AKSAK ADALET BİLİM ve TABABETZALIM SİYASET
   

Dr.Hasan Horto Biyografi

 
 
 

YEDİ UYURLARIN SIRLARI  

Geçen yıl sınıf toplantımızda topluca Tarsus civarındaki Yedi Uyurlar Mağarasını ziyaret ettik. Aynı zamanda tarihçi olan rehberimizin anlattığına göre Yedi Uyur Mağaraları Anadolu'nun ve Mezopotamya'nın değişik yörelerinde vardır. Her yöre insanları'da Yedi Uyur Maağara-sının kendi mağaraları olduğunu iddia etmektedir .Ve yine reh-berimizin söylediğine göre derin ve serin mağaralarda geçen Yedi Uyurlar'a ait bilgilerin Kuranı-Kerim'de, İncil'de, Tevrat'ta, Zebur'da olduğu gibi 5000-6000 yıl önceki Asur-Babil yazılarında'da vardır. Tarsus ve civarındaki arazi yapısı dikkatimi çekti. Toprak üstünde ve toprak altında kirli beyaz renkli büyük kalker kayaları yörenin çoğu yerini kaplıyordu. Kirli-beyaz renkli kalker kayalarının ve kalker taşlarının iki önemli özelliği vardır. Birincisi uzun süre yeraltı sularının etkisi ile erimesi; İkincisi ısıyı az geçirmesi; Bu yüzden'de hem soğuğu, hem de sıcağı muhafaza eder. Bu yöre yakınlarındaki Chasm of the haven (CENNET ÇÖKÜĞÜ) 250 mere uzunluğunda 110 metre genişliğinde ve 70 metre derinliğinde büyük bir çöküktür; Dibine 450 basamak merdivenle inilmektedir, dibe yakın yerinde'de çok eskiden küçük bir kilise yapılmıştır. Bu harika doğa oluşumunun 100 metre ötesinde de Pitt of the hell (CEHENNEM ÇUKURU) denilen çok büyük çok derin ve korkunç bir çukur vardır. Dibi derinlere kadar su ile doludur. Gerek çok büyük, çok derin, çok serin Yedi Uyurlar Mağarası, gerek Cennet Çöküğü ve gerekse'de Cehennem Çukuru yeraltını teşkil eden kalker kayalarının binlerce yılda yeraltı suları etkisi ile erimesinden oluşmuşlardır. Kalker tipi kaya ve taşların ısıyı geçirmediğine dair örneği de doğup büyüdüğümüz Ege'nin zeytin bölgesi Ayvalık tan vereceğim. Bazı zeytin tarlalarında bu tür kirli beyaz kalker taş ve kayaları çok bol bulunur. Mahsül bakımından en verimli tarlalar'da bunlardır. Bir zamanlar zeytin üretici çiftçiler mahsul bollaşsın diye bu taşları toplayıp bazı yerlere yığdılar. Bir'de baktılar'ki: Mahsül artacağı yerde azaldı, ağaçlar kuruma tehliketi atlattı. Sonradan öğrendiler'ki: Bu küçük kalker kayalar, bu kalker taşlar yazın serin kalıp topraktaki suyun buharlaşarak kaybolmasını önlemede, toprağı nemli tutmaktadır. Sıcak yaz gecelerinde de bu taşlar serin olduğundan tıpkı üzerine çiğ düşen çimenler, yapraklar gibi üzerlerinden geçen havadaki su buharını yoğunlaştırarak su haline getirmekte ve toprağa çekmektedir. Yani küçük çapta bir suni yağmur oluşturmaktadır. Suni yağmurda ve anlatılan olayda aynı fiziksel kanun geçerli'dir. Havanın ısısını düşürerek, tuttuğu su buharını yoğunlaştırmak çalmak esasına dayanır; Bir farkla'ki: Bulutların ısısını düşürmek için uçaklarla veya top mermileri ile kimyasal maddeler püskürtmek lazımdır. Bunun'da önemli bir bedeli masrafı vardır. Halbuki kalker kayacıkların yarattığı faydalı olay tamamen masrafsız, bedelsiz olup kendiliğinden bir doğa olayı olarak oluşmaktadır. Şimdiye kadar yarı jeoloji, yarı meteoroloji yarı'da çiftçilik-ten bahsettik. Rehberimiz mağara girişinde yedi uyurları anlattıktan sonra ben o yörede gördüğün, edindiğim jeolojik, meteorolojik bilgilerle, tıp bilgilerimi kafamda harmanlayıp bir sentez çıkardım. Rehberimizin sözü bittikten sonra söz aldım. Yedi uyrların bilimsel izahını yapacağım dedim.

