. In clinical
cryropreservation, vitrification
usually requires the addition of
cryoprotectants prior to
cooling. The cryoprotectants act
like antifreeze: they lower the
freezing temperature. They also
increase the viscosity. Instead
of crystallizing, the syrupy
solution turns into an amorphous
icei.e. it vitrifies.
Vitrification of water is
promoted by rapid cooling, and
can be achieved without
cryoprotectants by an extremely
rapid drop in temperature (megakelvins
per second). The rate that is
required to attain glassy state
in pure water was considered to
be impossible until recently.[1]
One of the most important early
workers on the theory of
cryopreservation was James
Lovelock of Gaia theory fame.
Dr. Lovelock's work suggested
that damage to red blood cells
during freezing was due to
osmotic stresses. |
Lovelock in early 1950s had also
suggested that increasing salt
concentrations in a cell as it
dehydrates to lose water to the external
ice might cause damages to the cell.[2]
Water bears (or tardigrada), microscopic
multicellular organisms, can survive
freezing at low temperatures by
replacing most of their internal water
with the sugar trehalose. Sugars and
other solutes that do not easily
crystallize have the effect of limiting
the stresses that damage cell membranes.
Trehalose is a sugar that does not
readily crystallize. Mixtures of solutes
can achieve similar effects. Some
solutes, including salts, have the
disadvantage that they may be toxic at
high concentrations.
Two conditions usually required to allow
vitrification are an increase in the
viscosity and a depression of the
freezing temperature. Many solutes do
both, but larger molecules generally
have larger effect, particularly on
viscosity. Rapid cooling also promotes
vitrification.
In artificial cryopreservation, the
solute must penetrate the cell membrane
in order to achieve increased viscosity
and depressed freezing temperature
inside the cell. Sugars do not readily
permeate through the membrane. Those
solutes that do, such as
dimethylsulfoxide, a common
cryoprotectant, are often toxic in high
concentration. One of the difficult
compromises faced in artificial
cryopreservation is limiting the damage
produced by the cryoprotectant itself.
Nevertheless, suitable combinations of
cryoprotectants and regimes of rapid
cooling and rinsing during warming often
allow the successful cryopreservation of
biological materials, particularly cell
suspensions or thin tissue samples.
Examples include:
Semen (which can be used successfully
almost indefinitely after
cryopreservation),
Blood (special cells for transfusion, or
stem cells)
Tissue samples like tumors and
histological cross sections
Human eggs (oocytes)
Human embryos that are 2, 4 or 8 cells
when frozen (pregnancies have been
reported from embryos stored for 9
years. Many studies have evaluated the
children born from frozen embryos, or frosties.
The result has uniformly been positive
with no increase in birth defects or
development abnormalities.)[1]
In addition, efforts are underway to
preserve humans cryogenically, known as
cryonics. In such efforts either the
brain within the head or the entire body
may undergo the above process. Cryonics
is in a different category from the
aforementioned examples, however, for
while many cryopreserved cell
suspensions, thin tissue samples, and
some small organs have been warmed and
successfully used, this has not yet been
the case for cryopreserved brains or
bodies. Proponents of cryonics make a
case that cryopreservation using present
technology, particularly vitrification
of the brain, may be sufficent to
preserve people in an "information
theoretic" sense so that they could be
revived and made whole by vastly
advanced future technology.
In general, cryopreservation is easier
for thin samples and small clumps of
individual cells, because these can be
cooled more quickly and so require lower
doses of toxic cryoprotectants. The goal
of cryopreserving human livers and
hearts for storage and transplant is
still some distance away.
İlave: 13.04.2007
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
Bugün Hypothermie
konusunda öğrendiklerimizi yeryüzünün derinliklerine
kadar inen etrafı; Tabir caizse duvarları ısı geçirmeyen
kalker kayalıklardan oluşan derin ve serin mağaralara
uygularsak deney laboratuvarları diyebileceğimiz soğuk
odalarda yoğun emek ve büyük masraflarla sağlanmaya
çalışılan düşük ısıda yavaş yavaş derinden yaşama
koşullarının bu tip mağaralarda tamamen masrafsız, daha
mükemmel olarak doğa tarafından yaratıldığını görürüz.
Öte yandan Hacı Bekaş'i Veli ve Yunus,yarı derviş, yarı
Feylezof olarak "Çok keramet var insanda diyorlar. Aya
ayak basan, evrenin yüzmilyarlarca kilometre uzaklıktaki
derinliklerine UZAY aracı gönderebilen biz insanoğulları,
bilimde ne kadar ilerlemiş olsak'ta bugüne dek insanda
mevcut kerametlerin hepsini tam keşfedebilmiş değliz.