Bütün kutsal kitaplarda yedi uyurlara ait bilgiler hemen birbirine benzer. Yeni inançlara sahip inananlar eski inançların sahiplerince koşturuluyor, kovalanıyor, yakalanırlarsa eski inançlar uğruna zulümlere uğruyorlar. Bunlarda inançlarından vazgeçmediklerinden selameti böyle derin ve serin ulaşılmaz mağralara kaçmakta, gizlenmekte buluyorlar. Uzun yıllar geçince mağaradan çıktıktan sonra bıraktıkları yerleri bir türlü tanıyamıyorlar. Toplumlar değişmiş, devletler değişmiş, yanlarında getirdikleri paralar'da çoktan tedavülden kalkmış, geçersiz olmuşlardır. Bu nasıl olmuştur acaba? Ben bunun sebebi Hypothermie'dir, dedim. HYPOTHERMIE hayvanlar ve insanların alışılmış vücut hararetinden çok daha düşük hararetlerde yaşamak kabiliyetidir.Bu fizyolojik olay 1940 yılına kadar hiç bilinmez ve üzerinde düşünülmezdi. 1940 yılında çok ilginç ve çok garip bir olayla tıp bilimine girmiştir. NewYork'ta çok soğuk ve karlı bir günde sarhoş bir berduş çekmiş kafayı caddede sızmış kalmış,zamanla'da donmuş. Çağrılan doktor kendisini muayene ediyor; Hiçbir hayat emaresi göremeyince donmaktan ölmüş diye rapor veriyor ve berduş morga kaldırılıyor. Birkaç gün sonra morgta ölü olan berduş diriliyor, başlıyor etrafta dolaşmaya. Etrafındakilere de bir haylı korkulu anlar yaşatıyor. Doktorlar bunun üzerine bu nasıl oluyor diye düşünmeye başladılar. Böylecinekte "Hypothermie" doğuyor ve tıp bilimine giriyor. Vücut hararetini, hayatiyeti gaybetmeden, hastaya zarar vermeden ne kadar düşürebiliriz diye çalışmalar başlıyor. Bugün büyük hastahanelerde gereğinde, özellikle çok kanlı geçecek büyük ameliyatlarda kanamayı azaltıp, hastaya zarar vermeden ameliyat süresini uzatabilmek için vücüt hararetini, dolayısı ile vücut metabolizmasını azaltan HYPOTHERMIE sık sık kullanılan bir tedavi metodudur. İnsanoğlunun yarattığı bu yapay hypothermie yanında hayvanlar aleminde doğal hypothermie kabiliyeti yaygındır. Bazı hayvanlar ayılar, özellikle REPTİLES denilen soğuk kanlı hayvanlar Kış uykusuna yatarlar; Kış aylarını yemeden içmeden yarı donmuş vaziyette geçirirler. Bahar gelip havalar ısınınca tekrar hayatiyetlerini kazanırlar. Uzun yıllar önce Amerikan Televizyonunda bu olayı somut bir şekilde gösterebilmek için su yılanlarını buz dolabına koyup taş gibi dondurdular. Vücutları cam gibi sert ve kıvrık kıvrık olmuş donmuş yılanları kuyruklarından tutup bir havuzun içine attılar; Havuza atılan donmuş yılanların hepsi hemen aynı anda biraz ısınınca yılankavi hareketlerle yüzmeğe başladılar. Meraklı olanlar yakaladıkları yılanları buzdolabında dondurduktan sonra aynı tecrübeyi tekrarlayabilirler.Bir konu bilimin eline düşmeye görsün; Artık bilim onun peşini bırakmaz. Bir sorunu çözerken bilim on yeni sorun yaratır. Bu bilimin doğasında vardır. İşte Hypothermie de de böyle oldu. Tıpta Hypothermie tedavi usulü daha'da gelişti. Olay burada da kalmadı. Ölümcül hastalığa yakalanıp hayatının sonuna gelen insanı mezara koymak, toprağa vermek veya Cremation fırınları'nda küllerini saklamak yerine ölümünden hemen önce dordurarak yarı canlı muhaafaza etmek fikri doğdu. İleride ölümcül hastalığın tedavi imkanı doğunca dondurularak yarı canlı saklanan insanı hayata döndürüp tedavi etmek amaçlanıyordu. Bu amaç için hypothermie evlerindeki şartları ayarlayan, araştırma yapan bilimsel şirketler doğdu. Bu şirketler bakım ve muhafaza için oldukça çok yüksek olan ücreti diyebilen insanoğluna bu umudu'da sunuyorlar, 1940 ve 1950 li yıllarda sinama dünyasında geniş yer tutan MICKEY MOUSE (Fare Kardeş) ördek, tavşan ve değişik türlerin toplandığı fantazi alemi yaratılmıştı. Hayvanlar fantazi alemi sinema ve eğlence sektöründe geniş yer tutuyor, çok para kazanıyordu. İşte bu fantazi Aleminin sahibi ve yaratıcısı dünyanın en zengin adamlarından WALT DISNEY 1962 yılında ölümcül bir hastalığa yakalanıyor, isteği ve vasiyeti doğrultusunda Hypothermie'ye alınıp donduruluyor.

          

Benim bildiğim kadarı ile de 40 yıldır dondurucudadır ve bir gün uyandırılıp tedavi edilmeyi beklemektedir. Hypothermie yoluyla dondurucuya alınıp muhafaza edilen başka zengin insanlar'da vardır. Ben onların kim olduklarını bilecek durumda değilim. Maalesef bugüne dek Bilgisayar ve INTERNET dünyasına giremedim. Bu yolda çok geç ve yaya kaldım. Günün birinde gireceğime ve bu kitabımımı'da INTERNETTE yayınlayacağıma inanıyordum. İnternet alemine dalmış olan arkadaşlardan ve okuyuculardan rica ediyorum. Benim gibi bir tembeli beklemesinler internet sitelerinden ilgili yerleri tıklasınlar Hypothermie konusunda ve özellikle de WALT DISNEY'in durumu hakkında bilgi alsınlar, ben'de onlardan öğreneyim.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

 

Bakınız: Human Cryopresvation Procedures

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

ÖLÜMSÜZLÜK ÜZERİNE YAZILAR: (Lütfen Tıklayınız)

Hürriyet-Yaşam 06.Ocak.1999

Yenisafak 3 Aralık 2002 Salı

Bilim ve Teknik Dergisi (Doc.Dr.Ferda Şenel)

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

          Dr.Robert Bedford

Dr. Bedford was frozen by Robert Prehoda (author of the 1969 book Suspended Animation), Dr. Dante Brunol (physician and biophysicist) and Robert Nelson (President of the Cryonics Society of California). Nelson then wrote a book about the subject titled We Froze the First Man. Modern cryonics organizations perfuse cryonics patients with an anti-freeze (cryoprotectant) to prevent ice formation (vitrification), but the use of cryoprotectants in Bedford's case was primitive. He was injected with some DMSO, so it is unlikely that his brain was protected. He was truly "frozen".

Bedford's body was maintained in liquid nitrogen by his family until 1982. Then it was moved to Alcor Life Extension Foundation, and has remained in Alcor's care to the present day. In May 1991, his body's condition was evaluated when he was moved to a new storage dewar. The examiners concluded that "it seems likely that his external temperature has remained at relatively low subzero temperatures throughout the storage interval."

History of his cryopreservation

 

Cryopreservation is a process where cells or whole tissues are preserved by cooling to low sub-zero temperatures, such as (typically) 77 K or −196 °C (the boiling point of liquid nitrogen). At these low temperatures, any biological activity, including the biochemical reactions that would lead to cell death, is effectively stopped. However, when vitrification solutions are not used, the cells being preserved are often damaged due to freezing during the approach to low temperatures or warming to room temperature.
Phenomena which can cause damage to cells during cryopreservation are solution effects, extracellular ice formation, dehydration and intracellular ice formation. Solution effects are caused by concentration of solutes in non-frozen solution during freezing as solutes are excluded from the crystal structure of the ice. (High salt concentrations can be very damaging.) When tissues are cooled slowly, water migrates out of cells and ice forms in the extracellular space. Too much extracellular ice can cause mechanical damage due to crushing, and the stresses associated with cellular dehydration can cause damage directly. However, while some organisms and tissues can tolerate some extracellular ice, any appreciable intracellular ice is almost always fatal to cells.
Vitrification provides the benefits of cryopreservation without the damage due to ice crystal formation. In clinical cryropreservation, vitrification usually requires the addition of cryoprotectants prior to cooling. The cryoprotectants act like antifreeze: they lower the freezing temperature. They also increase the viscosity. Instead of crystallizing, the syrupy solution turns into an amorphous ice—i.e. it vitrifies. Vitrification of water is promoted by rapid cooling, and can be achieved without cryoprotectants by an extremely rapid drop in temperature (megakelvins per second). The rate that is required to attain glassy state in pure water was considered to be impossible until recently.[1]
One of the most important early workers on the theory of cryopreservation was James Lovelock of Gaia theory fame. Dr. Lovelock's work suggested that damage to red blood cells during freezing was due to osmotic stresses.