Şimdiye kadar gelmiş geçmiş hekimler içinde tıp bilimine
en büyük katkıları yapmış olan dünyanın en büyük hekimi
ve dünyanın en büyük Fizyoloğu CLAUDE BERNARD'ta: "Hücreler
arasındaki ve hatta moleküller arasındaki ilişkileri ne
kadar bilsek'te, insan beyninde oluşan ince, karmaşık
fikirlerin ve dehanın doğuşunu anlıyamıyacağız,
bilemiyeceğiz" diyor; IGNOROBIMUS (Tam cehalet) sonucu
çıkarıyordu. Bir yandan'da DARWIN canlılarda değişen
doğa şartlarına göre oluşan sonsuz ADAPTASYON (Uyum
kabiliyeti) olduğunu ve hatta canlıların yeni türler
yaratabildiğini söylüyor. Doğaya uyum sonucu insanın
maymundan geldiğini demesek bile Hacı Bektaş'ı Veli ve
Yunus Emre'nin yarı derviş, yarı feylezof deyimini
DARWIN'in bilimsel öğretileri ile bağdaştırabiliriz.
İşte ben diyorum'ki: İnançlarından taviz vermeyen yedi
uyurlar bu mağaralara sığındılar. Oralarda yeryüzünde
olmayan değişik, düşük, soğuk ve uzun yaşama şartlarıyla
karşılaştılar. Kendi doğalarında mevcut henüz tam
bilemediğimiz mekanizmaları ile gizli kerametlerini'de
kullanarak harekete geçirdiler. Yavaş yavaş derin ve
serin uykulara daldılar. Geçen uzun yıllar içinde
belki'de kar ve buzla kapanan mağara girişi ısınan
havanın kar ve buzulları erittiklerinden ağzı açılan
mağaranın derinliklerindeki serin ısı yavaş yavaş
yükselince, yedi uyurlar'da yüz yıllık uykularından
yavaş yavaş uyanıp eski hayatiyetlerini kazandılar ve
mağaralarından çıktılar. Şimdiye kadar yeryüzünde
kimsenin yedi uyurlara bu gözle baktığını, böyle
düşündüğünü hiç duymadım, hiç okumadım. Bundan böle yedi
uyurların yarı dinsel, yarı tarihsel, birazcık'ta
bilimsel HYPOTHERMIE HYPOTHESIE'ni ilk defa ben ortaya
atıyorum. Yedi uyurların Hypothermie Hypothesie'i bana
aittir. Soğuk, serin oda laboratuvarlarında insan
hayatını yavaşlatarak uzatmak üzerine deneyler bilimsel
araştırmalar yapan tüm meslektaşlarıma internet
aracılığı ile seslenmek istiyorum. Geliniz bu mağaraları
araştırınız, tetkik ediniz. Belki bunların
derinliklerinde laboratuvarlarda oluşturmaya
çalıştığınız düşük yaşam koşullarının daha mükemmelini
bulabileceksiniz. Araştırmalarınıza doğadan birşeyler
katabileceksiniz.
Ben inanıyorum'ki: Binlerce yıldır büyük çaba, zahmet ve
masraflarla NUH'un gemisini arayan ve hala'da aramaya
devam eden insanoğlu bu araştırmayı'da
yapacaktır.Sözümüz insanın dondurularak saklanması ve
sonradan uyandırılması anlamına gelen Hyothermi de iken
galiz'de olsa Kanada, Montreal'deki bir anımı buraya
almazsam öyküm yarım kalır sanırım. Montreal, MC-GILL
Üniversitesindeki asistan doktor kadromuz Birleşmiş
Milletler gibiydi. Dünyanın her yerinden Brezilya'dan,
Arjantin'den, Mexica'dan, Almanya'dan, Fransa'dan,
İngiltere'den, Hindistan'dan, Çin'den, Malezya'dan,
Tayland'tan doktorlarımız vardı. Bir gün Hypothermie
konusunu tartışıyorduk. Nasıl yapalım da insanı dondurup
saklayalım, sonra tekrar uyandıralım? İşte donan insanda
şunlar oluyordu: Duygular kayboluyordu, görmek, işitmek,
dokunmak, yemek içmek, tat almak duygularımız gidiyordu.
Düşünemiyorduk'ta . Birden İtalyan asıllı "Corrado Masto
Pasqua" arkadaşım atıldı; Söze karıştı. "Hepsi gitsin!
Hepsi gitsin! Amma kuş ötsün be yahuu!!" dedi.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
Montreal Mc Gill üniversitesindeki bu güzel sözlerden
beri tam 43 uzun yil geçti.2008 yilinda 55 yillik bir
hekim olarak bende diyorum ki: Saglikli olmak, genç
kalmak için üç sey yapacaksin.
1 - Kafanı besleyeceksin.
2 - Dişini temizleyeceksin.
3 -
kuşunu
öttüreceksin.
İlave: 06.Subat.2008
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
İşte
sıcak kanlı Akdeniz insanı... Mağaraların ve tarihin
derinliklerinden çıkıp biraz'da günümüze gelelim.
Dünyamız artık 11 Eylül 2001'in dünyası değil;
11.Eylül.2001 ile beraber çok şey değişti dünyada. Dost
değişti düşman değişti, tarafsızlık kalmadı. İnsanlar
zorlanıyor. Ya bizden yana olacaksın, ya da domuzdan
yana.
Dr.Hasan HORTO
|
|