Lovelock in early 1950s had also suggested that increasing salt concentrations in a cell as it dehydrates to lose water to the external ice might cause damages to the cell.[2]
Water bears (or tardigrada), microscopic multicellular organisms, can survive freezing at low temperatures by replacing most of their internal water with the sugar trehalose. Sugars and other solutes that do not easily crystallize have the effect of limiting the stresses that damage cell membranes. Trehalose is a sugar that does not readily crystallize. Mixtures of solutes can achieve similar effects. Some solutes, including salts, have the disadvantage that they may be toxic at high concentrations.
Two conditions usually required to allow vitrification are an increase in the viscosity and a depression of the freezing temperature. Many solutes do both, but larger molecules generally have larger effect, particularly on viscosity. Rapid cooling also promotes vitrification.
In artificial cryopreservation, the solute must penetrate the cell membrane in order to achieve increased viscosity and depressed freezing temperature inside the cell. Sugars do not readily permeate through the membrane. Those solutes that do, such as dimethylsulfoxide, a common cryoprotectant, are often toxic in high concentration. One of the difficult compromises faced in artificial cryopreservation is limiting the damage produced by the cryoprotectant itself.
Nevertheless, suitable combinations of cryoprotectants and regimes of rapid cooling and rinsing during warming often allow the successful cryopreservation of biological materials, particularly cell suspensions or thin tissue samples. Examples include:
Semen (which can be used successfully almost indefinitely after cryopreservation),
Blood (special cells for transfusion, or stem cells)
Tissue samples like tumors and histological cross sections
Human eggs (oocytes)
Human embryos that are 2, 4 or 8 cells when frozen (pregnancies have been reported from embryos stored for 9 years. Many studies have evaluated the children born from frozen embryos, or “frosties”. The result has uniformly been positive with no increase in birth defects or development abnormalities.)[1]
In addition, efforts are underway to preserve humans cryogenically, known as cryonics. In such efforts either the brain within the head or the entire body may undergo the above process. Cryonics is in a different category from the aforementioned examples, however, for while many cryopreserved cell suspensions, thin tissue samples, and some small organs have been warmed and successfully used, this has not yet been the case for cryopreserved brains or bodies. Proponents of cryonics make a case that cryopreservation using present technology, particularly vitrification of the brain, may be sufficent to preserve people in an "information theoretic" sense so that they could be revived and made whole by vastly advanced future technology.
In general, cryopreservation is easier for thin samples and small clumps of individual cells, because these can be cooled more quickly and so require lower doses of toxic cryoprotectants. The goal of cryopreserving human livers and hearts for storage and transplant is still some distance away.

İlave: 13.04.2007

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

Bugün Hypothermie konusunda öğrendiklerimizi yeryüzünün derinliklerine kadar inen etrafı; Tabir caizse duvarları ısı geçirmeyen kalker kayalıklardan oluşan derin ve serin mağaralara uygularsak deney laboratuvarları diyebileceğimiz soğuk odalarda yoğun emek ve büyük masraflarla sağlanmaya çalışılan düşük ısıda yavaş yavaş derinden yaşama koşullarının bu tip mağaralarda tamamen masrafsız, daha mükemmel olarak doğa tarafından yaratıldığını görürüz. Öte yandan Hacı Bekaş'i Veli ve Yunus,yarı derviş, yarı Feylezof olarak "Çok keramet var insanda diyorlar. Aya ayak basan, evrenin yüzmilyarlarca kilometre uzaklıktaki derinliklerine UZAY aracı gönderebilen biz insanoğulları, bilimde ne kadar ilerlemiş olsak'ta bugüne dek insanda mevcut kerametlerin hepsini tam keşfedebilmiş değliz. Şimdiye kadar gelmiş geçmiş hekimler içinde tıp bilimine en büyük katkıları yapmış olan dünyanın en büyük hekimi ve dünyanın en büyük Fizyoloğu CLAUDE BERNARD'ta: "Hücreler arasındaki ve hatta moleküller arasındaki ilişkileri ne kadar bilsek'te, insan beyninde oluşan ince, karmaşık fikirlerin ve dehanın doğuşunu anlıyamıyacağız, bilemiyeceğiz" diyor; IGNOROBIMUS (Tam cehalet) sonucu çıkarıyordu. Bir yandan'da DARWIN canlılarda değişen doğa şartlarına göre oluşan sonsuz ADAPTASYON (Uyum kabiliyeti) olduğunu ve hatta canlıların yeni türler yaratabildiğini söylüyor. Doğaya uyum sonucu insanın maymundan geldiğini demesek bile Hacı Bektaş'ı Veli ve Yunus Emre'nin yarı derviş, yarı feylezof deyimini DARWIN'in bilimsel öğretileri ile bağdaştırabiliriz. İşte ben diyorum'ki: İnançlarından taviz vermeyen yedi uyurlar bu mağaralara sığındılar. Oralarda yeryüzünde olmayan değişik, düşük, soğuk ve uzun yaşama şartlarıyla karşılaştılar. Kendi doğalarında mevcut henüz tam bilemediğimiz mekanizmaları ile gizli kerametlerini'de kullanarak harekete geçirdiler. Yavaş yavaş derin ve serin uykulara daldılar. Geçen uzun yıllar içinde belki'de kar ve buzla kapanan mağara girişi ısınan havanın kar ve buzulları erittiklerinden ağzı açılan mağaranın derinliklerindeki serin ısı yavaş yavaş yükselince, yedi uyurlar'da yüz yıllık uykularından yavaş yavaş uyanıp eski hayatiyetlerini kazandılar ve mağaralarından çıktılar. Şimdiye kadar yeryüzünde kimsenin yedi uyurlara bu gözle baktığını, böyle düşündüğünü hiç duymadım, hiç okumadım. Bundan böle yedi uyurların yarı dinsel, yarı tarihsel, birazcık'ta bilimsel HYPOTHERMIE HYPOTHESIE'ni ilk defa ben ortaya atıyorum. Yedi uyurların Hypothermie Hypothesie'i bana aittir. Soğuk, serin oda laboratuvarlarında insan hayatını yavaşlatarak uzatmak üzerine deneyler bilimsel araştırmalar yapan tüm meslektaşlarıma internet aracılığı ile seslenmek istiyorum. Geliniz bu mağaraları araştırınız, tetkik ediniz. Belki bunların derinliklerinde laboratuvarlarda oluşturmaya çalıştığınız düşük yaşam koşullarının daha mükemmelini bulabileceksiniz. Araştırmalarınıza doğadan birşeyler katabileceksiniz.

Ben inanıyorum'ki: Binlerce yıldır büyük çaba, zahmet ve masraflarla NUH'un gemisini arayan ve hala'da aramaya devam eden insanoğlu bu araştırmayı'da yapacaktır.Sözümüz insanın dondurularak saklanması ve sonradan uyandırılması anlamına gelen Hyothermi de iken galiz'de olsa Kanada, Montreal'deki bir anımı buraya almazsam öyküm yarım kalır sanırım. Montreal, MC-GILL Üniversitesindeki asistan doktor kadromuz Birleşmiş Milletler gibiydi. Dünyanın her yerinden Brezilya'dan, Arjantin'den, Mexica'dan, Almanya'dan, Fransa'dan, İngiltere'den, Hindistan'dan, Çin'den, Malezya'dan, Tayland'tan doktorlarımız vardı. Bir gün Hypothermie konusunu tartışıyorduk. Nasıl yapalım da insanı dondurup saklayalım, sonra tekrar uyandıralım? İşte donan insanda şunlar oluyordu: Duygular kayboluyordu, görmek, işitmek, dokunmak, yemek içmek, tat almak duygularımız gidiyordu. Düşünemiyorduk'ta . Birden İtalyan asıllı "Corrado Masto Pasqua" arkadaşım atıldı; Söze karıştı. "Hepsi gitsin! Hepsi gitsin! Amma kuş ötsün be yahuu!!" dedi.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

Montreal Mc Gill üniversitesindeki bu güzel sözlerden beri tam 43 uzun yil geçti.2008 yilinda 55 yillik bir hekim olarak bende diyorum ki: Saglikli olmak, genç kalmak için üç sey yapacaksin.

1 - Kafanı besleyeceksin.

2 - Dişini temizleyeceksin.

3 - kuşunu  öttüreceksin.

 

İlave: 06.Subat.2008

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

İşte sıcak kanlı Akdeniz insanı... Mağaraların ve tarihin derinliklerinden çıkıp biraz'da günümüze gelelim. Dünyamız artık 11 Eylül 2001'in dünyası değil; 11.Eylül.2001 ile beraber çok şey değişti dünyada. Dost değişti düşman değişti, tarafsızlık kalmadı. İnsanlar zorlanıyor. Ya bizden yana olacaksın, ya da domuzdan yana.

Dr.Hasan HORTO

 

 

 
  Bu bölüm ile ilgili görüş, eleştiri veya ilave edecekleriniz varsa
lütfen " info@demokrasidedevrim.com " adresine iletirseniz memnun olacağım.

 

 

SAYFA BAŞI

  AKSAK ADALET BİLİM ve TABABETZALIM SİYASET